Anda di halaman 1dari 49

Attilâ İlhan

Ben Sana Mecburum


- 9 kürtler
- 10 ya bereket deyip ıslanıyoruz
- 11 kalpaklı süvari
- 12 fırat rüzgâra karşı aktığı zaman
İÇİNDEKİLER - 13 sendikacılar
- 14 bir garip yolcu it
askıda yaşamak - 15 silâhlı dört besmele
istanbul ağrısı - 16 mustafa kemal'in sofrası
yorgun serüvenci
Süleyman imkânsız aşk
büyük yolların haydudu sen beyaz bir kadınsın
telsizci hamdi belma sebil
geç kalmış ölü
ömer haybo'nun son günleri yirmi beşinci kısım
varujan'a karşı ömer haybo gece buluşması
cehenneme dört bilet lady from smyrna
yaşamakta direnmek beri sana mecburum
dördüncü krallığım
tension â smyrne üç tenha köpek
yirmi beşinci saat yanlış yaşamak
deprem bekçisi uzaktan sevmek
tension a smyrne
24-61 cehennem dairesi
gaziler caddesi viyolonsel yalnızlığı
kırmızı pazar ikinci viyolonsel
sen burda bir yabancısın birinci keman
ağustos çıkmazı no pasaran
-l
memleket havası -2
- l utanmak cezayir mektubu
- 2 demir kuşaklı halkımız valdorf astoria
- 3 923'de demiş orta-doğu'dan gece telgrafları
- 4 heyet-i temsiliye namına -l
- 5 üç köylü -2
- 6 neden kızkardeşlerim budapeşte'den kartpostal
- 7 çarşı içi «hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir»
- 8 fabrika
istanbul ağrısı

askıda yaşamak kanatları parça parça bu ağustos geceleri


yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
boynuna o yeşil fuları sarma çocuk sen
gece trenlerine binme eğer yine istanbul'san
kaybolursun yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
pançak pançak şiirler tüküreceğim
sokaklarda mızıka çalma çocuk demek yine ben
vurulursun limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine istanbul'san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı'nda tren çığlıklarıyle bıçaklanıp
intihar dumanları içindeki haydarpaşa'dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan
sen eğer yine istanbul'san
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildiğin attilâ ilhan'ı
zehirleyebilirim

sonbahar karanlıkları tuttu tutacak


tarlabaşı pansiyonlarında bekârlar buğulanıyor kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den yine emrindeyim
tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
uykusuz dalgalanıyor hiç bir gün hiç bir postacı kapımı çalmasa
ulan istanbul sen misin yanılmıyorsam sen eğer yine istanbul’san
senin ellerin mi bu eller senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
ulan bu gemiler senin gemilerin mi gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
liman liman götüren ulan bunu sen de bilirsin istanbul
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi kaç kere yazdım kimbilir
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor 1949 eylül'ünde birader mırç ve ben
antenlerinden sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık
neden sana taptık ulan
peki istanbul ya ben unuttun mu
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy sana taptık
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
eğer sen yine istanbul'san yanılmıyorsam
koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine istanbul'san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
ulan yine sen kazandın istanbul
sen kazandın ben yenildim
yorgun serüvenci

ben yeşil bir su içtim onsekiz yoksa bıyıklarımı kirleten bu yeşil


emirgân'da içtim temmuz'da fosforlu saat kadranlarına eğilişim
bütün karadeniz akıyordu akşam gazeteleri çıktı mı titremek
rüzgâr çözülmüştü ay yoktu içimdeki filmin artık koptuğu mu
işte ben klor içtim onsekiz
bıyıklarımdan damlata damlata sen bakma bulutlandığıma onsekiz
büyük rezilliğimizi içtim s.o.s. ne demek biliyorum unutmadım
çanların kimin için çaldığını unutmadım
saat yirmibir demesin içim çöl yeşil bir su içmedim mi şekersiz
gözlerimi mumlar gibi söndürüyorum klor kokuyor klor elim ayağım
sarhoşlar gitti onsekiz gitti dinamit kasalarına giriyorum
istinye'de gemiciler kahvesindeyim fransız afrikası'nda iş arıyorum
avuçlarımda kurukafa işareti Cezayir'de kurşuna diziliyorum
oksijeni eksik başka bir gökteyim ölüm sarhoşluğundan bıkmadım
başka bir karanlığa kan veriyorum
az sonra böbreklerim dökülecek kadehini kaldır onsekiz bir daha kaldır
yabancı bir ıslık elektriklerde yıkılsın bu temmuz bırak ayaklarına
rüzgâr dudaklarımı kesiyor kafesinden çıkar yürek diye taşıdığım
şimdi git onbeş yıl önce gel köprülerini at gemilerini batır
yalnızlar sokağında bekliyorum ellerini ellerimin üstüne koy onsekiz
tırnak uçlarımdan kan sızıyor sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma
kan burun deliklerimden sızıyor ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı
bütün camlarım kırılmış yorgunum ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz

bir elektrikli gitar ulumayagörsün


aseton kokuları gelmesin gelmesin
bir kadın sesi boşalmasın kulaklarıma
plastik bir merih gecesindeyim
serüvenlerin tutsağıyım yenilmişim
çiğneyip tükürdüğüm yoksa korku mu
süleyman büyük yolların haydudu

öbür ışıkları getir hadi süleyman işte sımsıcak lejyoner sakalları içinde
bulvarın ortasında dur bağırma margot'nun sigarillosuna ateş tutuyor
senin için bir yağmur hazırladım tersine dönük gözkapakları uykusuzluktan
hadi ışıkları getir yağdıracağım kirli sarı bir gök birikmiş kadehinde
hiçbir kibriti bir seferde yakamıyor
al bu nisan akşamını benimkini ver
sual sorup durma sevmiyorum asıl bu ödlek flüt onu böyle yıkan
öbür ışıkları getir hadi getir uykusuzluktan çok bu ödlek flüt margot'nun
karanlıkta korkuyorum karnım ağrıyor çıplak gözlerindeki rom lekesi dişlerindeki
o kadını da getirsene portakal yiyen tebeşir beyazı açlık paletindeki karanlık
porselen dişli kadını hani pantolon giymiş rimelindeki is ve dudak rujundaki kan
dur dolmabahçe saatini dinleyeceğim je hais les dimanches şarkısı juliette greco'nun
on ikiyi çalsın öyle getir hadi getir
büyük yolların haydudu işte dudaklarını konyağa vermiş dinlendiriyor
tersine dönük gözkapakları uykusuzluktan
deniz fenerinden mi çalarsın işte çal bir yatak biliyor musunuz ah biliyor musunuz
kibrit mi tutarsın bilmem işte tut
öbür ışıkları getir hadi süleyman göğsüne yeşil mürekkeple margot'nun gözleri oyulmuş
sana yağmur hazırladım yağdıracağım her gittiği yere bir tutam sigarillo dumanı götürecek
margot'nun paletinden bir siyah götürecek kusuk siyah
sen kimsin süleyman bir de bu var kendine geceler boyamak için izmir'de istanbul'da

nasıl yapıyor bilmiyorum bir türlü aklım almıyor


beyoğlu'ndan st-placide'e çıkıyor basmâne'den passy'ye
izmir'de 15945'den soruyorsunuz gitti diyorlar
istanbul'da siyasî polis bile adresini bulamamış
telsizci hamdi geç kalmış ölü

ayın yirmi dördünde nairobi'de ol korkacak bir şey yok hesap tamam
ilk yağmurlarla birlikte geleceğim sıram geldi mi hatta güleceğim
eğer ben gelemezsem yağmurlar gelecek kendimi hazırladım biliyorum
otelin penceresinden duyabilirsin önce turgut arkasından ömer haybo
daha sonra varujan sonra nureddin
akdeniz polisi telsizci hamdi'yi arıyor sonra ben değilsem demokrat toni
dün gece şu masada beraber içmiştiniz sonra o değilse mutlaka benim
hani cebinde hiç büyük para taşımayan
boynunun üstünde başı fevkalâde eğreti kendimi hazırladım biliyorum
hani gözlükleri lüzumundan fazla temiz
tek kelime ispanyolca bilmediği halde aysel'in gölgesine saklandım
antonio machado'dan şiir okuyan adam hep susamışım su içiyorum
cebinde üçüncü mevki bir vapur bileti geceler bitmiyor neden bitmiyor
uykumun arasında bekliyorum
işte yirmi sekizinci defa luna lunera aysel bütün gece gözünü kırpmıyor
bir bardak madensuyu soğutulmuş el yordamıyle yokluyorum
yirmi sekizinci defa yalnızım otelde kapıları karanlığa açılmış
nedense muslukları hep açık bırakıyorlar avcunda diken diken şiirlerim
nedense artık ölmek istemiyorum
korkacak bir şey yok hesap tamam
sıram geldi mi hatta güleceğim
kendimi hazırladım biliyorum

içki içsem ağzımda cam kırıkları


denize girsem sıra sıra boğulmuşlar
binmeyi kurduğum gemiler batıyor
önünden geçtiklerim beni görmüyorlar
yanlışım mı var yoksa geciktim mi
nureddin'den sonra bu ilk sonbahar ömer haybo'nun son günleri
ömer haybo'nun kanı daha kurumadı
demokrat toni portakal satıyor bir bıçak ısırmasın ömer haybo
korkacak bir şey yok hesap tamam dişleri çıtır çıtır çelik
sıram geldi mi hatta güleceğim yanılıp beyoğlu'na çıkmasın
kendimi hazırladım biliyorum topraklüle sokağı'nı tutmasın
bütün şaraplar ölü kırmızı
o ara belki aysel dışarda olacak bütün kadınlar çabuk
bir kesik olacak dilimin ucunda hiç biri durduğu yerde durmuyor
camlarda bütün bulutlar delirmiş ömer haybo'nun gözü hiçbirini tutmuyor
yağmur çocukları çırıl çıplak haydut ömer haybo
onaltı ekim cuma yirmi kırkdokuz
paris-inter haberlerini vermiş her gün onsekiz sularında acı siyah beyaz
bir telgraf alacağım işte son ondokuz ellibirde bir alman gemisini limandan çıkarıyor
korkacak bir şey yok hesap tamam yirmibir buçukta alkazar sineması'nda kötü seyirci
dediğim gibi hatta güleceğim yarından sonra beklediğim ömer haybo
kendimi hazırladım biliyorum gelmeyecek ömer haybo
lionel hampton'a tutulmuş cazdan anlamaz
ben çıktıktan sonra telefon polis romanları yazıyor acaba neden yazıyor
parmak uçlarında bronz kuruşların madenî kirliliği
birkaç kere öldü ömer haybo
korsan ömer haybo

hangi şehirde olsa sabahları yabancı


boğulmuş geceler mahallesini bir türlü bulamıyor
hangi otobüse binmesi lâzım bilemiyor yanılıyor
herkesin gittiği yer onun gitmeyeceği
terazi burcunun kötümser çocuğu
namuslu bıyıkları kirli siyah
ah ömer haybo
varujan'a karşı ömer haybo ömer haybo'nun aradığı varujan
benim gedikpaşa'da üç ay aradığım
eğer varujan düştüyse ömer haybo hiç demokrat toni'yi kravatıyla boğan
yirmibirinci varujan eylülcü yirmibirinci varujan eylülcü
hem elleri kirli hem katolik dur ömer haybo
hani telefon korkağı eski bilardocu iki dört çift sıfırda dur
acı saçları dökülmüş üstelik dur ömer haybo
dur ömer haybo kirletme ellerini
iki dört çift sıfırda dur
dur ömer haybo demokrat toni birkaç misli bilardocu
kirletme ellerini boğulduktan sonra bile gülümseyen
topraklüle sokağı'nda portakalcı
asfaltın ıslak mavisinde üç varujan benim oniki yıldır körebe oynadığım
düşmüş üçe dağılmış varujan ömer haybo'nun gözlerinden öptüğü
çığlığı pırıl pırıl boşlukta duruyor sıfır bir yenilmiş bir toni demokrat
çığlığının üstünde ömer haybo duruyor boğulduğu sokakta üç varujan
gözlerinin akında bir kükürt sarısı dur ömer haybo
eğri dişlerinin arasında kürdan iki dört çift sıfırda dur
dur ömer haybo dur ömer haybo
iki dört çift sıfırda dur kirletme ellerini
dur ömer haybo
kirletme ellerini

iki sütun üzerine bir ceset varujan


iç cebinde bir ölüm omega bir altın saat
yüz elli dokuz dolar otuz mısır lirası
cehenneme dört bilet yaşamakta direnmek

gözleri dağılmış adamlar sanki biz ıslak bir otomobil sabah karanlığında
demokrat toni sanki ben ve ömer haybo seni kaybedilmiş bir oyuna iletirken
tabanca ağızlarında rezil aydınlığımız inadın nagant gibi koltuğunun altında
üç çarpı ölüm koştuk rüzgâra doğru oynamakta direnmek ne demek düşündün mü
aysel'in karanlığını silmek için üçümüz en hızlı manşetlerin en gergin saatında
tırmandığın ipin nerden çürüdüğünü
gedikpaşa'da şubat eksi beş buçuk ne gün kopacağını kestiremeden
son cıgaraların köşebaşında yine o inadın nagant gibi koltuğunun altında
yine ağzından öpen tanımadığı karanlık tırmanmakta direnmek ne demek düşündün mü
çift sesli bir iç bulantısı re bemol do
avuçları sıyrılmış ölüler kalabalık ya sırtlan dişleri kontes ağızlarında
en kral öpüşmeyle gelen ya çakal salyası
yine kendisini bir başkası sanıyor bulaştığın her kadın ayrıca kirletirken
artık ne ben varım ne toni ne ömer haybo sevişmekte direnmek ne demek düşündün mü
bütün aynalardan yapayalnız dönüyor bu çabuk değişen deliler borsasında
dünyadaki yerini eskitmiş gibi tanrının simsiyah yeryüzüne tükürdüğü
bulutlu uykulardan uyanamıyor karşılıksız adamlar her gece yarısı
deprem gürültüleriyle ansızın yıkılırken
lavabonun beyaz dişlerinde üç mavi jilet inadın nagant gibi koltuğunun altında
simsiyah bir almanca plak domingo yaşamakta direnmek ne demek düşündün mü
sıfır bir sıfır bir buluşacağımız saat
demokrat toni ben aysel ve ömer haybo
dördümüz için cehenneme dört bilet
tension â smyrne yirmi beşinci saat

izmir limanında suya çöktüğüm malum


işte sa majeste izmir şehri suya kırk beş kuruşluk bir akşam çöktüğü
54 - 55 kışında kralımız yirmi dört yıldızın battığı malum
gebersek yıldızları dağıtsak
kaygısız kılı kıpırdamıyor lâcivert üstünde beyaz joseph konrad
sipsicim dişlerimin ucundan çekilmiş
dört yöne bıçak sırtı telgraf telleri
onsekiz nokta yirmibir hat malum

ışıltılı bir sakal gibi çenemden sarkıyor


blaise cendrars'ın kıvırcık şiirleri
iki gözümün arasında üçüncü gözüm
akrepsiz yelkovanı delirmiş gömgök bir saat

izmir limanında battığım suya çöktüğüm


toprağın ve suyun korktuğu malum
tension â smyrne

kasım'da bir çarşamba çatladı


yarısını çaldılar yarısını ben çaldım
onüç gün dudak dudak yaşadım
dün gece kayboldu beni bıraktı
deprem bekçisi bir cıgara yaktım telefon ettim
ekipler onbir buçukta geldiler
mıknatıslı bir anten gibi tek tek gemisi onbir yirmibeşte kalktı
gökyüzüne açılmış kirpiklerim
dilimde yanık yıldızların tadı gözbebeklerine mızrak gibi saplı
ayakta ne uyku ne durak çığlıklar götürüp getiren bir tren
bütün bir gece deprem bekledim dokuz gün yolculuk dedik durduk
olmadık saatleri yokladım o eksik bir çarşamba ben yoksul bir salı
hiç biri yerinden kımıldamadı armstrong'ın delik deşik sesinden
deprem gecesini dörde katladım otuzaltı saat hayal dokuduk
karanlıkta sustum büyük bekledim çekirdekli ve mürekkep kanatlı
ölüm bıçak gibi parlıyordu bir yağmur üstümüze yıkılırken
yolculuk dedik durduk yolculuk

sonra aşk sıyrılmış dört gün bir gece


iki bıçak hızıyla yaşadığımız
ateş ve barut gibi sımsıkı içiçe
birbirimizin avuçlarına kapanışımız
sabırsız dudaklarımıza değdikçe
rüzgârın sünger gibi köpürmesi
aklımıza dakar limanı geldikçe
zehirli gözlerimizin yaşarması
kaybettiğimiz kaybolduğumuz vs…

yarın şafakla bir konsolosluğun kapısındayım


dakar için fransız vizesi isteyeceğim
- …pardon monsieur! je vais vous demander
un visa, si c'est possible, pour dakar
24-61 gaziler caddesi

ahmed beni fevzipaşa bulvarı'na çağırdılar basmâne'de gaziler caddesi'ne


onikinci ağacın altında bekleyeceğim küçük bir yağmur götürdüm
ahmed beni neden çağırdılar bilmiyorum siz böyle akşamüstü görmediniz
izmir'in yabancısıyım ahmed korkuyorum
sabaha dönemezsem telefon edersin gizlice bir şarap tuttum
emniyet nöbetçi müdürlüğü'ne: 24-61 yine o şehir korkusu
ola ki simsiyah sarhoşum
ahmed şu para sende dursun ne olur ne olmaz içimde elektrik uğultusu
rıhtımda istanbul oteli var bilirsin bir de kötümserlik sebepsiz
kapıcı ibrahim'den çilli ferihan'ı sorarsın
benim için bir yalan uydur telgraf geldi de surda yeşil gözlü bir çocuk
acele gitti de nasıl bilirsen öyle yap nylon geçirmiş şapkasına
ahmed benim senden başka arkadaşım yoktur ferid'e benzettim azıcık
yarından sonra mektup gelecek yırt at kim bilir belki de başkasına
unutma ferihan'a giderken karanfil götür yetişkin eli yüzü tertemiz
tarafımdan söyle turgut köpeğine yüz vermesin
basmâne'de gaziler caddesi'ne
ahmet beni fevzipaşa bulvarı'na çağırdılar kırık çocukluğumu götürdüm
ahmed beni neden çağırdılar bilmiyorum siz böyle akşamüstü görmediniz
birazdan kalkıp gideceğim namus belâsı
ben izmir'in yabancısıyım kimseyi tanımam camların rengini beğenmedim
ahmed benim senden başka arkadaşım yoktur bütün mor bıyıklar yabancı
sabaha dönemezsem telefon edersin şekersiz çaylar içindeyim
emniyet nöbetçi müdürlüğü'ne: 24-61 gece makaslarında bekçi
sabaha karşı hırsız

bu afiş bir sinema tuzağı


düşme o kızın arkasına
kırmızı pazar
yemyeşil kolu bacağı
cıgara yapışmış dudağına kız sen burda yeni misin peki leylâ nerde
dördüncü gecedir uykusuz hani çekirdek gözlü örümcekten korkan
kim ulan beni herkes tanır git patronuna sor
basmâne'de gaziler caddesi'ne elektrikçi ihsan dedin mi içkide üstüme yoktur
ürkek bir çarşamba götürdüm
siz böyle akşamüstü görmediniz leylâ güzel kızdı ben böyle göz görmedim
sen de güzelsin bak omuzların meselâ
biz elektrikçi kısmı karanlıkla güreşiriz
ölüm tellerde ıslık çalar gözümüz pektir
saçların kendinden mi sarı boyadın mı
öyle örtülü bakma içimi karıştırıyorsun

buranın tesisatını biz yaptık cahid'le beraber


düğmeye şöyle dokun süt gibi aydınlık
cahid askere gitti bak leylâ da gitmiş
geceleri uyku tutmuyor işin yoksa cıgara iç
yıldızlar boğazıma dizili inanmazsın
dilsiz misin nesin bir şey söylesene
istanbul'dan mı geldin yalnız mısın
sen burda bir yabancısın ağustos çıkmazı

bu rüzgârın tadı senin hiç tatmadığın beni koyup koyup gitme


bu yolcular bilmediğin bir yerden geliyor ne olursun
konuştukları dil ömrünce duymadığın durduğun yerde dur
gözlerini sakla sen burda bir yabancısın kendini martılarla bir tutma
akşam tren raylarına yağmur yağıyor senin kanatların yok
düşersin yorulursun
devrilmiş bu sokak ayak basmadığın beni koyup koyup gitme
çarmıha gerilmiş afişler ıslanıyor ne olursun
karanlıkta bir kadın tanımadığın
bir şeyler söylüyor anlamadığın bir deniz kıyısında otur
şüpheli oteller üstüne geriniyor gemiler sensiz gitsin bırak
sen burda bir yabancısın saklanmalısın herkes gibi yaşasana sen
akşam tren raylarına yağmur yağıyor işine gücüne baksana
evlenirsin çocuğun olur
sonun kötüye varacak
beni koyup koyup gitme
ne olursun

elimi tutuyorlar ayağımı


yetişemiyorum ardından memleket havası
hevesim olsa param olmuyor
param olsa hevesim
yaptıklarını affettim
seninle gelemeyeceğim attilâ ilhan
beni koyup koyup gitme
ne olursun
memleket havası — 1 utanmak

su korkusuna uğradığım geceler


bu bizim gökler gibisi yıldızsız geceler
hiçbir dağda çatılmamıştır ıssız bir ova ıslığıyla kulaklarıma dolan
yıldızlarımızın titremesi artık ne bir tek satır yazıyorum
yüreğine deprem indirir ne bir tek satır okuyorum
hiçbir yerde bu denize herhangi bir kitaptan
bu acı tuz katılmamıştır
topraktan sağdığımız pekmez gözlerim sonuna kadar karanlığa açılmış
güneşin başını döndürür bir deniz feneri inat ve çalışkanlığıyla durup durup
kırık sakallı bir dağ köylüsüne bakıyorum
damarları düğümlü kuvayı milliyeci ellerine
ve göz kapaklarının arkasından
bir yeraltı nehri gibi gizli gizli akan
devler yorgunluğuna

utanıyorum
— 2 demir kuşaklı halkımız — 3 923’de demiş

bıçak dövüyor bıçak bursa'da bıçakçılar akşamüstü


bir dilim güneş gibi bursa bıçakları bir öküz burnunun ıslak siyahlığı nasıl bileniyor
götürüp belki izmir'de fuar'da satacaklar eylül'de bir akşamüstü
belki balıkesir'de bıçakçılar içinde ağaçlar tozlu yapraklarıyla ilk serinliğe yaslanıyorlar
ufacık eşeklerini önüne katmış sabahlara kadar tuz çekiyor
halı dokuyor halı uşak'ta halı esnafı yukarı fırat köylüsü
bir ilkbahar sahifesi kimisi silme çiçek allahım
dövülmüş bir bakır aydınlığı kimisinde sırtlarda yine dumanlı dağ ateşleri
kimisi tertemiz sofalara serilecek lâcivert bıyıklarına ayran bulaşmış
encamı bilinmeyecek kimisinin de yıldızların dibinde umutsuz türkülere giren
halı dokuyor halı uşak'ta halı esnafı tütün koyun ve kıl kokulu çobanlar
hünerli elleriyle bir dünya cenneti dokuyor kesik kulakları ve tebeşir beyazı dişleri
içinde çırılçıplak kendisi işin tuhafı karanlıkta adama dehşet veren
halbuki bakışları insancasına dost
akşehir'de semerciler semer dikiyor nefes nefes çoban köpekleri
ufacık yere yakın bozkır atları için allahım
çuvaldızın ucunda ağaç saman ve meşin gece ilerledikçe nasıl artıyor dağların ağırlığı
toz bıyıklarını yakıyor semercilerin cimin dağı öteden şu adını aklımda tutamadığım
bir iğne sokuyorlar bin ah çekiyorlar ova köylerini nasıl eziyorlar
harman yerlerinde gündüzden kalma testiler sızıyor
demir dövüyor demir demirciler Sivas'ta ağır kamyonlara yüklü
örsün üstünde kibrit gibi, parlatıyorlar kemah yolunda sonbahar
yumuşatıyorlar çifte su veriyorlar ve yorgun kavakların bitmez tükenmez arkadaşlığı
altı yüz çırak yüz elli usta Sivas'ta arkta sürbehan köyünde sular
çekiç burunlarından çıngı sektiriyorlar gülüşerek karpuzlara uzanıyor
küçük neşeli fakir su
küçük asya düzünde ay ve yıldız kumlarda dinlenen karpuz
omuz omuza vermiş ekmek yuğuruyor çıplak
yıldız kadınhan'da buğday savuruyor çamurlu ayaklarıyla gece suyuna çıkmış köylülerin
ay ramandağı'ndan petrol çıkarıyor karanlıkta sönüp yanan isli fenerleri
küçük asya düzünde ay ve yıldız uzak uzak
her köşebaşında her gün rastladığımız allahım
gözleri bozkır gibi kuru ve aydınlık memleketim
avuçları sıcacık demir kuşaklı halkımız
demiş ki mustafa kemal — 4 heyet-i temsiliye namına
«… memleket demiş
asrî medenî ve müreffeh olacaktır biz buralı türk düşük bıyıklı
behemehal yedi toprağa düşük allah diyen
bu demiş bizim için bir hayat davasıdır.» barut yalamışlı tekbir soluklu
923'de demiş üç hilâl dökülür ellerinden
uf içi kalabalık büyük allah

biz buralı türk eski türk


düşük bıyıklı
ölmek bilir
tozlu atları kara köpük
kâfir üstüne vardık ne allah
bir sabah ezanı
tabur tabur
kösük
eskişehir üzerinden
uf içi kalabalık ölmemek bilir
kemal paşa'nın atlıları

afyon
gizli gizli yağmur dokur
bir süvari ıslanır
karanlıkta
ıslıklar sıyrılır izmir'den
kuvayı milliye tutmuş kapıları
geceyarıları
üç telgraf gelir
redd-i ilhak uyanır
maşatlık'ta
uf içi kalabalık büyük allah
— 5 üç köylü
bir telgraf gelir
sıvas uzaklarından bir ağaç dalına asılı lüks lambasının
bir çift mavi kan damlamış üç köylü
imzasına su gibi dökünerek çıplak aydınlığını
belki mustafa kemal ağız ağıza yüklü bir traktör römorkundan
heyet-i temsiliye namına karanlığa karpuz taşıyorlar
ışık damlıyor tuzlu bir ter halinde burunlarından
saklı mavzerleriyle büsbütün başka türkler üçü de bıyıklı
dökülüp tek tek keçi yollarından üçü de genç
silâh çatmış salihli ovasına çalışmanın yüceltici hızına kapılmış üçü de
kurulu yumrukları sarp kayalar gibi yakışıklı
patladı patlayacak karanlığa karpuz taşıyorlar
uf içi kalabalık ölmemek bilir en yeşil küfürlerle kendi kendilerini kırbaçlayarak
gözlerinin akına kan işlemiş rüzgârlı söğüt dalları gibi esnek oynak
solukları hızlı avuçları sıcak boğazlarına kadar yaşama sevinciyle yüklü
kemal paşa'nın atlıları üç köylü
çalışıyorlar
— 6 neden kızkardeşlerim

neden kızkardeşlerim
niçin saklanıyorsunuz
niçin peçelerin peştamalların arkasına gizliyorsunuz yırtıcı üstelik
nur yüzünüzü çocuk doğururken
sık ve sert sıhhatli siyah saçlarınızı
cömert ağzınızı hem gözlerinizi de görmek isterim
neden kızkardeşlerim ne zararı var
hep böyle bir şeyden korkmuş gibi huzursuz bütün kirpikleriyle üzerime açılsınlar
hep böyle bir şeye kızmış gibi öfkeli hem tüyleri yaldızlı boyunlarınızı
acı ve alaca gözleriniz herhangi bir sokağı ilkbahar gibi bir anda şenlendiren
daima gölgeli tepeden tırnağa çiçekli giyimlerinizi
alnınızdaki mavi damarcıkları da görmek isterim
niçin kızkardeşlerim her şeyinizi
kim geçerse geçsin yanınızdan
ışığı kendinize haram ediyorsunuz
bir vücut noksanını saklar gibisiniz
utanıyorum utancınızdan

neden kızkardeşlerim
niçin saklanıyorsunuz
görmek istemez miyim hünerli ellerinizi
yastık örtülerine çitlembik gözlü kuşlar işleyen
çay takımlarına mor menekşeler
hercaî menekşeler dizi dizi
kızkardeşlerim
görmek istemez miyim ellerinizi
buğday sularına batmış ölesiye ırgat
hızlı ve çabuk teknede hamur yuğururken
çamaşır günleri bambaşka hamarat
bir erkek eli kadar yiğit ve kararlı
dağ kuşlarının pençesi gibi çevik
— 7 çarşı içi — 8 fabrika

güneşe karşı havalandı mı kuşlar bu ağır soluklu adamlar işçi olacaklar


kanatları pır pır yaldızlanıyor dudakları yanık kötü cıgaralardan
çarşı esnafı sabah sabah avuçlarının dibi delinmiş
kaldırımları sulamışlar ayakları yere heybetle basıyor
yırtık kargaların kış telâşı yeniden başlamış birileri gümüşhâne'den
uzakta bir traktör birileri şirân'dan
gizli bir diş ağrısı gibi vızıldıyor bu adamlar hilâfsız toprak adamları
işçi olacaklar
kıl heybeleri kalaylı bakraçlarıyla
anlaşılmaz dağlarından iniyorlar nemli şayak giyimleri tüte tüte getirecekler sabahı
yarık çetrefil suratlı kadınlar çarşının en yağlı en sıcak çorbasına ekmek doğrayacaklar
ezanla bir sabah kahvelerini haramiler gibi basmış bandula'lı ismail'in kahvesine uğrayacaklar
kalabalık bıyıklı birtakım adamlar ve bir gocuk gibi alıp sırtlarına yağmurlu gökyüzünü
güzel eşkıya gözleri tütün dumanı dökerek
fena halde uzamış saçlarıyla erkek burunlarından
şeker fabrikası'na varacaklar
az buçuk efkârlı
tedirgin biraz
ama mağrur ve kararlı

hey allahım
nasıl dağlara vurup geliyor fabrikanın gürültüsü
— 9 kürtler — 10 ya bereket deyip ıslanıyoruz

usul usul karanlıkta kürtçe konuştular burnu eğik adımları tüy gibi kalleş
ağaç suratlı iki adam bir çoban köpeği solumasıyla ansızın bastırdı yağmur
kürt olduklarını bilmiyordum akşamın iki parmak berisinde ıslanıyoruz
ne dediklerini anlamadım gönül ferahıyla kardeş kardeş
birdenbire konuştular yabanî nar fidanları
dağların umum susmuşluğunda dinlenip dururken sonbahar biçilmiş tarlalarda sıçrayan çekirgeler
belki bir dilekte bulundular hozonsu köyü'ndeki telâşçı horoz
bir tutam mutluluk dilediler gönüllerince ya bereket deyip ıslanıyoruz
saçları topuklarını döven çatık bir dağ kadını
sekiz on kadar koyun ahmediye rampasında
biraz kilim ve keçe soluk soluğa pancar kamyonları
gurbetçi kirvelerini andılar belki usanıp nadasa dökülmüş
üzerlerine mezar toprağı gibi serpilen yalnızlıktan çatık boynuzlu öküzler
istanbul uzağında kaybolmuş akranlarını ovanın güney batısında
çukurova düzündeki dersim çobanlarını boylu boyunca ezik bir sarı
o fena halde bıyık ve burun kirli bir gümüş
divit kalem tertibi ince ve dorukları dağıtan bir yağmur dumanı bütün
belki dua ettiler ateş tutmasına bağlarda kurşun gibi ıslıkla büyüyen siyah üzümler
çaldıkları her kibritin
görünmez suların sedasını duyup okuyup üflediler asmaların ortasında
birini vurmak geçiyordu belki akıllarından kadınla çocuk arası bir genç kız
belki zehir zemberek açtılar yalnızca başı örtülü
belki bir yola gideceklerdi geceleyin ehramsız
usul usul karanlıkta kürtçe konuştular yağmurun çalışkanlığına aldırmadan
ne dediklerini anlamadım akşam namazına çökmüş
kürt olduklarını bilmiyordum tertemiz bir hüzün
sonra bir vakit sustular ıslak kirpiklerinde parlayan
yere çözüldüler ansızın
besbelli bu gece yıldızlar görünmeyecek
—11 kalpaklı süvari
yağmur aralandı mı
dumanlı boğazı'na geyikler gelirmiş gecenin arkasında bir yerde
tahta gibi dağ köylüleri fırat'ın arkasından ufaldıkça gaz lambaları
bazı bazı türkmenler hiç umulmadık nehrin omuzlarına yaslanıp yaslı ve dindar
uzun yeleli bal rengi atlarıyla
yemeni yorganları ve yün yataklarıyla yalnızlıktan soğumuş dağlar
ve çıtırtılı ateşleriyle böcek böcek kalpaklı bir süvari dolaşırmış gizlilerde
köylüler böyle diyorlar
besbelli yatsıları
bu gece yıldızlar görünmeyecek
nal sesleri duyulur mu yağmur olursa
ne mümkün en usul havalarda duyulacak
erzurum'a doğru şahdamarın oynar gibi
gören eden yok her nasılsa
kalpaklı olduğunu biliyorlar
bir elinde kılıç bir elinde sancak
kemah köylüğünde fakir fukaraya azık dağıtasıymış
üçer arşın kefenlik
içlik ve mintan
birer kese sarı lira cep harçlığı
olur mu olmaz mı orası bilinmiyor

tılhas'ta bir kağnıya dokunmasıyla bir ne halsa


araba traktöre tebdil olmuş
allah tarafından
tercan toprağındaki kerametini
anlata anlata bitiremiyorlar
— 12 fırat rüzgâra karşı aktığı zaman

köylüler böyle diyorlar fırat rüzgâra karşı aktığı zaman


gecenin arkasında bir yerde suyun yüzü telâşlı bir korkuyla ürperir
ufaldıkça gaz lambaları atmaca kayalıklarında poyrazın yalçın soluğu
nehrin omuzlarına yaslanıp yaslı ve dindar dökülür sığırcıklar
yalnızlıktan soğumuş dağlar çıplak kavaklardan
kalpaklı bir süvari dolaşırmış gizlilerde tortop olmuş
yatsıları simsiyah ve ufacıklar
içimsıra sonbahar garipliğinin ağır yorgunluğu
kemal paşa'dır diyorlar fırat rüzgâra karşı aktığı zaman
sessizce kendi kendime ağlayasım gelir
nedense kim bilir

bir fakir gözyaşına dövülmüş bir avuç tuza damlar


bıçaklı dört bıyık tersine dönmüş soğuktan
bunlar muhakkak keleriç köylüleri
iki peynir tulumu sarmış küçük kulaklı atlarına
sağlı ve sollu
erzincan pazarına indiriyorlar

durup cıgarasını yakıyor çarıklarının üstünde biri


sırtını verip poyrazın kırbacına
muhakkak keleriç köylüleri bunlar
uzaktan
yorgun adımlarının bir tozutması var ki yolu
bir yalnızlığı var ki allahın huzurunda
bu dört köylünün
bir başlarına kalmışlığı «fani» dünyada
adamın kemiklerini sızlatan
— 13 sendikacılar

uzak bir şahin birdenbire hışım gibi alçalıyor yeryüzüne başka bir yıldızdan inmiş gibi yabancılar
bir vakit süzüldükten sonra nazlı nazlı havada meşin ceketleriyle çarşıda
fırat rüzgâra karşı aktığı zaman konuşmaları başka türlü
batık bir umut türküsü halinde ölüm cıgara içmeleri değişik
köpeküzümlerinde ıslık çalıyor gülüşleri ve bakışları da
atmaca kayalıklarında iki yatak peylemişler bir otelde şimdilik
ve devedikenlerinde yeryüzüne başka bir yıldızdan inmiş gibi yabancılar
meşin ceketleriyle çarşıda
sendikacılar

damarlarından emziriyorlar
külrengi benizlerini çoluk çocuğun
cam yoksa derilerini geçirmişler kırık pencerelere
bir şey okudular mı susuyor gibiler adamakıllı yorgun
susmaları ıslıklı su buharıyla yüklü
bir lokomotif gibi gürültülü
büyük kapılar halinde açılıyorlar işçilere

yalnızlığın sofrasına namuslarının ekmeğini getirmişler


yoksulluğun altında kalmamak yetilerini
mutluluk umutlarını getirmişler
sendikacı hüviyetlerini
şimdilik bir otelde iki yatak peylemişler
yeryüzüne başka bir yıldızdan inmiş gibi yabancılar
meşin ceketleriyle çarşıda
sendikacılar
— 14 bir garip yolcu it — 15 silâhlı dört besmele

uzak kamyonlar uğulduyor kar karanlığında dört atlı sarıgöl boğazı'na devrildiler
rüzgârı burunlarıyla biçip
sarı tüyleri kanlı heybetli bir it arkalarına dökerek
kendini yola vurmuş gururlu ve ıslak kara sular gibi boşandı gecenin boşluklarından
en sivri köpek havlamaları
en küstah dişleri çakılı ağzında dört atlı sarıgöl boğazı'na devrildiler
bir tamam omuzlarında çapraz tüfek
gözleri soğukta çırılçıplak kalpaklı ve siyah çizmeliler
soluğu duman duman yıldız yıldız sıyrılıp akıyor
burun deliklerinde bir vakit padişah karanlığında mahmuzları
bildik bir samanlık kokusu hafız ahmed'in değirmeninde
bir vakit kar isi ateşin başına oturdular
kurt kokusu önce bir soğan kırdılar
tanıdık havlamalar kesik kulaklarında dut pekmezi ve yoğurt sordular
bıyıkları tekmil ayaktaydı
bir başına yol tüküren bir garip yolcu it müslüman ve hilâl biçiminde
kar karanlığında sonra erkekçe yatsıyı kıldılar
çakal gözleri saattaydı
kulakları köpek seslerinde
acı tütünler içilip
sonra bir vakit konuşuldu
cezveler sürülmüş ocaktaydı
atının dizginlerine olduğu kadar
her birisi kendi ölümüne sahip acılar gördük
bir ordu gibi savaşmak kudretinde bunun sebebi dünyanın vaziyetini anlamadığımızdır
bir umutları kemal paşa'daydı fikrimiz zihniyetimiz medenî olacaktır
öbürü ankara hükümeti'nde şunun bunun sözüne ehemmiyet vermeyeceğiz
medenî olacağız
hızlı solumalarla kımıldanıyordu karaağaçlar bununla iftihar edeceğiz»
ahırda bir beygir aksırdı
munzur dağlarının üstünü bir tamam tutmuş gözleri iyice birbirinden ayrık
yıldızın neyin kalabalığı kaşları düz kirpikleri insafsızca kalabalık
yukarılarda kar altındaki köylerde kısa boyları ve yaylı ayaklarıyla adamakıllı türk
ihtimal öfkeli kurtlar dolaşıyor bakırcı hasan
«-kemal paşa'dır çağırdı demirhanoğlu sadık
demirhan oğlu gitmemiş olmaz paşoların Süleyman
sakarya toprağında erkekler sofrası kurulmuş ve hacı yörük
ahkâmlı köşkemli savaşılıyor silâhlı dört besmele halinde göğe baktılar
yazılmışsa biz dahi sabahın ilk horozları çırpınıyordu
azrailin ekmeğinden tadacağız besbelli sabahın ayazından
şehitlik mertebesini ufarak yıldızlar
yaşamak cihetine makbul tutacağız» tevatür kırılıyordu
bir kuvayı milliye sabahının kapısını açtılar
«-…ankara hükümeti ne demek karadeniz'deki en son limanımız kadar
maraş'ta üzümler parmaklarımızdan damlamıyor mu rüzgârlı kızgın ve açıktılar
gümüşâne üzerinde elmalar amasya'da sonu yoktu hiddetlerinin ve ümitlerinin
adam bir millet olarak çıktılar sarıgöl boğazı'ndan
tarafımızdan yenilecek kendinden
ayrıca zeytinin yağı ineğin yoğurdu ve hürriyetinden emin
tokad'ın ceviz sucukları
anteb'in bulaması da
adam
hünkâr kullarının sabanına koşulmayacağız»
«-…biz her nokta-i nazardan insan olmalıyız
— 16 mustafa kemal’in sofrası
hani geceleyin şarabını içtiğimiz
yarın akşam gelin dedim ya osman değil mi yanlışım mı var
yırtık pırtık gelin zarar yok öyleyse dur sebat matbaasından ibrahim
üç işimin biri barış gözü daima tok karnı daima aç
biri dünya gördün mü nasıl bildim
biri de sizsiniz dedim ya ibrahim gel ellerini silmeden gel
yarın akşam gelin bu cıgara senin bu minder senin
ama mutlaka gelin ibrahim gel buyur sofraya
buğday konuşacağız gel dedim ya
buğday konuşacağız
siz yukarı çiğli'den misiniz
o nasıl şey ragıp saatin kaç saatin
demek gözleriniz ışık tutmuyor unutma dokuzda ajans dinleyeceğiz
ellerinizi bir sattınız bulamıyorsunuz demek yine kitapların ellerinden tutuyorsun
bu evleri böyle tutan siz misiniz şiir deyip daldığın oluyor roman deyip daldığın
o nasıl şey yine çocuk bahçesinde mor salkımlar uyanıyor
insan gözlerine inanamıyor üniversite kitaplığında büyük kitapların
bu sabah haydi hegel'i okuyorsun
sofraya buyurun sofraya st-simon'u yarın
belli yorgunsunuz ragıp saatin kaç saatin
peynir kestim sucuk doğradım beyazıt meydanında fıskiyeler davrandı mı
günbalı erittim bakın ya haydi gel sahaflar çarşısına uğra da gel
içinizi ısıtırsınız unutma bir tutam ışık getir sofraya
su içersiniz bir avuç fikret getir bir yürek dolusu mustafa kemal
sofraya buyurun sofraya kalpakları tozlu paşaların çığlıklı gözlerinden
buğday konuşacağız bir tutam kuvayı milliye mavisi
benim sizi bir görmüşlüğüm var bir avuç umut getir dedim ya
dur dur nereden bileceğim en iyisi
ayvansaray'da dokumacı osman mı sofraya buyur sofraya
buğday konuşacağız
akşama yarın akşama gelin
işte gelin hepinizi bekliyorum imkânsız aşk
siz de gelin pamuk halkı tütün milleti
hemen öylece gelin yabancı mıyız
ağrı çobanları sizi de beklerim Quand je parle d’amour
raman sen de gel çocuklarını da getir mon amour vous irrite
soframda şenlik olsun içim açılsın
siz olmadınız mı yalnızım yadsıyım yabancıyım aragon
siz yok musunuz varlığım ne kelime
yarın akşama gelin
ama mutlaka gelin
buğday konuşacağız
geceyarıları

sen beyaz bir kadınsın


uzaktaki
sen beyaz bir kadınsın gözlerin aklımdan çıkmıyor
sen beyaz bir kadınsın karanlıkları dinleyen
asıl büyük sarhoş benim uzaktaki uzaktaki
ben ki tek damla şarap içmedim sarmaşıkları duyuyor musun rüzgârda
ekmeğin beyaz zeytinin siyah olduğunu biliyorum yorgun başını üşümüş yastığına koyuyor musun
asıl büyük sarhoş benim uzaktaki uyuyor musun
benim kusturucu sarhoşluğum
yoksulluğum

yüzüme bakmasan da yağmura düşürsen de gözlerini


gözlerime bakmasan da ne kadar
o kadar aydınlığın gökyüzüme uzanıyor
uykularımda nefesinin sıcaklığı
o kadar
hangi akşam kapımı çalan sen değilsin
sen değil misin
gizli bir kıvılcım gibi gözbebeklerimde duran
umutsuzlandığım her akşam
senin rüzgârın almıyor mu uğultulu yorgunluğumu
yoksulluğun eşiğinde kapaklandığım zaman
ellerimden sımsıkı tutmuyor mu
senin
iyimserliğin

bu tezgâhı kurdumsa ben senin için kurdum


senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğün mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa iktisat okudumsa geceyarıları
boğazım kurumuş içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus'dan
senin için okudum
belma sebil

seni ben kallâvi sokağı'nda gördüm


sen beni görmedin görmedin
kapıları çaldım adını sordum
söylemediler öğrenemedim yirmi beşinci kısım
seni ben kallâvi sokağı'nda gördüm
bir daha görmedim bilmedim ışıkları söndür suna su
belma sebil adını yakıştırdım vapurları duyacağız ha
aklıma geldikçe her sefer dün gece uykumda sıçradım
gözlerinin mavisini bitirdim beni mi çağırdın suna su
saçlarının siyahına başladım nereye gideceğiz ha

kallâvi sokağı'nda güvercinler yabancı değil ben kaptan'ım


benim karanlık istanbul'um aç kapıyı suna su
bir esnaf kahvesine oturdum büyük yağmurda ıslandım
belma sebil ya geçti ya geçer şarabın var mı suna su
rüzgârını içime doldururum sabahı bulacağız ha
kallâvi sokağı'nda güvercinler
bunca yıl sönmemiş umudum kadehini dinleme çıldırırsın
nisan değilse mayıs elimden gelmeyen bir o
perşembe değilse pazar bütün trenleri kaçırdım
ben belma sebil'i bulurum saatin kaç suna su
yarın öleceğiz ha
gece buluşması
lady from smyrna
sen istinye'de bekle ben buradayım
içimde köpek gibi havlayan yalnızlığım gözlerindeki yağmur altında bir gar tenhalığı
belki gelmem gelemem beş dakika bekle git susmuşluğu gemisiz kalmış ulu bir liman
çünkü ben buradayım karanlıktayım uykularını çiğniyor yıldızların kalabalığı
rüzgârlı deniz kapılarını açtığı zaman
çünkü elimi kestim beni kan tutuyor kıvılcımlar uçuyor ısınmış saçlarından
şarabım bütün ekşi suyum soğuk
yanımda olmadın mı seni seviyorum içindeki barut çizgisi kimsenin tutamadığı
belki gelmem gelemem beş dakika bekle git sarhoşluğu ayakları kesik ikinci bir insan
güvertedeki kadın sarhoşların anlamadığı
yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin bütün yenik gözleriyle yalnızlığına bakan
yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç geceleyin ürkek bir gemi geçti mi uzaktan
karanlık adamlar hüviyetini sordu mu
ben senin olmadığını arıyorum dudaklarında giderilmez bir korku bulaşığı
belki gelmem gelemem beş dakika bekle git acımış bir iç sıkıntısı dilinin ucunda kalan
bugün arsız ölümün hayâsız sırnaşıklığı
yabancı gibisin miyop gözlerin kısık yarın bir iyimserlik gayzer gibi fışkıran
bana ait ne varsa seni korkutuyor yenilmişliğinin mazotlu çamurundan
sana ait ne varsa hiçbiri benim değil
belki ölmek hakkımı kullanıyorum
belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
ben sana mecburum

ben sana mecburum bilemezsin bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden


adını mıh gibi aklımda tutuyorum belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
büyüdükçe büyüyor gözlerin bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
ben sana mecburum belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
bilemezsin içimi seninle ısıtıyorum kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor ne vakit bir yaşamak düşünsem


bu şehir o eski istanbul mudur bu kurtlar sofrasında belki zor
karanlıkta bulutlar parçalanıyor ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
sokak lambaları birden yanıyor ne vakit bir yaşamak düşünsem
kaldırımlarda yağmur kokusu sus deyip adınla başlıyorum
ben sana mecburum sen yoksun içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
sevmek kimi zaman rezilce korkuludur ben sana mecburum bilemezsin
insan bir akşam üstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor


eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

belki haziran'da mavi benekli çocuksun


ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
dördüncü kırallığım

janin medoviç'in otelinde beyoğlu'nda


bu demek benim dördüncü krallığım
camlarda jilet gibi parlıyor tramvaylar yaşamak güç sarsılmadan janin medoviç
aynaya bakıp ömer haybo'yu tanıyorum hele yüksek gerilimli bir yaşamaksa
bazı bir tel erir bakarsın bir lif kopar
bir yıl daha çizer misin janin medoviç bir yerde çıldırmak var dur bakalım
yepyeni bir yalnızlık bozdurduğumda dönekler ayaklanmaz reziller bırakırsa
niye sanki alkol tutup ufalanırım otel yalnızlıklarında janin medoviç
ölünecekse bak işte en büyük ölünmeli bu demek benim dördüncü krallığım
bu demek benim dördüncü kırallığım

kendiliğinden mi çaldı odamın zili


bu garsonlar yeni beni tanımıyorlar
hüseyin kendimi asarım korkusunda
hristo'nun gözü tutmadı anladığım
öyle saçlarım uzun çenem kilitli
niye gün ortasında akşam oluyorum
janin medoviç'in otelinde beyoğlu'nda

incecik dişlerimin arasında tuttuğum


sanki cam beş gecelik uykusuzluğum
peki koridorda niye ışık yakmıyorlar
bir türlü krallığımdan çıkamıyorum
beni polisler götürmüştü sırasında
birkaç ay paris'te kaçak yaşadım
böyle kendi tozumda boğulmamıştım
ne bir it soluması kapımın arkasında
ne bileklerimi çizen çarpık tramvaylar
ne de göğüs boşluğuma sığamayışım
üç tenha köpek yanlış yaşamak

ve gecenin son tramvayında üç tenha köpek yanılmış bir kapıyım simsiyah


bir ben bir yağmur hazırlığı bir de sabiha kendi üstüme kapanıyorum
ürkek gözlerimizi ellerimizle örterek seni paris'te kaybettim
içimizden geldiği kadar şimşek çakıyoruz yanlış bir yerde arıyorum
uzak yankılar halinde bir daha bir daha bozduğum her saat
istanbul'u dağınık bir romanda unutmuşuz içimi büsbütün daraltıyor
nasılsa yaşatmazlar başka bir yere gitsek hiçbir mutluluğum kalmadı
belli bir şey sonbahardan kovulduğumuz ne bıraktıysan harcadım
sokakları kirleten üç tenha köpek inge bruckhart
bir ben bir yağmur hazırlığı bir de sabiha resimlerine bakamıyorum

gece bir'den sonra uykularda yer bulmak zor yanlış bir bulut çoğalıyor
eski karakollarda korkuların gürültüsü akşamları yanılmış içlerime
cebimizden çıkarmıyoruz ellerimiz titriyor ağzımda bozuk bir pil tadı
eylül çakallarından kaçıp gizlenerek o korku değil artık bu yaşadığım
birbirimizi eskittik işin kötüsü telefon zillerine dolaşarak
bak ne ben leipzig'deyim
üç sonbahar sürgünü üç tenha köpek ne de sen istanbul'da
kaç nefes daha noksan sabahtan sabaha ne depart kahvesi'nde çay içiyoruz
kaç karış daha yorgun her akşam üstü ne tiryaki köpek'te şarap
çoktan yıkılırdık öfke ayakta tutmasa
en çetrefil yanımızla böyle direnmesek seni görmeden öleceğim
bir ben bir yağmur hazırlığı bir de sabiha bir daha görmeden
bulutlara havlayan üç tenha köpek inge bruckhart
zaten kaç yıldır yaşamıyorum
hep yanıldık mı kimbilir yorgun bir ermeni pangaltı'nın
inanmak gelmiyor içimden güvercin topuklarıyla gregoryen
o yanlış tren bindiğimiz midir yağmurlarda çoğalır nedense
azala azala unutulduğumuz incecik sürahiler gibi bir kadın
hani leipzig garı'nda biten gökyüzü sanırsın gülümserken
yine yanlış mı yaşıyoruz
karanlığımızı avuçlarımıza öksürerek kilise çanlarından eski kafkasya'nın
sen bir kadın ıssızlığına koşulmuş yaprak titreşimleri sokak içlerinden
yarıdan fazla mavi gözlü sanki saçlarını değiştirmese
eylülden eylüle gülümseyen bir sonbahar parkında erivan'ın
ben görünmez raylara düğümlü yapayalnız bir mısra puşkin'den
garlarda yankılanan bir erkek
değerinden eksiğine bozulmuş kayısı tadında mı sarışın
gözleri çevrilmemiş filmlerden
ölüversek mi ne uzaktan onu sevdiğimi bilse
en büyük yanlışlığı benimseyerek karanlık günlerinde haylayf'ın
gizli bir nem sinmemiş mi ellerine biralar şafak sökerken
ya saçların fena halde sonbahar
yanlışlar prensesi inge bruckhart
yine marne üzerine kar yağıyor
geceleyin bembeyaz ıhlamur ağaçları
yanıldıkça lüzumsuzluğunu anlayıp
insan yaşadığından utanıyor
uykularımızda yalnızlık korkuları
dışımız en küstah yanlışlıklar
içimiz en başka türlü ayıp
cehennem dairesi viyolonsel yalnızlığı

sonra çoğalıyorum tuz içerek


il reste ce je ne sais quoi de beau qui nous devore engerek korkuları arasında
l’oubli de la douleur de la vie et la mort isa'nın bilmem kaçıncı haftasında
baş baş istanbul'u büyüterek
v. nezval sonra doktor sabiha siyaha en yakın
yenice paketinin arkasında
elleri cezayir savaşında
zehirini sağıyor karanlığın
sonra kış müthiş bir ivan akşamı
dostoyevskiy yaşamasında
çarın saltanat arabasında
eski nihilistlerin kanı

sonra hüzzam makamından bir beste ki


tıbbiyelilerin boğdurulduğu
abdulhamid sarayının uğursuzluğu
tüy kalemlerinin üstündeki
kaiser bıyıklarıyla ve genç osmanlılar
zilkade gözlüklerinde kar suyu
paris'te ahmed rıza grubu
boulevard des italiens'de orospular
sonra doktor sabiha iki miyop
bir yerde bırakmış doktorluğunu
harbiye nezaretinde tutuklu
ölümünü görüyor sinemaskop
ikinci viyolonsel

karanlıkta çaktığım sonra o kibrit tersane sokağı'nda bir ben kaldım


meşveret gazetesini aydınlatıyor yaylı bir tambur ve bir kedi
uykularım kıvamsız çabuk dağılıyor uzaktan parça parça son bozacılar
zincirini koparmış içimdeki it perdelerde hüseyin rahmi gölgeleri
sonra kürt mustafa divanharbında aylardan en vahdettin bir kasım
ölüm gömleğimiz en padişah mor günlerden mondros mütarekesi
bir kadın Cezayir'de ud çalıyor hem biraz müslüman sendikacılar
işlek bilekleri kurtuluş komitasında hani bahçekapı'da tramvay grevindeki
sonra doktor sabiha'nın ebonit ağızlığı hem biraz gece gece kapılandığım
yaşamak oldum olasıya böyle zor yaylı bir tambur ve bir kedi
özgür olmadı mı insan yaşamıyor
boylu boyunca viyolonsel yalnızlığı sarayburnu'ndaki ağır aksak o vapur
şair namık kemal'dir belki magosa'ya
gülümser alışmamış çelebi gözlükleri
boğuk mithat paşa'nın ağlamaya
tersane kahvelerinde hâlâ konuşulur
ali suavi baskını nasıl saraya
bozuk fonograflarda bekirağa bölükleri
üzgün başladıkça suzinak çalmaya
yıllardan bilmem ki bin üç yüz otuz mudur
binmiş kuvayı milliye mavisi bir tramvaya

sonra kaç sabiha doktor gömleklerinden


bilbao'da ve barut çirkini
şiirler yazdığı reçete kâğıtlarına
hiç yayınlanmayacak belki
bir stalag çarpıntısı berlin eskilerinden
biraz liberal fazlasıyla yahudi
kaç inge bruckhart tahta vagonlarına
wehrmacht kamçılarıyle çizili
kan gibi akıyor bavyera içlerinden
yağmur yüklü tutsak trenleri
o akşam ki karadağ prensinin öldürüldüğü birinci keman
wagner'den ağır bir kar hazır yağmaya
yırtarak o çıplak canavar düdükleri olarak en büyük bemoller yaşaman
viyolonsel yalnızlığını kıyasıya borodin'in korkunç saltanatında
o hangi delirmek içisıra götürdüğü bembeyaz dispanser karanlığında
özgürlüğü sevdiren doktor sabiha'ya içlenmelerin birinci keman
ölülerin telâş telâş cepheye döndükleri dudaklarından çabuk kan çağrışımları
kaç bilbao gecesi bir daha vurulmaya saatler budapeşte çaldığında
en saklı dudaklarıyla sabahlara kadar öptüğü doktor sabiha'nın şarap bardağında
karanlıktaki tamtamlar kaç afrika'ya özgürlük sokağının asılmışları
hele gorki'yle yaşamak mujik ümitsizliğini
nijniy novgorod sabahlarında
derenkof'ların börekçi fırınında
o revolver yüreğine çevirdiği

mitralyöz demirinden ne titrek bir gökyüzü


kurşuna dizilmekten tanıdığın
karın boşluğuna saplanan bıçağın
kulağındaki timsah gürültüsü
yolanda'nın çiçekleri en uzak bükreş'lerden
gülümsemeler diye nasıl sakladığın
saçlarından astığı demir muhafızların
hitler bıyıklarıyla ayrıca kirlenen
akşam saatlerinde ve doktor sabiha'lar
aleksi maksimiç'le tamamladığın
cephe gerilerinde iç savaşlarının
birdenbire yeşil bütün akasyalar

niye doktor sabiha'dan birinci kemanları


yaşasın istemek böyle karış karış
büyük kitaplar gibi hiç anlaşılmamış
kurtarmak gücündeki kayıp insanları
no pasaran

—1
mor salkımlar havladıkça karanlıkta
dispanserin balkonundan geceye çıkarılmış neden hep böyle gözümü yumsam akşam
birkaç rüzgâr daha yalnız bırakılmış madrid kapısında yeniden
ölü denizleri duymak özgür olmamakta nöbet tutmaya dönüyorum
sonra bir çığlık edinmek eski ankara'dan dudağımda yepyeni ıslıklar bileniyor
yalın bir kılıç gibi masmavi uzatılmış neden hep böyle resmine baksam akşam
türkiye üstlerine özgürlüğe susamış üç dakika geçiyor geçmiyor
kozmos boşluklarında hâlâ yankılanan maria pilar'ı yeniden kurşuna dizmeye götürüyorlar
bıyıkları dumanlı üç adam
neden hep böyle karanlıkta kalsam akşam
kulaklarımda hep ricardo'nun sesi
yürek deviren şarkısı

los cuatros generales


los cuatros generales

franko'cu fas alayının öncüleri


çok gerilerimize düşmüştü
santa barbara'da
biz üç kişi bıçak gibi yeminliydik
ben yâni kaptan ricardo ve gonzales
santa barbara'da
yumuşak bir akdeniz karanlığı gözlerimize çöker çökmez
kirpiklerimiz ıslanmış yumruklarımız büyümüştü
santa barbara'da
üç ağaç gibi fransız sınırına devrildik
avuçlarımıza sulu kırmızı bir kan boşalıyor
ağzımızda kıvılcımlı bir sakız
—2

los cuatros generales madrid kapısında kaldı maria pilar


los cuatros generales çantasında bir şiir kitabı kaldı barut yanığı
federico garcia lorca'nın
biz çekilsek de rüzgârımız arriba frente popular
ispanyol göklerinde kalıyor şimdi bir kadeh tutsam
nefes nefes yanık gözleriyle maria pilar
halbuki ispanya'dayız karanlık bir meltem gibi gülümser
yenik de olsak unutamam
dağları aydınlatan bizim gözlerimizdir arriba frente popular
bugün yenik de olsak
yarın yeneceğiz ricardo çıkar şapkanı
gonzales sen de çıkar
los cuatros generales bu kırlangıç dizisi ispanya'dan geliyor
los cuatros generales bu el yazısı maria pilar
arriba frente popular
cezayir mektubu waldorf astoria

her şehrin garında karen seni hatırlamasam kadınsa kadın doktor spiedell
her otelin bir aynasında görünmesen karen dudakları kalın
bilenmiş bir yıldız gibi otuz sekiz senesinden buğulu
münih treninden üstüne yoktur linda'nın doktor spiedell
benim linda'nın
ayışığı dal dal kulaklarımda uğuldamıyor mu (bir içim su)
yalnızım karanlıkta cıgara içiyor doktor spiedell
böceklerin gökyüzüne savrulduğunu görmüyor muyum şehvetli
baharın ayaklanmak üzere olduğunu anlıyorum tembel
mektupların bir türlü gelmiyor karen yalnızım uykulu
münih'ten
ah doktor spiedell siz yok musunuz
kurşuna diziyoruz karen ölmüyorlar neden durumu anlamıyorsunuz
biz ölüyoruz karen dağlarda orta doğu'dan vazgeçin diyorum size
yeni bir maya tutmuş köylüler korkarsın zaten alışverişi nedir ortadoğu'nun
bulutlardan ekmek yuğuruyorlar güneydoğu asya'yı alsanız elinize
yalnızım ah doktor spiedell ne işler çevrilir
delikanlı elleriyle baharda boğazımıza sarılacaklar haksızlık neresinde bunun
yağmursuz rüzgârlar gibi kör kör boğulacağız
dağlarda müzikse müzik doktor spiedell
artık hiç birimiz radyoları dinlemiyoruz işte bakın
yenildiğimizi biliyoruz karen duyuyoruz bunlar orlean cazcıları tek tek
kimi tutsam çevirsem gözlerime tükürüyor işte doc smithy
karen crazzy pat işte
ben yenik s.s. subayı arthur kröger yalnızım işte dikenli trompetler kavgacı kontrbaslar
ölebilsem öyle mi wagner'i seversiniz demek
karen (ah doktor spiedell siz avrupalılar)
demek çelik miğferli profili bismarck'ın
gözlerinizi doldurur her dinleyişte
bırakın doktor spiedell
bırakın
bırakın eski prusya'nın köhne uğultusunu
işte king barnett
georgia blues işte
ortadoğu'dan gece telgrafları
yanlışınız var doktor spiedell
yanlışınız —1
canım sir cunningham'ı tanımaz mısınız
- …londra'da nasıl konuşmuştuk diyecek ebû şükr'ün saat bir buçuğu
londra'da diyecek her zaman sonbahar
i. g. farben için tek tek bütün kapıların ardında
(yani sizin için doktor spiedell) şüpheli yabancılar
orta doğu diyecek hesapta var mıydı telefon çaldı mı cevap verse de kimse konuşmuyor
siz de bilirsiniz ki doktor spiedell 7.000 liraya bozdursa da namusunu
imperial chemical industries demek yine meteliksiz
beş aşağı beş yukarı gergedan uykularında
sir cunningham demek ingilizce konuşan nasyonal sosyalist almanlar
orta doğu zaten bir ingiliz pazarıydı kıvılcım ve petrol sarhoşluğu
sizin için hesapta var mıydı doktor spiedell ensesi tıraşlı bir kadın yalnızlığım kusuyor
ama doğru söyleyin cıgara dumanlanyla birlikte
hesapta var mıydı 150 kasa winchester bilmem kaç
20.000 sterling döviz
viskiyse viski doktor spiedell ‘namına muharrer’ çekte
hem de sevdiğiniz
black and white geceleri ince yağmurlar halinde uzak limanlar
gönüller şen olsun doktor spiedell
nasılsa içebiliriz
henüz saat
o kadar -geç değil ki
prosit doktor spiedell
prosit
yarı geceden sonra başlar
newyork'ta hayat
—2

ebû şükr'ün konuştuğu londra arapçası kerkük'teki balçık sıcağını


kudüs'ü buruşturup Süveyş'i yaşadığı zaman yâsin'dir omuzlarıyla kaldırıyor
yağlı bıyıklarıyla yaşadığı zaman köylü yasin
bağdatlı fahişelerin dudaklarını çiğneyerek ayrıca bir kerbelâ susamışlığını
büyük nargileler yâni eskimiş topraksızlığını
british petroleum kumpanyası diyecek yok ellerine
çekip her sabah ingiliz gazetelerini bir çift öküz kadar sabırlı suskun
hotel marbeuf'de bir tamam diyecek yok köylü yâsin'e
newyork ve paris borsalarını dinlemek en hayvan tutkularını
demek yasaklanmış uykular gibi ucundan yaşıyor
her geceyarısı toprağı sevmek gibi bir tutku
montecarlo'dan suyu sevmek gibi
çorakta bir yeşil görse nazlı solgun
ümitsiz çürük bir gökyüzünde iki çift laf etmek gibi bir tutku
büyük ayaklı fellâhların yaprağına
zehirli nilüferler gibi sapsarı bakışması dikenine
diyecek yok
köylü yâsin'in aydınlığı döven ellerine

dicle'nin ağır çamurlarında


delimsirek gölgeleri uzayıp kısaldılar
meydan ateşlerine tutup mecbur suratlarını
kuzey'de 48. yazında
karanlığın kapısını yumruklarıyla çaldılar
bağdat üstüne salıp bilenmiş çığlıklarını
sabahın alacasında büyüterek
inanılmayacak kadar yeni ve büyük
tepeden tırnağa erkek
umutsuzluğun yoksul sofrasında
kıllı göğüsleri çirkin omuzlan çökük
oysa dilekleriyle katıksız insandılar
budapeşte'den kartpostal
bozuk dualar halinde yorgun ve ürkek
gecenin sehpalarına bembeyaz asıldılar benim kullandığım çamur kırmızısı
semplon treni'nden çaldığım
şimdi çok yumrukları köylü yâsin'in gergin bir pazartesi
deprem uğultularıyla döner ebonit boşlukta macaristan sınırında kaldım
iki gezegen gibi soğuk ölülerden tibor dery'yi sordum
hain geceyarısı
kopuk ham meyvaların burukluğuyla korku karanlığı bozuyordu
döner sabahlara kadar harcanmış ufukta
ürkütücü tesellisiz kendi kendine sana telefonla gyula illyes'i okudum
diyecek yok ebû şükr'ün platin dişlerine alışılmış konyak boğazımda duruyordu
hotel marbeuf'de akşam saatlerine hattın en uzak ucunda çarçabuk viyana
ümit diye ne kalmışsa kırılmış dökülüyor
hem de nasıl çırpınarak
bir daha ölmek mi hürriyet adına
istersen prusya mavisi
ya boğazına bir kurşun sıkmak

en köylü bıyıklarıyle yaslı yaslı gülüyor


birinci sahifelerde imre nagy
acı birkaç budapeşte sokak sokak
gözbebeğini çatlatan gri
karanlıkta bir lamba gibi kısılmak
kızgın yalnızlığından içeri

üç parmak derinliğinde rüzgâr gecesinin


ellerine meteor hürlükleri erguvanlar
kulaklarına bir keman aydınlığı derken
o cehennem dairesini çizmeye başlamak
sulu bir kar gözlüklerinin
kirli chagall camlarını değiştirirken
mavzer gibi sıkılayıp ümitsizliğini «hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir»
ölümünü bile bambaşka bir hayat gibi
iliklerine kadar yaşamak gece garlarında bekledim
tren
iliklerine kadar yaşamak tren
sonra bırak rıhtımlara döküldüm saçıldım
ne derse desin küstah radyolar gelmedin
asitli gülümsemesiyle kirleterek
yenilmişliğinin sincabi sabahını en gizli rüzgârları dinliyorum
ne söylerse söylesin yanoş kadar bir yerde benden konuşuluyor
sonra bırak biliyorum

hırsızlama konuşuluyor geceyarısı


kayıp cıgaraların korkak aydınlığında
cesetlere oturulmuş
konuşuluyor

belki mütareke'de tutsak istanbul'da


belki barselon'da savaş sonrası
kimbilir belki de
ağır bir kar kalabalığına durmuş
alman sosyal demokratlarının VIII'nci mitinginde
konuşuluyor
batı berlin'de
biliyorum
en gizli rüzgârları dinliyorum
paris'teki «tiryaki köpek» kahvesinde
chesterfield cıgaralarının düşmanı soğuk gözlü bir kadın
ellerimden tutan bir kadın her on beş dakikada bir
bütün yahudiler gibi yahudi
yurdundan uğramışlar gibi yabancı bütün
benden konuşuyor
38 senesinde yıldızların pırıltılı ağırlığı altında
biliyorum kerpiç duvarlar çatlarken
yalnız olmak
nihavent bir şarkı bekliyorum sensiz olmak
izmir'in işgal edildiği gün tadına bir kavak gibi tekbaşına varıp gökyüzünün
ıslıksız dudaklarımdan alıp götürdüğün tekbaşına dokunmak kelebek kanatlarına
hangi sırılsıklam marşandiz katarıyla kim bilir beni senden alıp dağıtıyor
hangi ingiliz devriyesinden kaçırarak senden alıp başkalarına dağıtıyor beni
kuvayı milliye çetelerine götürdüğün büsbütün
o nihavent şarkıyı bekliyorum
biraz şuh işte bak
biraz mahzun siyasî polisin kapısında buluyorlar
biraz çıplak badajoz'da buluyorlar beni
benden konuşuyor o şarkı ispanya'da
biliyorum damarlarım açılmış
gözlerim birbirinden uzak
acı bir tütün gibi yakıyor genzimi kendimi hep milano'da hesaplıyorum
senden uzak olmak ıslak duvarlarında bütün
akşamları dağdan sonbahar bulutları götürüyor bütün yorgun duvarlarında milano'nun
bedevi sonbahar bulutları alıp götürüyor uykularıma giren bir afiş
iki yorgun yaprak diye gözlerimi balta ve mızrak
karanlığı karşılamak en gizli kulaklarımda italyanca bir türkü var
sulanmış toprak bir avluda - …mia bambina dolce mia bambina
pembe ve mor yenik badajoz'da birkaç kere ölü sonbahar
ve bir genç kız yüzü kadar dinlendirici en kullanılmadık bulut gölgelerinin altına
gecesafalarıyla beraber ümitlerini düğümleyip eğilmiş
karanlığı sensiz karşılamak toledo'lu milisler
açık deniz uğultuları kızgın namlularını rüzgâra tutup
çocuk şiirleri ve mapusâne türküleriyle yine benden konuşuyorlar
dolduruyor içimi yakın ve fevkalâde iyimser
bir yağmur halinde giriyorum bir bakıma boydan boya kırılmış şarkılar
uykularına budapeşte radyosu susmuş
fabrikaların isli duvarlarında petöfi'nin mısraları
işte bak sımsıcak
eflâtun bir karanlık çektiler üstüme ufacık kan gülüşmeleri duyuluyor
kilitlediler yenik bir sessizliğin arkasından
dişlerim ayrılmıyor birbirinden tankların o küstah öksürükleri
dilsiz bir gestapo hücresindeyim en uzak içlerime tuna'nın aydınlığı vurmuş
onbeş dakika sonra yirmidört saat dolacak bir bulvarda yanyana mitralyöze gidiyorlar
ben erna baumgartner değil miyim fakülteli kızlar
heidelberg üniversitesi'nden savrularak
sesi daima bir parça dumanlı bir ihtiyar sosyalist sendikacı
dudakları daima bir parça ıslak sorgusu biter bitmez geceleyin kurşuna diziliyor
iki demir çocuk hitlerci gençler birliği'nden gülümsemesi açık bir yara gibi acı
ele vermediler mi beni utandırıcı
(hem birisi konrad hürriyet gibi gözünde pırıl pırıl
kardeşim gibi sevdiğim hâlâ çatlamış gözlükleri
hani boksör schmeling'e hayran
otomobil markalarına meraklı) bir gece sabaha karşı
şimdi o müthiş dakikayı yaşıyorum aklımdan en kilitli kapılarım açılacak
üniversitenin büyük kapısına yağmur yağıyor yalnızlığımdan çıkıp gideceğim
onlar meydanda toplanmış heine'yi yakıyorlar ne sensiz kalırsam korkusu
ben trençkotumu unutmuşum ne kitaplarda okuyup altını çizdiklerim
otobüs durağına koşuyorum ne alkol tutabilecek beni
ne ölüm telâşı
işte bak
budapeşte'de durgun soğumuş gözlerimle unutulmuşum bir gece sabaha karşı
en uzak içlerime bir rüzgâr dağılıyor kırık bir kuş çırpıntısı yaprakların üstünde
bu bir bakıma kahrolmuşluğum en küçük su
dört bir taraflara yelkenler halinde açılmış
en büyük sedalar
bir değil ben artık birkaç kişiyim
bir vakit paris'te jean jaures'in kürsüsünde
bir vakit makina başında kuvayı milliye telgrafçısı
madrid'de bir akşam üstü arriba frente popular
bir akşam üstü sofya'da çervenkof tarafından asılmış
sosyal demokrat bulgar gazetecisi
bir değil ben artık birkaç kişiyim
belki juarez'im meksika'da güneşin tuzunu yalıyorum
belki de namık kemal osmanlı sürgününde
habib burgiba diye bir limanda yakalanıyorum
bükreş'te matbaamı dağıtıyor demir muhafızlar
kalküta'da kongre partisi sekreteriyim
hürriyet sokağında isimsiz bir mezar

bir gece sabaha karşı


dehşetini birden kaybedecek gelmeyişin
ıslığımın tadında bir değişme
iç tartışmalarımda büsbütün başka bir tutum
büsbütün başka kıvılcımlar
ve en padişah korkulara direnebilen
yepyeni bir mustafa kemal davranışı