Anda di halaman 1dari 184

TÂHİR ÜL MEVLEVİ

EDEBİYAT
lügati

ENDERUN KİTABEYİ
TAHİR'OL - MEVLEVİ

EDEBİYAT
lü g a ti

Neşre hazırlayan :
Kemâl Edib KÜRKÇÜOĞLL

ENDERUN KİTABEVİ
İSTANBUL - 1 9 9 4
Enderun Y ay ın ları: 3

ENDERUN KİTABEVİ
B eyazsaray No : 4 6
B eyazıt - İSTANBUL
Tel : 0 .2 1 2 5 1 8 2 6 6 3
0 .2 1 2 5 1 8 2 6 0 9

BASKI VE CİLT
FATİH OFSET TEL :0 .2 1 2 5 01 2 8 23
İSTANBUL - ARALIK 1994
Enderûn Kitabevi, Üstâd T â h i r -ül- M e v l e v i merhûmun, edebiy-
yâtımızın başlıca ıstılahlarım bir araya getiren şu emek mahsûlü eserini neşret­
mekle, bir eksikliği tamâmlamış ve öteden beri hissedilen bir boşluğu doldurmuş
oldu.
Baskıya verilmeden önce eserin, ince bir dikkatle M uhterem Fethi Sezaî
Türkm en Bey tarafından daktilo edilmiş metniyle, rahmetli üstâdm kaleminden
çıkmış olan aslının her ihtimâle karşı gözden geçirilmesi âcizlerinden istendi.
Gösterilen güvenden dolayı kendilerine şükrânlarımı sunmayı, ödenmesi gerekli
bir borç sayarım.
Eserin çok kısa bir hulâsası 1937 de Edebiyat Lügati adiyle intişâr etmişse
de aslına nazaran hem m uhtasardır, hem çok eksiktir; zâten mevcûdu da kalm a­
mıştır. Onu yeniden bastırmaktansa bunu bir kenarda unutulmaktan, zamanla
zıyâa uğramaktan kurtarıp ilim âlemine, bilhâssa genç edebiyyât tedkıkçilerine
kazandırmak, elbette bir hizmet, hem de gün geçirmeden yerine getirilmesi lü-
zûmlu bir hizmet olacaktı; Enderûncular, bu lüzûmlu hizmette bulunmayı, böy-
lece büyük bir ihtiyâcı gidermeyi gaye edindiler. Gayretleri takdire şâyân, him ­
metleri bî-pâyândır.
Burada, bir noktayı belirtmek isterim :
Sosyologlar, « M i l l e t * mefhûmunu, türlü türlü açıklarlar. Bu açık­
lamaları sıralıyacak, onların tahliline girişecek değilim. Şu kadarım söyliyeceğim
ve «M illet: diğer vasıflarıyle birlikte, edebiyyâtı da bulunan bir topluluktur.» di­
yeceğim. Edebiyyâttan mahrûm bir topluluk, sayı çokluğuna sâhib de olsa, yine
millet sayılamaz. O, ancak ve ancak bir yığındır; aslâ millet değildir. Türk Mil­
leti, elbette millettir; çünki, derinliğine köklü, genişliğine engin bir edebiyyâtı
vardır. Destanlar devrinden kalma edebiyyâtı, Kütlelere mâl olma edebiyyâtı, Üç
Kıt’a hâkimiyyetine dayanma edebiyyâtı, Batı kültüründen ilham alma edebiy-
yâtı, Millî ruhtan doğma edebiyyâtı...
Eserde bu edebiyyât bölümlerinin, bilhâssa Kütlelere mâl olma edebiyyâtı
dediğimiz Halk Edebiyyâtı’mızın, Uç K ıt’a hâkimiyyetine dayanma edebiyyâtı
söziyle andığımız Dîvân Edebiyyâtı’mızm başlıca ıstılâhları birer birer ele alın­
mış, muhtelif eserlerde sözü edilen açıklamalar, ciddî sûrette toplanıp sıralan­
mıştır. Eksikleri hemen hemen yok denecek kadar azdır; onlar da erbâbına yö­
neltilmiş birkaç niyâzdır.
G

Muallim N â c î ’nin Istılâhât-i Edebiyycsi ve Arûz Nümûncsi, Manastırlı


R i f ’ a t ’in M ecâmi’-ül-Edebi, Recâîzâde E k r e m ’in T a’lîm-i Edebiyyâtı,
Nâmık Kemâlzâde A l i E k r e m B o l a y ı r ’ın Nazariyyât-i Edebiyye
Dersleri, Diyarbekirli S a î d P aşa’nın Mîzân-ül-Edebi, Adanalı A b d ü n -
n â f i ’ Efendi’nin Mutavvel Tercem esi... gibi eserlerde Dîvân Edebiyyâtımı-
zın ıstılâhlarından bir kısmı üzerinde vaktiyle durulmuş ise de bunlardan çoğunun
alfabetik bir sıralamaya göre tertîblenmemiş olmaları, bilhassa eski harflerle ya­
zılmış bulunmaları, bugünkü neslin lâyıkıyle istifâde etmelerini güçleştirmekte,
hattâ imkânsız hâle getirmektedir. Bu vâdîde yeni harflerle basılmış bir takım
eserler yok değilse de bunlar ihtiyâca cevâb vermekten uzaktır. Rahmetli T â -
h i r -ül- M e v l e v i Üstâdımız, çok uzun sürdüğü anlaşılan çalışmalarıyle
ve derin bir vukufla bu ıstılâhları sıralamış, yukarıda adlarını verdiğimiz kaynak­
ların eksiklerini de mümkin olduğu nisbette tamâmlamıştır. Istılâhların belki bir
kısmı, A rab Edebiyyâtiyle Fars Edebiyyâtına âid olup bizde az duyulan, mahdûd
mütehassislarca bilinen şeylerdir. Bunlara da temâs edilmiş olması, eserin ehem­
miyetini artırm aktadır. Bunu, ondan daha iyi yapabilecek kimseler hemen hemen
yok gibiydi. Çünki Hazret, Mevlevîlikten, İstanbul’un bir san’at ve edebiyyât
muhiti olan Yeni Kapı Mevlevîhanesi’nden de feyz almış, ilim ve irfân havâsı
içinde ömür sürmüş, kendini ilme vermiş, sayılı zâtlarla hemhal olmuş bir insân-
dı. Alimdi, ârifti, edîbdi, şâirdi. Farsça ve Arabcaya hakkıyle vâkıftı; Fransızcaya
da âşinâ idi.
Onun hayât hikâyesini, kendinden dinliyelim :

Tâhir Olgun’un kendi kalem iyle


terceme-i hâli

H icri 1 2 9 4 R em a za n ın ın beşinci, M ilâdi 1 8 7 7 E ylül’ünün 13 üncü Perşem be


günü, A ksa ra y civarında M ollâ G ürâni m ahallesinin M ehter sokağında 3 num a­
ralı evde doğm uşum . P ederim , H acı S afvet B ey, onun pederi A h m e d E fendi,
onun pederi M ustafa R e şid Ağa"dır, üçü de M erkez E fen d i m ezarlığında m ed ­
yun idiler. B unlardan en son defn edileni babam idi k i 60 sene evvel ölm üş ve
oraya göm ülm üştü. B elediyenin M ezarlıklar M üdürlüğü, kiraları (!) verilm em iş
diye taşlarını kaldırtm ış olduğundan kabirleri kayıp olm uştur.
M ollâ G ürâni m ahallesinde H ekim başı Ö m er E fen d i’nin yaptırtm ış olduğu
Sebyân m ekteb in d e, G ülhâne R ü şd iye-i A skeriyesinde v e Seraskerilik m akam ı
kalem lerinin m ahreci bulunan M en şe’-i K ü ttâ b -i A skeriye’d e o ku d u m . 1308
(1892) H aziran’ında Serasker K apısının Piyade D airesi Üçüncü Şubesine 8 0 k u ­
ruş m aaşla çırağ edildim ; sonra aylığım 140 kuruşa çıktı.
K alem e devam ile beraber Fatih C am ii Başim am ı F ilibeli m erhum R â sim
7

Efendi'nin ve M esnevîhân Selânikli M eh m ed E s ’ad D ede E fe n d i m erhûm un ders­


lerine gittim ve D ede E fen d i’d en M esnevihânlık icazetnam esi aldım . Sonra üstâd
m erhum la beraber H icaz’a gittim . H a c’den avdetim de vazifem den istifa ettim .
Y enikapı M evlevihanesinde çilleye soyunup üç sene hizm ette bulundum . Çilleyi
çıkardıktan sonra K on ya ’ya gittim . D önüşüm de evvelâ B a yezid’de, sonra Bab-ı
âlî caddesinde bir kütüphane açtım . M ir’ât-ı M evlânâ isimli, m a n zu m risâlemi
bastırdım. K itapçı m ü teveffâ K arabet E fen d i’nin sahip bulunduğu R esim li G aze-
te’yi bir nüsha çıkardım . İşittiğim e göre M alûm atçı Baba Tahir ile Sürûrı Paşa -
zâde N a zif Sürûrı, h a kkım d a bir jurnal verm işler v e : aBu adam , Y en ika p ı T e k ­
kesine m ensubtur, V eliahd R eşa d E fen d i d e oranın dervişıdi'; onun için propa­
ganda yapm ak m aksadiyle R esim li G azete’y i çıkarıyor t> dem işler. G azete bâ-
irâde tatil edildi. B en de Z a b tiye N azırı Ş e fik Paşa tarafından celb V e isticvab
olundum . M ucib-i töhm et bir hareketim görülm ediği için serbest bırakıldım . B u n ­
ların tafsilâtı m atbu «Şeyh Celâleddin m erhum d risalesiyle aM atbûât  le m in d e k i
H ayatım* unvanlı basılm am ış eserim de yazılıdır.
A r tık gazetecilik ve kitabcılık etm eye im kân görem ediğim den kütüphaneyi
kapatmağa m ecbur oldum .
Sonra O rm an ve M aâdin N ezâreti M uhâsebesinin D efter-i K ebîr kalem ine
bilim tihan 3 7 0 kuruş m aaşla girdim . D erece derece terakki ederek R uhsatnam eli
M aâdin B aşkâtibi, T evhîd-i M übayeât K om isyo nu Tahrirat M üm eyyiz-i E vveli,
Ticâret ve Ziraat N ezareti İktisa d H e y e ti ve K alem -i M ahsus B aşkâtibi oldum .
Cem al B e y ’in Nazırlığı sırasında azledildim . A zlim d e n iki gün sonra E ncüm en-i
N ezaret tarafından cevaz-ı istihdam ım a karar verildi. A zlim in sebebine gelince
Şeyh-ül-lslâm Sabri E fen d i ve arkadaşları tarafından nTeâli-i İslâm C e m iye ti »
nam ına ve A n a d o lu ’d a ki H areket-i M iU iyye aleyhine yazılm ış bir risalenin ce­
m iyet tarafından kabul edilip m ühürlenm esine m âni’ oluşum idi.
Daha sonra  li Satış K o m isyo n u ’na B aşkâtip, bâdehû Ticaret ve Z iraat N e ­
zaretinin Sicil K alem ine M ü m eyyiz oldum , oradan M aâdin K alem i Ferm anlı M a ­
âdin M üm eyyizliğine nakledildim . İstanbul’da ki dairelerin ilgası üzerine faal m e ­
m ur olarak üç ay vazifem de istihdam edildim . Sonra m azuliyet maaşı tahsis olun­
du ve İsparta M aâdin m em urluğu ile K eçiborlu’daki Fabrika M üdürlüğü teklif
edildi. G itm edim . Ç ü n kü İstanbul’d a k i D arülhilâfe M edreseleriyle M edreset-ül-
K uzât ve M edreset-ül-V âizîn’de, bir de D arüşşafaka’da derslerim vardı.
T eklif edilen m em u riyetten istinkâfım üzerine m azuliyet m aaşım kesildi. İs­
tanbul’da açılan İm a m ve H atip M ektebine E debiyat, H itabet ve ln şâ d m uallim i
oldum . B ir sene sonra bir m üdür, onbeş m uallim olm ak üzere azledildik. A z li­
m izin sebebi M ektep M üdürü H ilm i E fen d i’nin yazdırm ış olduğu bir m azbata
idi. B u m azbata m ekteb in llâ h iya t F akültesi’ne m ahreç olm ak üzere L ise dere­
cesine çıkarılm ası tem ennisine dairdi. E n cü m en i M uallim inde o ku n a n bu m a z­
bata tadil edildi ve beyazı üzerinde tashih yapılıp gönderildi.
O vakit Saraçoğlu Ş ü krü B e y M aarif V e k ili idi. T ek lifi m u v a fık bularak
M illet M eclisi’nde İm a m ve H atip M e k te b i’ni llâhiyat F akültesi’ne m ahreç ya ­
8

pacağını söyledi. O F akü lte m üderrislerinden Ş em seddin B ey m ektebe geldi.


B ütçeye tahsisat konuluncaya kadar ilâve olunacak dersleri m eccânen okutaca­
ğım ıza dair bizd en söz aldı.
M a zb a ta m ız vekâlette kaybolduğu için ikinci bir nüshası istenilm işti. M e k ­
tebin kâ tib i de m azbata suretini tashih edilm iş ve m üsvedde halini alm ış olan
kâğıddan değil, e ski m üsveddesinden tebyiz etm iş, yeni m üdür m ührünü basmış,
m uallim ler de m asa üstünde duran ve m üdür tarafından m ühürlenm iş bulunan o
kâğıdı im zalam ış. M azbata sureti M a a rife gidince orada kıyam et kopm uş, İm am
ve H a tip M ek teb i m üdürii ile m uallim leri vekâleti tahkir etm işler diye hep bir­
d en a zb lu n m u şu z.
M üdür, işi d ü ze ltm e k üzere A n k a ra ’ya gitti. Orada o m azbatayı niçin yaz­
dığı sorulm uş. O m übarek de ken d in i kurtarm ak için ben yazm adım , Tahir-ül-
M evlevî yazdı dem iş. H a lb u ki o v a k itk i m uallim lerle m ektep kâtibinin de bildiği
veçhile o nu ya zm ış değildim . B aşka biri yazm ıştı k i o başkası ben değildim.
O esnada şapka m es’elesi dolayısiyle birçok kim se istiklâl M ahkem esi’ne
sevkediliyordu. K a nunda vâizlerin sarık sarabileceğine mesağ olduğu için 'b e n de
D iyanet tşleri R iyasetine m üracaatle sarık sarm ağa izin istedim . Verilen müsaade
üzerine başım a sarık sardım . Ç ü n k ü F atih’te haftada bir d e f’a olm ak üzere M es­
nevi o ku tu yo rd u m . B iz im sarık nazarı d ik k a ti celbetm iş olacak ki, bir akşam
benden evvel evim e girip b ekliyen polisler tarafından A tm e yd a m 'n d a ki A h m ed iye
polis m e v k iin e götürüldüm . O nbeş gün orada, üç gün de polis M üdüriyetinde
nezaret altında ka ld ıkta n sonra A n k a ra ’ya götürüldüm . M erhum Suud-ül-M evlevî
ile m uharrir Ö m er R iz a B e y de beraberdi. A n k a ra H apishanesinde bir buçuk
a y ka ld ıkta n sonra beraet kazandım ve İsta nb ul’a döndüm .
D arüşşafaka’d a ki se k izy ü z kuruş ders m aaşım dan başka bir yerden bir ge­
lirim y o k tu . Binaenaleyh 150 ku ru ş yevm iye ile D efterhanedeki K u yu d Kalem ine
girdim . Ç alışm am takdire şayan görüldüğü için M üdiri U m um i Hacı Selâhaddin
B ey m erhum , beni m ü m e y y iz ya p m a k istem iş, fa ka t V ekâletçe diğer arkadaşlara
verilen cevaz-i istihdam kararı nasılsa benden esirgenmiş olduğu için yapam a­
m ış. Sonra M e b u s ve şair H alil N ih a d B e y ’in tavassudiyle bir cevaz-i istihdam
kararı alabildim . B un d a n dolayı m uhterem üstadı m innetle anarım.
B u n u n üzerine A s k e fî L iseler M üfettişliğine m üracaatta bulundum ve M al­
tepe A sk e ri L isesin e E d eb iya t m uallim i tayin olundum . İk i sene orada ders o k u t­
tu kta n sonra K u leli A sk e rî L isesin e terfian nakledildim . O n sene de orada va­
zife ifa ed erek m e k te b in K o n ya ’y a nakli sırasında ayrıldım .
O esnada B eşikta ş'ta ki M u sik i Y a tı M ektebine T ürkçe Hocası olm uştum .
H a k R a h m et etsin, M e h m e d A li A y n î B ey'in bizzat gelip teklifi ve inhâsı üze­
rine İsta n b u l K ütüphaneleri T asnîf K om isyon una evvelâ K âtip, sonra A z a ol­
d u m . A za lık dolayısiyle yatı m e k te b i m uallim liğinden istifa ettim . İstanbul k ü ­
tüphanelerinde Y a zm a D ivanı bulunan 12. — 16. asır şairleriyle eserlerine dair
hazırladığım Katalog, B akanlıkça takdir edilerek bastırıldı. H alâ orada bulunu­
yor ve gücüm yettiği kadar çalışıyorum .
9

Hocalık ettiğim Mektep ve Medreseler :

M uallim liğe intisâbım 1 3 1 9 (1903) senesindedir. İlk defa Bürtıan-i T erak­


ki ve R eh n ü m â -yi F üyûzât nam ındaki husûsî m ekteplerde Farisî ve İkincisinde
aynı zam anda İslâm Tarihi okuttum .
D ârüşşafaka’ya 3 6 sene h izm e t ederek Tarih-i İslâm , Usûl-i Tahrîr ve E d e ­
biyat dersleri verdim . Sonra yaşlanm ış ve kulakları ağırlaşmış diye çıkarıldım .
U zun seneler hizm etim in m ükâfatı o lm a k üzere bana ikrâm iye kabilinden dört -
yüz Hra verildi. F akat ben bu parayı iade ettim .
M edreset-ül-K uzât’ta R esm î K itabet, M edreset-ül-V âizin’d e Siyer-i N ebî, Dâ-
rülhilâfe M edreselerinde Tarih ve E debiyat o ku ttu m . M altepe ve K uleli A sk e rî
Liselerinde E debiyat ve M u sik i Y a tı M ektebin de T ürkçe tedris ettim . B u m ü ­
nasebetle talebem in sayısı binleri aşm ış ve ekserisi y ü k se k m evkilere ulaşm ıştır.
Bıraktığı evrâk arasında zuhûr eden ve eskilerin tâbiriyle «metrûkât-i kale-
miyye»sinden olan Hâl Tercemesi, övünmekten uzak, tam bir tevâzu örneğidir.
Böyle bir zâta sâhib bulunduğumuzdan dolayı övünmek de, fakat kadrini yeteri
kadar bilmediğimiz için dövünmek de bize düşer.
Neşredilen ve neşredilmemiş olan eserlerinin aşağıdaki listesine bir göz at­
tıktan sonra nasıl övünmiyelim ve nasıl dövünmiyelim?

BASILMIŞ ESERLERİ

1. Amuzgâr-i Fârisi
2. Bâkî’ye Dâir, İstanbul, 1938
3. Cengiz ve Hülâgû Mezâlimi, İstanbul, 1322
4. Destâvîz-i Fârisî-hânân
5. Dîvançe-i Tâhir, Dersaadet, 1318
6. Edebiyat lügati, İstanbul, 1936
7. Efgan Emiri Abdurrahm an H an
8. Fuzûlî’ye Dâir, İstanbul, 1936
9. Hind ihtilâli
10. Hind Masalları
11. Hind’in Moğol Hükümdarları ve N âdir Şah, Trabzon, 1329
12. Hz. Peygamber’in Hayatı, İstanbul, 1971
13. Hazret-i Peygamber ve Zamanı, İstanbul, 1339
14. insanlığın Büyük ö nderi Resûl-i A’zam Hz. M uham m ed’in (S.A.) H âl T er­
cümesi, İstanbul, 1964
15. Islâm Askerine
16. Islâm Medreseleri Talebesine Tarih Hülâsaları
17. Germiyanlı Şeyhî Harnâmesi, Giresun
18. Manzum Bir M uhtıra, İstanbul, 1931
19. Mesnevi Dersleri C. I, İstanbul, 1949
10

20. Mesnevî’nin E n Son M u’terizine


21. Mesnevî’nin Eski ve Yeni M u’terizleri
22. Mesnevî’nin Yeni M u’terizine 2. Cevap, İstanbul, 1947
23. M irât-ı Hz. Mevlânâ, İstanbul, 1315
24. M üslümanlıkta İbâdet Tarihi,

1. Baskı, İstanbul, 1946-1947


2. Baskı, İstanbul, 1963
25. Nevî’ ve Sûriye Kasidesi, İstanbul, 1937
26. X II-X V I. A sır Şairlerinin Divanları Katalogu
27. Şeyh Celâleddin Efendi Merhum
28. Şeyh Sa’di’nin Bir Sergüzeşti, İstanbul, 1327
29. Şeyh Şâmil’in Gazavâtı
30. Şügûfe-i Bahâristan
31. Tarih-i Islâm Sahâifinden, Dersaadet, 1326
32. Tedrîsât-ı Edebiyeden Nazım ve Eşkâl-i Nazım, Dersaadet, 1329
33. Teşebbüs-i Şahsî, İstanbul, 1330

B A S IL M A M IŞ E S E R L E R İ

1. Tefsîr-i Hüseynî Tercümesi (Natamam)


2. Siyer-i Peygamberi (Bedr Gazâsına kadar yazılmıştır.)
3. Târîh-i Enbiyâ
4. Asr-ı Saâdetde Müslümanlığın Medeniyyete Hizmetleri
5. Şâir Giritli Ali iffet Merhum
6. Kam erî Aylara D âir M alûm at
7. Büyüklerimizden Bâzı Zevât
8. Tercümelerim (Farsça ve Arabcadan)
9. M anzum Bir M uhtıranın Zeyli
10. M atbûât Âlemindeki Hayâtım
11. Nedim ’in Köşk Kasidesi ve Şerhi
12. Sünbülzâde V ehbî’nin Bir Kasîdesi ve Şerhi
13. Ibn-i Kemâl’in Selîm-i Evvel Mersiyesi ve Şerhi
14. Bursalı Gazali
15. iki M ektup ve Sürûrî ile Gubârî
16. B âkî’nin Kanûnî Mersiyesi ve Şerhi
17. B âkî’nin Sünbiil Kasîdesi ve Şerhi
18. Y ahyâ Bey’ Şehzâde M ustafâ Mersiyesi ve Şerhi
19. N ef’î’nin Hotin Kasîdesi ve Şerhi
20. Şeıîf Sabri’nin Ebû Saîd Kasîdesi ve Şerhi
21. Fuzûlî’nin Bağdâd Kasîdesi ve Şerhi
22. Fuzûlî’nin Şikâyetnamesi ve Şerhi
23. Kudemâ-yi Mevleviyye
11

24. Veliyüddîn Oğlu Ahmed Paşa Dîvânının Nesre Çevrilişi


25. Dîvân-i Tâhir-ül-Mevlevî (İkinci Dîvân)
26. Dîvânçe-i Fârisî-i Tâhir.

Bu eserlerden başka, Mahfil, Beyânülhak, Sırât-ı Müstakîm, Sebîlürreşâd


mecmûaları ile en son olarak «Islâmm Nuru® mecmuasında dînî, târihî, edebî
bir çok makale yazmıştır.
Eserleriyle, bilhassa şiirleriyle daha evvel âşinâ olduğum hâlde ben, İstan­
bul Dâr-ül-Muallimîn-i Âliye’sini (Öğretmen Okulu’nu) bitireceğim sırada onu
1340 (m. 1924) yılında şahsen tanımak, ellerini öpmek ve hattâ bir edebiyyât
merâklısı ve şiir heveslisi olarak, hemşehrim büyük şâir N â b î ’nin :
Sakın terk-i edebden k û y -i M a h bûb-i H udâdır bu
N azar-gâh-i İlâhîdir, M a ka m -i M ustafâdır bu
beytiyle başlıyan N a’t-i Şerifine olan ilk tahmisimi kendisine takdîm etmek bah­
tiyarlığına erdim ve o günlerde neşr etmekte bulunduğu Mahfil mecmûasına k a­
bul buyurması şeklinde de iltifâtlarını gördüm. D aha sonraları, Galib Dede’nin,
Mahfil neşriyyâtı arasında çıkan Hüsn ü Aşk’mın m etni üzerindeki tereddüdle-
rime ve Dede merhumun N âbî’ye olan taarruzları husûsundaki taaccüblerime
dâir karşılıklı mektûblaşmalarımız da oldu. Hazırladıkları İstanbul K ütübhâne-
leri Türkçe Dîvânlar Kataloğu’nun M aârif Vekâleti tarafından yayımlanması sı­
rasında bazı şâirler hakkm daki mülâhazalarım a değer vermek lûtfunu fakîrden
esirgemedi.
Tanıdığım ilim ve irfân erleri, edebiyyât uluları arasında Üstâd T â h i r
-ül- M e v l e v î Bey m erhûmun gönlümde m üstesna bir yeri vardır. K en­
dini burada derin hürmetle, bu eseri hazırladıkları için minnetle, çile-keş ruhu­
nu rahmetle anarken, Enderûn Kitabevi’nin onun intişâr etmemiş veya intişâr
edip mevcûdları tükenmiş eserlerine de himmet elini uzatacağını um ar, bu de­
ğerli eseri,- edebiyyât m erâklılarına tavsiye etmekten ayrıca zevk duyarım.
K em âl E dîb K Ü R K Ç Ü O Ğ L U
MUKADDİME

«Edebiyat Istılâhları* ünvaniyle topladığım şu kitab, o ıstılâhları topluca


bir yerde bulundurm ak ve ne demek olduklarım, m üracaat edeceklere anlatmak
için yazılmıştır.
Benden evvel Muallim N â c î merhum da aynı emel ve hemen aynı ün-
van ile «Istılahat-ı-edebiyye asini meydana koymuştu. Vukuf ve iktidarı benimle
nisbet kabul etmiyecek derecede yüksek olan Muallim’in eseri varken benim
de o yolda sahifeler karalayışımı, belki haddini bilmemek telâkki edeceklcr bu­
lunur. O gibileri su-i-zanne düşmekten, kendimi de had-naşinaslık töhmetinden
kurtarm ak için derim k i :
Şu kitabda izahlarına çalıştığım ıstılâhlar, beklenmedik bir mecburiyetle
toplanılmış ve bir deftere yazılmıştı. Sonra o mecburiyet ortadan kalktığı için
o defterin lüzumu kalmadı. F akat hayli bir emekle doldurulmuş olduğu için yır­
tıp atmaya kıyamadım. M ânâlarını anlatm ak suretiyle edebî bir lügatçe (sözlük)
haline getirmek istedim ve bunun için de gücüm yettiği kadar çalıştım. Epeyice
bir uğraşmanın mahsulü olduğunu ve gözden geçireceklere az-çok faydası doku­
nacağını inkâr edemem. Bununla beraber mükemmel olduğu iddiasında da bulu­
namam. Zâten «Kemal-i-mutlak* beşer ferdlerinden kime nasib olmuştur ki?..
Eserimin edebiyat m eraklılarına edeceği hizmet, hece sırasiyle yazılmış ve
açık bir dille izah edilmiş olduğu için aranılan ıstılâhların kolayca bulunması
ve yorulmadan anlaşılması olacaktır.
Bir de içindeki ıstılâhlar, emsali kitablardan fazla olduğu gibi şimdiye kadar
hiç bahs edilmeyen tâbirleri de ihtiva ve tefsir eylemesidir.
Nâçiz yazılarımla memleket evlâdına bir şey öğretebilirsem, kendimi vatan
ve milletime olan şükran borçlarımı kısmen ödemiş sayarım. Zahmetimin mükâ­
fatını ise ancak Allah’ın kerem ve rahm etinden beklerim.
5 R a m a za n 1354 ve 1 K ânun-ı-evvel (A ralık) 1935
T Â H t R O L G U N

Mukaddimede «Şu kitabda izahlarına çalışdığım ıstılâhlar, bir mecburiyetle


toplanılmış ve Llı deftere yazılmıştı» demiştim. Bu «beklenmedik mecburiyet*!
şurada izah etmek istiyorum.
1934 yılının başlangıcında M aarif Vekâleti’nce bir «Edebiyat Lügati* yaz­
dırılmak istenilmiş ve tahririne mülga Darülfünun müderrislerinden A li E k ­
re m (Bolayır) ve F e r i d (Kam) Beyler memur edilmiş.'
13

F e r i d Bey, mâziret gösterdiği, E k r e m Bey de yalnız başına bu


işi bitiremeyeceği için şâir H ü s e y i n S i r e t Bey’e m üracaatla refakat
teklifinde bulunmuş. S i r e t Bey beni ve S ü û d -ül- M e v l e v i Bey’i
tavsiye ile kendini kurtarmış.
E k r e m Bey, benim kifayetimi muvafık bulmakla beraber Hükümetçe
mimli olup olmadığımı, gerek H ü s e y i n S i r e t Bey, gerek şâir ve
meb’us H a l i l N i h a d (Boztepe) Bey’den sormuş. H er ikisi de ikimiz
hakkında hüsn-i-şehadet etmişler. Bunun üzerine E k r e m Bey Millet Kü-
tübhanesi’ne gitmiş, orada memur bulunan şâir ve hattat S ü û d Bey’le gö­
rüşmüş. S ü û d Bey, boş bulunmuş olacak ki, kendi kabul ettiği gibi benim
tarafımdan da muvafakat cevabı vermiş.
E k r e m Bey, F e r i d Bey’in maziretinden bahisle onun yerine be­
nim ve S ü û d Bey’in memur edilmesini Maarif Vekâletine yazmış. Millî T a­
lim ve Terbiye Dairesi ifadesiyle M aarif Vekâleti’nden bana gönderilen 8 /1 /1 9 3 4
tarihli ve 179 sayılı yazıda şöyle deniliyordu :
T â h i r B ey
K uleli A sk e rî L isesi E debiyat M uallim i
İstanbul

M ülga D arülfünun M üderrislerinden A l i E k r e m ve F e r i d


B eyler tarafından vücuda getirilecek lügat işinde sizin de m esainizden istifade
edilm esi m u va fık görülm üştür. M um a ileyh A l i E k r e m B e y ’le tem as ede­
rek lügatin bir an evvel vücuda gelm esine h im m et buyurm anızı reca ederim efen ­
dim .
M aarif V ek ili
H i k m e t (Bayur)

Bu emir üzerine E k r e m Bey’le görüştüm. Lâkin bizden istenilen şey


hakkında benimle Reis Bey’in anlayışı arasında fark vardı. Benim anladığıma
göre Vekâletin istediği : Divan şâirlerinin kullandığı tabirler ile yaptıkları telmih­
lerin izahı idi. E k r e m Bey ise lügat kitablarından kelime intihabı suretiyle
bir eser vücuda getirilmesi re’yinde bulunuyordu. H attâ H ü s e y i n Kâzım
Bey’in Büyük Türk lügati’nden alınmak üzere «â» edatının bilmem kaç türlü
mânâsını yazmıştı.
Ben, fikrimi söyledim ve «Divanlardan taram a yapalım, bulduğumuz tabir­
leri, bulundukları beytler ile birer kâğıda yazalım. Sonra onları tasnif ve izah
edelim» dedim. Bunun üzerine o, «Vekâlet acele ediyor. Nümune olarak 2-3 for­
malık yazı gönderelim de sonra öyle yaparız» cevabını verdi. Düşüncemi tevsik
için şu tezkireyi de kendisine yolladım :
Edib-i-necib A li E k r e m B eyefendiye
Ü stâd-ı-m uhterem im E fen d im ,
Taraf-ı-âlinizden yazılacak E debiyat L ü g a ti’ne abd-i-âcizin de h izm ette b u ­
14

lunm ası M aarif V ekâlet-i-celilesinden aldığım bir eınirnâm ede irade buyurulu­
yor ve istenilen eserin bir an evvel vücuda getirilm esi ihtar ediliyordu.
M ülâkat-ı-aliyenizle teşerrüfüm ve nam -ı-vâlânıza gelen tahriratı kıraatim
üzerine lügatin şiim ulû derecesine dair âcizinizde bir tereddüd husule geldi. Ş e ­
ref vârid olan tahrirattaki m isallerden benim anlayışım a göre istenilen kitabın
b ütün edebî ıstılahlarla Şark E debiyatında geçen tabir ve telmihlerin izahını m u h ­
tevi olm ası lâzım geliyor. B öyle m ua zza m ve m uhaccem (hacimli) bir eserin az
va k it içinde bitirilm esinin em ir buyurulm ası ise zehâb-ı-kem teranem in (düşünce­
lerim in) doğru olm adığını anlatıyor. Ç ü n ki o gibi tabir ve telm ihatların şevahi-
diyle (edebî tanıklarıyle) beraber toplanm ası için hiç değilse F u z u l î , B â -
kî , N e f ' î , N â b î , N' e d î m ve Şeyh G a l i b gibi en m eşhur
şâirlerin divanları, bunlardan başka Siyer-i-V eysî, H am se-i-N ergisi ve Şefiknâm e
m isilli en m â ru f m ensur m etinler taranm ak lâzım gelir ki, yalnız bu tarama am e-
liyesi ile bulunacak tabirlerin sıraya konulm ası epeyice bir zam ana teva kku f
eder.
B inaenaleyh çalışm aya başlam adan evvel m esâim izin hududunu öğrenmiş
o lm ak için V ekâlet-i-celileden bir istihzahta bulunsak sa’yim izin m atlûba daha
m u v a fık olacağını um u yo ru m . H er halde em r-ü-irade E fen d im izin d ir.t
E k r e m Bey şu tezkireye şifahî olarak eski cevabını tekrarladı. Yâni :
«Şimdilik 2-3 form a gönderelim de sonra öyle yaparız.» dedi.
Eski M edreset-ül-kuzat olan Darülfünun Kütübhanesi’nde bize toplanma yeri
olmak üzere bir oda gösterildi.
H aftada b ir iki gün toplanıyor ve Reis Bey’in fikrine göre yazdıklarımızı
orada okuyorduk. Devam itibâriyle muntazam çalışılmaya başlandığını görünce
F e r i d Bey de ara sıra geliyordu. F akat bir ictima’da verilen kararlar ertesi
toplanışta tebdil ediliyor, kararlaştırılanın değişmesi, yazılanların da değiştirilme­
sini gerektiriyordu.
Komisyonun kâtipliği vazifesini gören S ü û d Bey, beyaza çektiği kısım­
ları bilmem ki kaç defa değiştirerek yeniden yazmağa mecbur oluyordu. Şu ka­
rarsızlık içinde 1934 Mayıs’ına kadar tahammül edebildim. Nihayet 5 aylık ve
faydasız bir sa’yin yorgunluğu ile istifa ederek çekildim.
Bu hususta Komisyon Reisi A li E k r e m Bey’e gönderdiğim tezkire:
E dîb-i-necîb A li E k r e m B eyefendiye

Ü stâd-ı-m uhterem im efendim ,


Tavsiye-i-aliyeniz üzerine E debiyat L ügati K o m isyo n u ’na m em u r edilm iş, d e­
ğerim in fe v kin d e bir tevcih olan şu vazifeyi m ahza m aiyet-i-faziletinizde bulun­
m a k şerefini iktisab için ka b u l etm iştim .
L u tf-i-teveccü h ü n ü zü n şükranını fi’len gösterm ek m aksadiyle elim den geldi­
ği kadar çalıştım , aTaram as ve aFiş yapm an h a kkın d a ki teklifim in acâleten tak­
d im olunacak form alardan sonraki yazılara tatbik edileceği beyan buyurulm uştu.
15

4-5 aylık bir m ü d d et zarfında «Â n faslı bitti, yâ h u d taraf-ı-âlinizden ya zı­


lacak olan « Â Z d kısm iyle bitecek. M üsveddeler beyaza çekildi. B eya z tashih ve
tekrar tebyiz edildi. B ilm em kaçıncı beyaz üzerinde yeniden tadilât yapıldı. E pe-
yice bir em ekle m eydana getirilm iş sahife sahife yazılar yersiz, belki de v eh im ­
den doğm a sebebler dolayısiyle çizildi. K itab, — âm îyane tabiriyle — ku şa benze­
tildi. B u h a fta ki karara göre daha birçok satırların çıkarılm ası lâzım gelecek. B in-
netice, birkaç aylık uğraşm anın m ahsulü birkaç sahifeden ibaret kalacak. Onlarla
beraber yazanlar da her tarafça ve p e k h aklı olarak tezyife uğrayacak.
A b d-i-âciz, hasbeten lillâh (A lla h rizâsı için) hizm etdeıt çekinm ezsem de na­
file yere tezyife uğram ak da istem ediğim den — K ü ç ü k L ügat-i N âci kadar bile
m ü fid olam ayacak — böyle güdük ve kırp ık bir eserin — velev k i birkaç fo r­
masını o ls u n — tahriri şerefinden ke n d im i m ahrum etm eye karar verdim . B ina­
enaleyh tazim at ve tekrim atım la beraber istifa-yi kem terânem in kabulünü istir­
ham ve rüfekaryi kiram hazerâtına ta kd im -i ihtiram eylerim E fe n d im iz .»

6 M a yıs 1 9 3 4 Pazar.

M aarif Vekâlet-i Celîlesine takdim ettiğim istifaname :


M ülga D arülfünun m üderrislerinden F e r î d ve E k r e m Beylerin
yazdıkları E debiyat Lügat'ı’ne bendelerinin de yardım etm esi M a kam -ı âlilerinin
8 / 1 /1 9 3 4 tarihli ve M . T . T . /1 7 9 N o.Iu em irnâm esiyle irade buyuruhnuştu.
E k r e m B e y l’e görüşüp de V ekâ let-i C elîlenin şüm ullü bulunan arzusunu an­
layınca hiç olm azsa en m eşhur şâirlerin divanları taranılm ak suretiyle ve fiş y a ­
pılm ak üzere çalışılmasını teklif ettim . L ü g a tin tertibi hususunda V ekâ letin ace­
le ettiği ve h em en birkaç form a lık ya zın ın nüm un e olarak ta kd im i lâzım geldiği
yolunda cevab verildi. V erilen cevaba «şim d ilik » kaydiyle m u vafakat eden âciz­
leri, lügat kitablarından d erlem ek suretiyle bitirilen « A d faslındaki birçok keli­
m elerin lüzum suzluğuna karar verilerek ya zılm ışken çizildiğini ve aylardan beri
sarf edilen em eklerin boşuna gittiğini sonradan öğrendim . B u kararsızlık içinde
çalışm anın bir netice verem eyeceğini ve bilfarz bitirilm iş olsa bile m eydana k o ­
nacak kitabın, elde bulunan lügatlerden farklı olam ayacağını, hattâ içindekiler
bakım ından onların dûnunda kalacağını anladım , ö y le zannediyorum k i V e kâ ­
let-i Celîlece tertibi arzu buyurulan eserin, edebiyat m üntesib ve m eraklıları için
müracaat edilecek edebî bir ansiklopedi m ahiyetinde bulunm ası icab eder.
B u n u n için d e o lügat kitabının, arz ettiğim veçhile, divanlar taranılarak bu­
lunacak tabirler, terkibler, telm ihlerle berâber edebî eserlerde kullanılm ış olan
bütün kelim elerin bulundukları beytler ile yazılıp tasnif edildikten sonra izah
olunm ası lâzım gelir. M aru za tım ın yapılabilm esi ise acele ve kararsızlık ile d e ­
ğil, ciddî ve m untazam çalışılm ak şartiyle epeyice bir zam ana m ü teva kkıftır. B i­
nâenaleyh şekl-i-hâzırda ve kanaat hilâfına olarak m esaide b u lunm akta bir faide
görem ediğim için b u vazifeden afvim i istirham ederim , E fendim , d
Benim çekilişim Komisyonun mesâisini aksatmış ve Reis Bey’i fena hâlde
16

kızdırmış olacak ki, bana bir tezkire göndermiş, epeyice acı sözler söylemişti.
Cevabını yazdım. F akat H ü s e y i n S i r e t Bey’i n : «Zaten hasta. Bunu
okursa teessürü artar.» demesi üzerine yollamaktan sarf-ı-nazar ettim.
Yerime Üniversite Edebiyat Doçenti Dr. A l i N i h a d (Tarlan) Bey
inhâ ve tayin edildi. Lâkin aradan iki sene geçtiği halde meydana bir eser ko­
nulamadı.
Tahir-ül-M evlevî (O L G U N )
Â
 H E N G : ( cİLaI ) M anzum , m ensur bir sö­ nâsında gök g ü rley işin i:
zün kulağa güzel ve pürüzsüz gelmesi, âde­ G üm güm öter âsm an sadâdan
ta hafif tertip bir musikî te’siri yapm asıdır. Güm-gcşte zem in bu m âcerâdan
Âheng, «Umûmî» ve «Taklidî» diye ikiye beytiyle tasvir eder. G ürültüyü «güm, güm»
ayrılır. kelim elerinden başka güm-geşte lâfziyle de
U mûmî â h e n g : Sözde «tenâfür», «tekrar», «te- işittirir. G ü m -g eşte: «kayb olmuş» demek-
tâbu’-,j-izâfât», yersiz «med ve kasır» bulun­ dir. F ak at birinci hecesindeki «güm» güm-
mam ası, bir de ibarenin çok uzun olm am a­ lem ek mealini hatırlattığı için, o lâfz ile
sı ile husule gelir. (Bu kelimelere bakınız.) gizli ve san’atkârâne bir âheng-i-taklîdi ya­
Taklîdî â h en g : Fikri, hissi, hayalî, kelimelerin par.
m anâsından ziyade çıkardıkları seslerle an­ N e fî’nin :
latm aktır. Meselâ : Evc-i havada sîyt-i-çekâçûk-i-tîğden
Şıp şıp diye indi merdivenden  vâz-ı-ra’d ü sâika reh-güm -künân olur
A çtı kapıyı küşâde-gerden beyti de böyledir. Ç ü n k i: s î y t: «ses», ra ’d :
beytindeki «şıp şıp» kelimelerinin getirilm e­ «gök gürlemesi», reh -g ü m -k ü n ân : «yolunu
si, ayaktaki terliklerin merdiven basam ak­ kayb eden» demek olm akla beraber birin­
larına dokunm asından çıkan sesi anlatm ak cisi, kılıcın havayı yarm asından kulağa ge­
içindir. len ses, ikinci ve üçüncüsü de gök gürlediği
Uzun etekli ve ayakları bilezikli b ir gü­ vakit duyulan tarrakayı hatırlatır.
zelin yürüyüşündeki fışırtı ile çıngırtıyı, şâir Ey nâle, yeter çarpm ışın tâk-ı-sipihre
N edîm şu beytindeki «feşâfeş» ve «çın çın» Ben öyle sağır mâkcs-i-şîvcnden usandım ,
lâfızlariyle duyuruyor : beytindeki «kemer» m ânâsına olan «tâk» ke­
P ür ctdi kûçcyi sıyt-i feşûfeş-i dâm ân limesiyle iki cismin çarpışm asından çıkan
Erişdi zirvc-i N âhidc çın-çm-ı-halhâl takırdı taklid edilmiştir.
N âm ık K em âl’in m eşhur V atan Mersiye- Y ek â h e n g : M evzûunda vahdet bulunan yazı­
si’n in : lara, hususiyle gazellere verilen bir vasıftır,
H akk’a doğru duralım ccer kişi niyyetine! (bk. Gazel)
m ısraındaki «er» kelimesinin uzunca okun­ Â Ş IK : ( J i l e ) «H ak şâiri» m ânâsında kul­
ması, nam azı kılınacak ölünün erkek mi, lanılır bir tabirdir. Âşık G arib, Âşık K erem,
kadın m ı olduğunu bildiren müezzinin ses­ Âşık Ömer gibi.
lenmesini andırıyor. Sâdeddin N üzhet Bey’in «H alk şâirleri»
T aklîdî ahengin böyle kelime yardım iyle isimli eserinde b u n lar şöylece dörde ayrılı­
yapılanları pek belli ve basit olanlarıdır. yor :
Bunlar, «Fış fış kayıkçı!» oyununu oyna­ 1— H iç b ir suretle divan edebiyatı tesi­
yan çocukların bile yapacakları şeylerden­ rinde kalm ayan arabların «Ncvvûlıa» dedik­
dir. leri «âğıtcı» kadınlarla türkü yapan kadın
Asıl taklîdî âlıeng: K apalıca ve san’atkârâne ve erkekler.
olur. Başka m ânâya delâlet eden bir kelime­ 2— Eserlerinde az çok divan edebiyatı­
nin' söylenişinden ayrıca b ir taklîd-i-âhengî nın tesiri görülen şâirler.
çıkarılır. Meselâ Şeyh G alîb, bir fırtın a es- 3— Az çok âlim oldukları halde saz çal­

F: 2
ÂZÂDE 18 AĞIT
m ak ve âşık tarzında şiir söylem ekten zevk Ben de N azm ve Eşkâl-i N azm ’d a :
alanlar. « ... Biribirine böyle neyzen bakışlı duran
4— A rûz vezniyle pek kusursuz şeyler m ısrâların «bigânelikle» tavsifi daha m ü n a'
yazm aya m uktedir olm akla beraber millî sib düşer sanırız.» m ütaleasında bulunm uş­
vezne vc m illî şekillere daha ziyade rağbet tum .
edenler. B unlar saz çalm azlar, türkii ve N âcî’nin âzâde m ısrâ misali olm ak üzere
m ani gibi lirik m ahiyette şiirler söylemezler. H oca N eş’et’ten aldığı beyt uzunca bir te*-
ÂZÂDE: ( » j 'j l ) Tek m ısrâ demektir. vil ile izah edilebilir. Binaenaleyh m ısraları
T am bir m ânâ ifade eden böyle m ısrâlara, âzâde, yahut yekdiğerine bîgâne değildir.
ikinci bir nıısrâa m uhtaç olm aktan kurtul­ Asıl bigâne m ısrûlardan müteşekkil olm ak
dukları için «âzâde» tabir olunm uştur. Mec- üzere şâir E şre fin bir beyti hatıra g e lir:
lis-i-M aarif başkâtipliğinden m ütekaid Halil Sadr-ı A ’zam Kıbrıslı Kâmil Paşa İzm ir
E dîb Bey m e rh û m u n : (o zam anki adiyle Aydın) Valisi iken Eşref
H am iyyetlü ağa çoktur, ham iyyetten eser de bu vilâyete tâbi M anisa Sancağının ka­
yoktur zalarından birinde (Kırkağaç’ta) kaym akam
ve İkinci Sultan M ahm ûd'un Hekimbaşısı bulunuyorm uş. Vali, E şrefi çağırtm ış, ken­
A bdülhak M olla’nın yalısındaki ecza dolabı­ disini Sivrihisar kazasıtıa gönderm ek istedi­
nın üzerine levha olarak a s tığ ı: ğini söylemiş. O raya gitmek istemiyen Eşref
N e ararsan bulunur derde devâdan gayri irticâlen :
m ısraları gibi. Â safâ, nerden de geldi akim a Sivrihisar
M erhum M uallim N âcî Efendi «Istılâhât-ı- demiş. A lt tarafını bulam ayınca d a :
E debiyye»sinde: «K arini ile münâsebet-i
L â-fetâ illâ Alî, lâ-seyfe illâ Z üifekar
mâneviyyesi olm ayıp her biri başka bir söz
addolunacak suretde vâkî olan m ısrâlara j U i ' l j i Vl j» VI J İV
dahi «âzâde» tab ir olunur. Bu tü rlü âzâde m ısraını okumuş.
m ısralar, tabiat-i rekîke eshabı âsârında b u ­ [M â n âsı: V arsa-yoksa koçyiğit Hazret-i
lunur. M isa l: Ali’dir, varsa-yoksa kılıç, (onun elindeki)
Hcves-i zülf-i y âr v ar serde Z ülfekar’dir. (Zülfikar okunuşu yaygın ol­
Ser-girânım hum ar var serde m akla beraber, yanlıştır.)]
«H oca N cş’et»
demişti.»

A
ACÜZ: { ) Bir beytin ikinci m ısrâındaki selâ : Edebiyat kelimesi dört hecelidir. 1, 2,
son cüz’ün ismi. (Reddissadr alel acüz) Un­ 3 üncü heceleri açık, 4 üncü ve 5 inci he­
vanlı edebî bir san’at de vardır ki b ir bey­ celeri kapalıdır, (bk. Hece)
tin ikinci m ısrâındaki son yâni acüzü, ikin­ A Ğ IT : ( ' ) Cenaze çıkan evlerde, veya
ci beytin sadrında tekrarlam aktır. yas, m âtem meclislerinde okunan acıklı tü r­
(sadr) ve (reddüsadr) kelimelerine de mür.) külere halk şâirleri «ağıt» diyorlar. A ğıtlar,
A ÇIK H E C E : ( ^ ) H arekeli b ir h arf­ eski «ozan»lann «sagu»su ve divan şairleri­
ten yâni sesli bir h arf ile okunan sessiz bir, nin «mcrsiye»si m akam ındadır. Ağıt tertib
yahut iki harften ibaret b ir hecedir. Bir h a­ edenlere «ağıtçı» adı veriliyor.
rekeli, bir, yahut iki harekesiz harften m ü­ A ğıtlar altılı, beşli olm ak üzere ekseriya
teşekkil heceye «kapalı hece» denilir. M e­ «dörtlem e» şeklinde tanzim olunuyor. Üç
AHREB 19 AKS
mısrâı aynı kafiyeli, dördüncü ve beşinci o bakiyenin en m üm tazı da Cezaıî id i...»
m ısraları ayrıca kafiyeli «beşleme» ağıtlar fıkrasiyle Pertev Paşa’nın :
da var ki bunların son iki mısraı «nakarat» H er düzün b ir yokuşu, her yokuşun b ir
gibi tekrarlanıyor. Niğdeli Şöhret ve K on­ düzü var
yalI Emînc H anım ların ağıtlarından birer m ısrâı ve m ııharrir-i âcizin :
bend :
Talısîl-i lıüncr vakti, hcngâm-ı cüvânîdir
Akma pınar nkma suyun süzerler Hcngâm -ı cüvânîdir tahsîl-i lıüncr vakti.
Ters ördeği baş ucuna çizerler beytinde olduğu gibi.
Oğulstız ocağı tczce bozarlar
Eskiler akis san’atine ehem m iyet verirler­
N erde benim çifte benli evlâdını
di. Şâir ve musikişinas N azîm ’in kendi söy­
Şöhret
lediği ve kendi bestelediği tam am iyle akisli
Soyun İsm ail’im, sen kendin soyun bir gazel m eşhurdur.
Bir yensiz yakasız gömlekler giyin
D îdem ruhunu gözler, gözler ruhunu
H ûriler etsinler ahrette düğün d îdem
Ağlayıp da yerim od etmen benim
K ıblem olalı kaşın, kaşın olalı kıblem
G elir diye yolum gözetm en benim
O lsun ko N azîm ey gül, ey gül ko N azîm
Em îne olsun
A H R E B p ( v o » -' ) Lügatte «harab yer» de­ H e r dem gülüne bülbül, bülbül gülüne her
mektir. A rûz ıstılahında «mefâîlün» cüz'ün- dem
den (m) vc (n) nin hazfiyle kalan «fâîlü» beytleri o gazelin m atla’ ve m aktaıdır.
yerine getirilen «m efûlü» cüz’üne ve bu Cüm leler, yâhut m ısralar tam am iyle alt
cüz’ ile başlayan rubâî veznine denir, (bk. üst edilmişse öyle akislere «aks-i tâm » de­
H arb) nilir. T akdim ve te’hîrde az çok değişiklik
vukua gelmişse öylelerine de «aks-i-nâkıs»
A H R E M : ( f j >-1 ) L ügatte eksik demekdir.
tab ir edilir. Y ukarıki m isaller bir aks-i tâm
A rûz ıstılahında «mefâîlün» cüz'ünün «elif»i
idi. Ziyâ Paşa’nın :
hazf ve «fe»si sakin kılındıkta kalan (m ef-
G else dergâhına ikrâm görürler kürem â
îlün), yaiıud «mim»i hazf edildikte kalan
Kiirem â dcrgchinc gelse görürler ikrâm
«fâîlün» cüz’ünün yerine getirilen «m efû-
beyti ve ona benzerleri «aks-i-nâkıs»tır,
lün» cüz'ünc vc bıı ci'ız’ ile başlayan rubâî
eksik akistir.
veznine denir, (bk. H arm )
Akis san’atine «tard ü akis» ve «akis ü
AKD: ( ) Bağlamak demektir. Bedî’cile- tebdîl» tabir edenler de vardır. G enç şâir­
rin ıstılahında m ensur b ir sözü nazm etmek ler akis san’atini fazlaca yapıyorlar. Öde-
m anasınadır. «Bir yere m üsafir gidilirken eli mişli M uam m er L ûtfî Bey'in :
boş gidilmez. İlâhi! Ben de boş gelmedim, Eskiden vardım ben, şimdi hiçini ben;
suç getirdim. Getirdiğim, dağların çekeme­
Şimdi b ir hiçim ben, eskiden vardım ,
diği ağır bir yüktü. Ben onu iki kat sırtım la
beyti gibi. Bir de «tedvir» vardır ki ekseri­
taşıdım ve getirdim.» m e a lin i:
ya 4 m efâîlün, yahud 4 m üstef’ilün gibi ec­
Eli boş gidilmez gidilen yere zası biribirine uygun vezinlere göre yazılmış
Rabbim , boş gelmedim, ben suç getirdim m ısrâlardaki elfazın hangisiyle başlanılacak
D ağlar çekemezken o ağır yükü olursa aynı vezinde aynı m ânâ ifade edil­
İki kat sırtım la pek güç getirdim, miş ve bu suretle b ir devir yapılmış olur.
şeklinde anlatış gibi. Bunun en m eşhur m isa li:
AKS (A K İS ): ( ) Edebî san’atlerdendir. Semen geldi R ccâî’yc bu malıbcstc
Bir cümlenin,- yahut b ir m ısraın altını üs­ o turm aktan
tüne getirmekle diğer b ir cümle veya mıs- R ecaî’yc sem en geldi bu m ahbeste
râ yapm aktır. N am ık K em al’in : oturm aktan
D üşmanın hücum una m ukavem et, m uka­ m ısrâıdır k i :
vemetine karşı hücum da Osmanlı askerinin Hu malıbcsdc oturm akdan R ccaî’yc semen
müm tazı Derviş Paşa fırkasının bakiyesi ve geldi
AKS-İ- MÜFRED 20 ASÂLET
O turınakdau sem en geldi R ccaî’yc bu de mektebler, m edreseler açdılar. O ralara
mahbesde devam edecek T ürk çocuklarını okutm ak
şekillerinde de yazılır ve okunur. için İran'dan m üderrisler getirdiler.
G elen m üderrisler, verdikleri dersler ara­
A K S -İ-M Ü F R E D : ( ) Bedî’ (Este­
sında — İra n lIla rın intihab suretiyle almış
tik) tabirlerindendir. Bir kelimedeki harflerin
oldukları, kendi buldukları — arûz vezinle­
sonundan evveline doğru okunm asiyle mey­
rini de talebeye öğrettiler.
dana çıkan m anâlı bir kelimedir.
Yetişen Tiirk şâirleri ise A cemlerin ayır­
«İkbal» kelimesinin harfleri böyle oku­
dıkları vezinlerin de cn ziyâde âhcnkli olan­
nacak olursa «lâbeka» kelimesi zuhur eder
larını seçmek üzere b ir tasfiye muamelesi
ve o kelime « lk b a b in aksi olur. (bk. Kalb)
yapdılar. Bu tasfiye neticesinde A rab, Acem,
ALÂKA: ( ) M ünasebet, sebeb, dolayı T ürk arûzu arasında az çok b ir fark husule
dem ektir. H akikat, nıecâz bahislerinde kul­ geldi. Edebiyat tarihim izin ikinci devresine
lanılır. Bir kelimenin hakikat m ânâsından yâni T ürklerin müslümun olduktan sonraki
mecâz m ânâsına neden dolayı nakl edilmiş zam anlara ait — eldeki eserlere g ö re — en
olduğunun sebebi demek o larak istimal edi­ eski m anzum kitab olan «Kudatgu-bilig» de
lir. aruzun «faulün, faulün, faulün, faul» vez­
A lâkası tcşbilj olan m ecazlar «istiare»dir, niyle yazıldı.
alâkası teşbihin gayri o lanlar da mecâz-ı
A rûz vezni, 5/11 inci asırda «Hakaniye
m ürseldir. (bk. Mecaz, Teşbih)
lehcesi»ne, 7 /1 3 üncü asırda bizim lehçeye,
A R Û Z : ( J * ) v * ) A rabların m anzum sözle­ 8 /1 4 üncü asırda «Çağatay» ve «Azerî» leh­
rindeki aheng ölçülerini öğreten ilmin adı­ çelerine girmiş, zam anım ıza k adar bu 3 leh­
dır. A rablardan lran lılara, onlardan da bize çede o vezinle birçok m anzûm e yazılmışdır.
geçmişdir. 11/17 nci asırdan sonra bizim lehçe ede­
Bazıları, aruzu T ürklerin bulduğunu, son­ biyatının bazı aruz şâirleri ile bazı halk şâ­
ra A rabların onlardan aldığını söylüyorlar. irleri biribirlerinden m üteessir oldular. Bazı
Şu halde arûzu yabancı saym am ak lâzımge- divan şâirleri hece vezniyle, bazı saz şâir­
lir. (Buna benzer bir ritm ik âheng, Lâtin leri de arûz vezniyle nazm tertib etmeğe
Edebiyatında da vardır.) başladılar.
T arihlerin yazdıklarına göre bu ilim, H ic­ Zam anım ızda ve millî edebiyatın zuhû-
retin ikinci (M ilâdın sekizinci) asrında Bas- rundan sonra genç şiirle r, arûz veznini b ı­
ralı dilci ve lügatçi İm âm H alîl bin A hmed rakıp hece vezniyle meşgul oldular. H attâ
tarafından tedvin edilm iştir. İm âm H alil . H âlid F ahri (Ozânsoy) Bey, arûz vezniyle
«Efâîl ü tefâil» (bk. Efâîl, tefâîl) dediği se­ «A rûza vedâ’» serlavhasiyle bir manzum e
kiz kelimeyi esas ittihaz etmiş, onların te­ yazdı. Onun sonunda :
kerrür ve tegayyüründen aruzun 15 «bahr»i- İran yoluyla zühre tacın, nağme kervanın
nı (bk. Bahr) tesbît etm iştir. Şâlıâne geldiğin gibi şâlıâne git yine
16 ncı olan «m ütedârik» (bk. m ütedârik) beytiyle arûza «U ğurlar olsun!» dedi. Dedi
bilâhare Ahfeş tarafından, «cedîd» yâhud am a, buna ne arûz, ne de arûzu tercih eden
«garîb», «karîb» yâhud «m üsta’cil», «miişa- şâirler kulak asm adı.
kil» yâhud «m üteahhir» (bu kelimelere b a­
kınız) bahirleri de sonraları A cem ler ta ra ­ A R Û Z : (ı_ri >ı/-p ) Bir beytin birinci mısrâın-
fından ilâve olunm uştur. Sayısı on dokuza daki son «cüz'». Buna «harb» adı da ve­
çıkan arûz bahirlerinden her birinin müte- rilir. M ısraın ilk cüz'üne «sadr», ortasına
addid «fer’»i v ardır ki o n lara «vezn» deni­ «haşv» derler, (bk. Sadr ve Haşv)
lir. (bk. Vezn) ASÂLET: ( ) İfâdenin bayağı kelime
Iranlılar m üslünıan olub A rab harsini ka­ ve tâbirlerden lıâlî olm asıdır. Bıına «Edeb-i-
bul ettikleri vakit onların nazım ölçülerini kclâm» ve «M ümtaziyet» isimleri de verilir.
de aldılar. F akat içlerinden kulaklarına hoş, (Bu kelimelere bakınız.) Asâletin zıddı «Ha-
tabiatlerıne uygun gelenleri ayırdılar. Sonra sâset»lir. N âb î’nin terlem iş b ir güzeli tasvir
«K arahanlılar» İslâm ’a girip m em leketlerin­ eden :
ASB 21 AZL
K at hat düşüp ol pcrî bicâba N e tali’siz imiş şu benim başım;
G ark oldu gülâb-ı ıztırûba Efendim , m ülkünde canın sağ olsun!
beytinde asalet vardır. Sâbit’in :
Şu fâni dünyaya geldim, gülm edim ;
Zannetm e nohuttur delıen-i dâğ-ı tenim de Ağlayup da gözüm yaşın silmedim.
Ağzına gıda aldı piristû-yi m ahabbet Senin gibi sahâvetli görm edim
beytinin mealinde iğrenç b ir hasâset vardır. Efendim , m ülkünde canın sağ olsun!
(Dehen-i dâğ-ı ten : Tendeki dağlam a yara­
Bu destanı düzen Şem ’î’nin kızı;
sının ağzı. Piristû-yi m a h a b b e t: M uhabbet
D evşirin bağçcdea gülü, nergizi.
kırlangıcı.)
A llahım , Paşaya kavuşdur bizi
A S B : ( < * « ) Lügatte, bir şeyi sıkıca bağla­ Efendim , m ülkünde canın sağ olsun!
mak demekdir. A ruz ıstılahında b ir cüz’ün
Y eni edebiyatçılar bu yoldaki ayaklara
beşinci harfini sâkin kılm aya denir. Mese­
— F renklerin «assonance» kelimesi karşılığı
lâ : «M üfâaletün» cüz’ünün beşinci harfi sâ­
olm ak üzere — «yarım kafiye» diyorlar.
kin kılındıkta «M üfâaltün» olur. Onun ye­
Ayak u y d u rm a k : Bir m anzum enin ayaklarına
rine «M efâîlün» cüz’ü getirilir, (bk. M a’sûb)
uygun kafiyeli nazm tertib etm ek, nazire
A S K I: ( J - » ' ) Eskiden saz şâirleri arasında söylemek. Saz şâirlerinin «müşâare» ettikle­
tertib edilen şiir yarışında galebe çalana ve­ ri, şiir yarışına girdikleri, yâni im tihan m ak-
rilm ek üzere kahvehane duvarına asılan kı­ sadiyle saz çalıp söyleşdikleri sırada birinin
lıç, tabanca, şal, kumaş gibi şeyler. söylediği b ir beyte öbürlerinin aynı kafiye
ile cevap verm eleri m ânâsında kullanılır.
Askı in d irm ek : Saz şâirleri yarışında üstün
Birincinin ilk beyti söylemesine de «A yak
çıkm ak ve askıyı alm ak.
açm ak» tâbir olunur.
ASLEM : ( ) A rûz tâbirlerindendir.
AZL: ( ) K afiye tâbirlerindendir. K eli­
«M efûlât» cüz’ünün «lât»ı hazf edilip kalan
m enin sonunda bulunan «n» harfinden ev­
«m efu» yerine getirilen «fa’lün» cüz’ü.
velki med harflerini, imlâ harfleri hükm üne
A S L İY Y E : ( ) Beyan tâbirlerinden ve koym akdır. Bu, o dem ekdir ki eski yazıda
istiâre nevi’lerindendir. İsim lerle m asdarlar- «a», «i» ve «u» harfteri, hem harf-i-im lâ
dan yapılan istiarelere verilir bir vasıftır, (sesli harf), hem harf-i med (uzatm a harfi)
(bk. İstiare) olurlar. Yâni üst taraflarındaki harfin ya
A TF: ( ) M aâni tâbirlerindendir. E datlar­ harekesini bildirirler, yâhut o harfi uzunca
okuturlardı. İm lâ harfinin med harfi m a­
dan biriyle bir cümleyi diğer cümle üzerine
kam ında kullanılm asına, yâni kısa okunacak
rabt etm ek ve hüküm de m üşterek oldukları­
bir hecenin vezin icabı uzunca okunm asına
n ı göstermek demekdir. (bk. Vasi)
«istihlâf», med harfinin im lâ harfi o larak
A Y A K : ( J j ; '• ) H alk şâirlerince «kâfiye» istimaline, yâni uzunca okunacak bir hece­
dem ektir. D ivan şâirleri, kafiyede ne kadar nin kısa kesilmesine «azl» derlerdi ki aşa­
tekellüf göstermişlerse halk şâirleri de ayak­ ğı yukarı «imâle» ile «zihâf»ı andırırdı,
ta o kadar m üsam ahalı davranm ışlardır. M e­ (bk. İm âle, Zihâf) «Azl» denilen kısa kes­
selâ onlarca ayağın son harfi bir cinsten ol­ me ameliyesi, kelime sonunda bulunan sâ­
m ak kâfidir. O ndan evvelki harfin hareke­ kin «nun» harfine m ahsustu. N â b î’nin :
sine ve kalın, yâhut ince okunm asına ehem ­ E bnâ-yi-dehr her hünere aferin verir
miyet verilmez. Bâzı ayaklarda son harfin m ısrâm daki «âferin» kelimesinin son hece­
biraz benzemesi de yetişir. sindeki kısalık gibi. Böyle heceleri uzatm ak
K onyalı m eşhur Şem’î’nin torunu Em îne suretiyle istihlâf yapanlar ayıplanırdı. N ite­
kim Ziyâ Paşa « H a râ b â t» m d a :
H anım ’ın bir destanından alm an aşağıdaki
bendlerin ayaklarında olduğu g ib i: M ed verdi kim i elifle nûna
V erdi hareke kim i sükûna
K olum , kanadım yok; b ir garib kuşum; beytiyle bu gibi harekette bulunanları ta ’n
Cenâb-ı K ibriya; gör benim işim. etm iştir.
BAHR 22 BAHR

K elim e âhirindeki nun harekeli yâhut h a­ G am ından derde düştüm kılm adın
reke hükm ünde ise üst tarafındaki hecede tedbîr-i derm anım .»
azl yapılam az, yâni kısa okunam azdı. ve:
N un ’un harekeli hükm ünde olm ası ken­ «Eylcsen tûtiyc ta ’lîm-i cdâ-yl kelim ât
disinden sonra sedalı h a rf ile başlıyan bir Sözü inşân olur am nıâ, özü inşân olmaz.»
kelim e dolayısiyle vasi yapılm ası demekti. beyitlerindeki ikinci ■«perişan» ile «derman»
F uzûlî’n i n : ve «insan» kelimelerinde olduğa gibi. (bk.
«Perîşan-lıâlin oldum sorm adın hâl-i- H uruf-i-m âzule)
p eriş ânım;

B
F ıA H R : ( j£ - ) A rûz ahenginin ana m akam ­ arasında Sıkt-uI-Livâ’daki obayı ana ana ağ­
larından h er biri. layalım!]
A rûz bahsinde söylenildiği veçhile îm âm -ı beytinde olduğu gibi arabca manzûm elerde
H alîl, aruzu 15 bahre taksim etmişti. Son­ hoşa giderse de türkçeye hiç yaraşmadığı
ra bu nlara 4 b ah r ilâve edilerek bahrlerin için T ürk şâirlerince hiç kullanılm am ışdır.
sayısı on dokuza çıkarıldı. İsim leri şunlar­ Bir de bizim şâirlerden bazılarınca kulla­
dır : nılmış b ir bahr-i-tavîl vardır k i : feilâtün,
Bahr-i tavil, bahr-i medid, bahr-i basit, mefâilün, m üstef'ilün gibi cüz’lerin h er mıs-
bahr-i vâfir, bahr-i kâm il, bahr-i hezec, rada aynı m ikdarda olm ak üzere istenildiği
bahr-i recez, bahr-i remel, bahr-i serî*, bahr-i kadar tekrarından ibârettir. Bunun bir mıs-
m ünserih, bahr-i hafif, bahr-i m üzâri’, bahr-i râı hemen hem en bir sahife yer tu tar ve
m uktedab, bahr-i müetes, bahr-i m ütekarib, ekseriya lâtife-âm iz nazm larda kullanılır.
bahr-i m ütedârik, bahr-i cedîd, bahr-i karîb, Şaır-i zarîf H alil N ihâd (Boztepe) Bey’in,
bahr-i müşâkil. Ali E m irî Efendi m erhum için yazdığı iki
îra n şâirleri, tavîl, medid, basit, vâfir, m ısrâdan birincisinin b ir parçasında olduğu
kâm il bahirlerini nadiren kullanm ışlar, fakat g ib i:
A rap lar cedid, karib ve müşâkil bahirlerini «Ey cihân-ı edeb ü m a’rifetin m uhterem ü
hiç istimal etm em işlerdir. T ürkler, îra n şâ­ muhteşem üstadı, senin kadrini takdir ede­
irlerinin kullandıkları vezin ve vezin şekil­ mez kimse, sen allâme-i yektâ-yi zem an, fâ-
lerini alm ışlardır; b unların bazılarını da çok zıl-i ferzâne-i devrânsın efendim ...»
az kullanm ışlardır.
Bahr-i m e d id : ( ■*<■*» ) F âilâtün, fâilün,
Bahr-i ta v îl: ( J i j h ) Feûliin, m efâîlün, fâilâtün, fâilün cüz’lerinden ibaret bir âheng
feûlün, feîlün, m efâilu cüz’lerinden ibaret ölçüsüdür.
b ir âheng ölçüsüdür. A rapların en m eşhur A ğlarım , âh eylerim, âh elinden âh âh!
şâiri ve K âbe’deki M uallakalardan en üstte m ısraında olduğu gibi türkçeye tatbiki de
duranın nâzım ı tm rü-ül-K ays’i n : âhenklice olur.
Bahr-i b a sit: (J» i—» ^ ) M üstefilün, fâilün,
ıl efl# L»I —> müstef’ilün, fâilün, yâhut m üstefilün, fa’-
K ıfâ acbki min-zlkrâ habîbin ve menzili lün, m üstefil, fa’Iün vezninde bir âheng öl­
Bi-Sıkt-il-Livâ beyn-ed-D abûü fe-Havm eli çüsüdür.
[M â n â sı: Ey giden iki yolcu, durun da «Kaside-i Bür’e» tercemesi olm ak iizere
biz üçüm üz sevgiliyi ve D ahûl'le H avm el yazılan v e :
BAHR 23 BAHR

Y âd ettiğinden inidir yâran-ı-zi selmi M efâîlün, m efâîlüo


M eze eyledin dideden cery eden âba demi M efâîlün, m efâîlün, m efâîlün, m efâîlün
beytiyle başlayan bu bahrin ikinci ölçüsü M efâîlün, m efâîlün, faûliin
kullanılm ak istenilmiş ise de ahenkli olam a­ M efâîlün, faûlün, m efâîlün, faûlün
mıştır. M ef’ûlü, mefâîlü, mefâîlü, faûlün
M eFûlü, m efâilün, faûlün
Bahr-i v â fir: ( ) A raplara göre mü-
Bahr-i hezec m ülhakatından olan «R übâî
fâaletün, m üfâaletün, miifâaletün cüz’lerin- vezni» ayrıca gösterilmiştir, (bk. R übâî vez­
den ibaret bir âheng ölçüsüdür. Fakat A cem­ ni)
ler tenâzura riayet etmek ve nazm ın âhen-
gini tezyid eylemek üzere bu vezni m üfâa­ Balır-i rccez : ( J j - j j£ - )
letün, m üfâaletün, m üfâaletün, m üfâaletün M üstefilün, m üstefilün, m ü steflü n , müs-
olarak nadiren kullanm ışlardır. Bizim şâir­ tefilü n
lerim iz bıı vezne iltifat etmemişlerdir. cüz’lerinden ibâret b ir âheng ölçüsüdür. Bu­
nun 15 kadar fürûu vardır. Bizde kullanı­
Bahr-i k a m il: ( ) Bu da araplarca :
lanları ş u n la rd ır:
m ütefâilün, m ütefâlün, miltefâilün; Acem-
M üstefilün, m üstefilün, m üstefilün, müs-
lerce de m ütefâilün, m ütefâilün, m ütefâilün,
tef’ilün
m ütefâilün cüz’lerinden ibaret b ir âheng
M üstefilün, m üstefilün
ölçüsüdür. Bizde İsm ail Safa m erh u m u n :
M üfteilün, m efâilün, m üfteilün, m efâilün
Şu uçan nedir kelebek midir? M üfteilün, m üfteilün, m üfteilün, m üfetilün
K elebek mi canlı çiçek inidir?
M üstefilâtün, m ü stefilâtün
beytinde olduğu üzere bunun İkilisi ve söy­
Bahr-i re m e l: ( j£ - ) Fâilâtün, fâilâtün,
leyenlerini bilem ediğim :
ö ted en beri dil-i-zânm ın bilemem ne fâilâtün, fâilâtün cüz’lerinden ibâret b îr
derd-i-nihânı var? âheng ölçüsüdür. Bunun da 14 kadar fürûu
Bilemem niçin bu k adar hazin, bu kadar vardır. Bizde kulanılm ış olanları şu n la rd ır:
acıklı figanı var? N â d ire n :
ve: Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün
Yine geldi bezm e sofu, yine b ak belâya N âdiren :
çattık Fâilâtün, fâilâtün
N eredeydi geldi sanki biz onu sorup E k se riy a :
arattık F âilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilün
beyitlerinde görüldüğü veçhile dörtlüsü ve : E k se riy a :
m ütefâilün, faûlün, m ütefâilün, faûlün şekli Fâilâtün, fâilâtün, fâilün
kullanılm ıştır. Fuzûlî’nin de bu bahirde ve N â d ire n :
birinci şekilde b ir gazeli vardır. Fâilâtün, feilâtün, feilâtün, feilâtün
«Y eter ey felek b u cefâ, yetür men-i zâra V e ne kam et ne kiyam et bu ne şah-ı-
serv-i revanim i gül-i-terdlr
M ek-i tal’atiyle m ünevver et, dil ii dîde-i N c belâdır nazar ehline ne hoş med-
nigerânım ı.» di-naz ardır
Şeyh G alib’i n : «Fuzulî*
«Yine zevrak-i derûnum k ın lıp kenara E k se riy a :
diişdii Fâilâtün, feilâtün, feilâtün, feilün
D ayanır m ı şişedir bu reh-i seng-sâra Bu veznin ilk cüz’ü bazen (feilâtün), son
diişdii.» cüz’ü de (fa’lün) olur.
beytiyle başlıyan gazeli, bu veznin ikinci Bu vezindeki b ir m anzum enin ilk cüz’ü
şekliyle yazılm ıştır. (fâilâtün) m ü, (feilâtün) m ü olduğunda te-
reddüd edilirse m evzûnun ilk hecesine bak­
Bahr-i hezec :(» :_ } * j£ - ) 4 m efâilün’den ibâret
m alı, kapalı yâhut uzun b ir hece ise vezin
b ir âheng ölçüsüdür. Bizde kullanılm ış olan «fâilâtün»dür; açık, yâhut kısa ise « feüi-
vezinleri de şu n la rd ır: tün»dür. M evzûnun en son cüz’ü de 3 he­
BAIIR 24 BAHR
celi ise «feilün», 2 heceli ise «fâ’lün»dür. Ekseriya :
E k se riy a : M efâilün, feilâtün, m efâilün, feilün
F âilâtün, fcilâtiin, feiliin Bunun son cüz’ü (fa’lün) dc olur.
Y â h u t: Balır-i serî’ : ( )
Fcilâlün, fcilûlün, fa ’lün
Y ukarıki vezin için söylenilen sözler bu­ M üstefilün, m üstefilün, m efu latü
na da tatbik edilebilir. cüzü’lerinden ibâret b ir âheng ölçüsüdür. 6
kadar fürûu vardır. Bizde ancak :
Bahr-i m iin serih : ( j£ - ) A rablara M üfteilün, m üfteilün, fâilün
göre : vezni kullanılır.
M üstefilün , m e fû lâtü , m ü stefilün
Bahr-i h a f if : ( ^ )
cüzü’lerinden ibaret bir âheng ölçüsüdür. Bu­
nun da 13 k adar fürûu vardır. Türkçede Fâilâtün, m üstefilün, fâilâtün
kullanılabilen : cüzü’lerinden ibâret bir âheng ölçüsüdür. 9
M üfteilün, fâilün, m üfteilün, fâilün. kadar fürûu vardır. Bizde k u lla n ıla n :
M üfteilün, fâilün. Fâilâtün (veya feilâtün), mefâilün, feilün
vezinleridir. (veya fa ’lün).
Balır-i m üzâri’ : ( £_ jÜ»* ) A rab lara göre: Bahr-i tekarüb (^ j^ > yâhud m ütekarib:
M efâilü fâilâtü ( )
İra n lIla ra göre :
Feulün, fcûlun, feûlün, feûlün
M cfâîlün, fâilâtün, m efâîlün, fâilâtün
cüzü’lcrindcn ibaret bir âheng ölçüsüdür. 10
cüzü’lerinden ibaret bir âheng ölçüsüdür. 12
kadar fürûu vardır. Bizde kullanılm ış olan­
kad ar fürûu vardır. T ürkçede kullanılm ış
la r :
olanları ş u n la rd ır:
Feûlün, feûlün, feûlün, feûlün
M e fû lü , fâilâtün, m e fû lü , fâilâtün
Feûlün, feûlün, feûlün, feûl, (yâhut feil)
M efu lü , fâilâtü, m efâilü, fâilün
N a d ire n :
Palır-i m uktadab : ( ) A rab lara göre: F a ’lün, feûlün, fa ’lün, feûlün.
M efû lâtü , m üstefilü n , m ü stefilü n Bahr-i m ü te d â rik : ( Jjl-C * )
Iran lılara göre :
Fâilün, fâilün, fâilün, fâilün
M efû lâtü , m ü stefilü n , m efû lâ tü , m üs­
te filü n cüzü’lerinden ibâret bir âheng ölçüsüdür.
Bunun mucidi A hfeş’tir. Sonradan ihtira’
cüzü'lerinden ibaret b ir aheng ölçüsüdür. 6
edilmiş olduğu için «m uhtera’> diyenler de
k adar fürûu vardır. T ürkçede bâzı vezinleri
vardır. 6 k ad ar fürûu varsa da fihenksizlik-
kullanılm aya çalışılm ış ise de âhengli olcna-
m ışdır. leri dolayısiyle hiç biri türkçede kullanılm a­
m ıştır.
Bahr-i m u e te s: ( ^ ) A rab lara göre
Bahr-i c e d id : ( J*-*»- ) İsm inden de anla­
M ü stefilü n, fâilâtün
Iran lılara göre : şılacağı üzere sonradan Iran lılar tarafından
tertib edilmiş o lan bu bahrin esas ö lç ü sü :
M ü stefilü n, fâilâtün, m üstefilün, fâilâtün
cüzü’lerinden ibâret b ir âheng ölçüsüdür. 9 F âilâtün, fâilâtün, m ü tefilü n dür.
kadar fürûu vardır. Bizde kulam lm ış olan­ Ahenksiz olduğu için türkçede kullanılm a­
ları şu n la rd ır: m ıştır.
N adiren : Babr-i k a r îb : ( j£ - ) Bu d a Iran lılar
M efâilün, feilâtün, m efâîlün, feitâtün.
tarafından m ürettebdir. Esas ö lç ü s ü :
Şeyh-ül-lslâm Y ahyâ E fendi’nin :
M efâîlün, m efâîlün, fâilâtün dür.
T üketdi sa b n n ı gönlüm o Iâ’l-l-nâba
3 fürûu vardır. T ürkçede kullanılm am ıştır.
dUşeldcn
K om adı varını hare eyledi şerâba düşelden Bahr-i m ü şâ k il: ( ) Bu da İranlIla­
m atla’lı gazelinde olduğu gibi. Bu şekli pek rın ihdâs ettiği b ir bah rd ir ki esas ö lç ü s ü :
de ahenkli değildir. F âilâtün, m efâîlün, m efâîlün dür.
BEDÂHETEN 25 BELAGAT
4 fürûu vardır. Türkçede kullam lm am ışdır. Pirehen berk-i semen, gû-y-i girîbân
şebuem
B ED Â H ETEN , BİLBED ÂH E : ( »<*U , G ülsitân oldu bu gün b ir sanem -i lâle-izâr
) Uzun uzadıya düşünmeksizin m an­ Zîb-ü fer verm ek için rû-yi arûs-ı çemene
Yâsem cn şânc, sabâ m âşıta, âb âyine-dâr
zum bir söz söylemek ve yazm ak m ânâsın­
D ü rr ü yakut ile b ir nalıl-i m urassa’
da kullanılır, (bk. İrticai)
sandım
DEDİ’ : ( ) Lafzı ve m anevî bâzı san’at- Erguvân üzre dökülm üş katarât-ı em târ
ler icrasiyle sözün süslenmesini öğreten ilmin Şîşe-i çarhda gör bunca m usanna’ nahli
adıdır ki (Belâgat) in 3 fenninden biridir, Nice ârâste kılm ış yine sun’-i C ebbar
Berk-i czhân lıevâ şöyle çıkardı feleğe
(bk. Bclâgnt)
Pür-kevâkib gö rü n ü r günbed-i çarh-i
B EH Â R 1Y Y E: ( ) Bahar tavsifiyle devvâr
başlayan ve. çok defa birinin sitayişiyle ni- D cm -i îsâ deriler bû-yi B ahûr-i M eryem
hayetlcnen kasidelere eski şâirlerin verdik­ Açdı zanbak Yed-i Beyzâyı kef-i M ûsâ-vâr
leri isimdir. F ak at bu behâriyyeler, Frenk- Câm-ı zerrîni dolu badeyi gül-reng etmiş
lerin tasvirleri gibi oldukça tabiî yazılar de­ G ül-i-ra’n â seheri etm ek için d ef-i h um âr
ğildir. Meselâ Bâkı’nin b ir kasidesinde ol­ Z anbakın goncesidir bağa gümüş bazû-bend
duğu gibi bahçeyi çiçek ordugâhına, lâleyi Z a’fcrânîyle yazılmış ana hatt-ı tû m âr
sancağa, servi ağacını da sancakdara ben­ D ehen-i gonce-i ter türlü Ietâif söyler
zetmek suretiyle tasavvur ve tasvirlerdir. İş­ G ülüb açılsa aceb mi gül-i rengin ruhsâr
te o m eşhur «Behâriyye»den birkaç b e y t: G üher-i fursatı aldırm a sakın devr-i felek
Rûlı-bahş oldu M csîhâ-sıfat enfâs-ı behâr Sîm ü zerle gözünü boyam asın nergis-vâr
A çdılar dîdclerin bâb-ı adem den ezbâr Câm-ı mey katreleri subha-ı m ercan olsun
Tâzc can buldu cihan, erdi nebâtâta hayât G eliniz zerk u riyadan edelim istiğfar
Ellerinde harekât eyleseler serv ü çenâr L âle sahrâyı bu gün kân-ı Bedahşân ctdi
Döşedi yine çemen n at’-ı züm ürriid-fâm ın Jâle gülzâra n isâr eyledi dürr-i şehvâr
Sim-i lıâm olmuş iken ferş-i harim -i gülzâr D âm cnin dürrü cevahirle p ü r ctdi gül-i ter
Y ine ferrâş-i sabâ sahn-ı ribât-ı çemene K i ede hâk-i der-i H azret-i Pâşâya nisâr
Geldi, b ir kafile kondurdu yükü cüm le A snıân-pâye, hüm â-sâye A lî P aşa kim
behâr E rem ez tâk-ı celâline kem end-i efkâr.
Leşker-i ebr, çemen m ülküne akın saldı B ELÂ G A T : ( c-cMt ) «Sözün fasih olm ak­
D u rm a yağm ada yine nite kİ bâgî T âtâr la beraber muktezâ-yı hâl ve m akam a m u­
F ark ın a b ir nîce per takınır altın telli tabık olm asıdır.» diye tarif edilir, ö y le söz­
H ayl-l-ezhâra m eğer zanbak olubdur serdâr lerle onları söyleyebilenlere «beliğ» denilir.
Dıkdi Ieşkergeh-i-ezhfira sanavber tûğın Sözün fasih o lm a s ı: ifâdenin kusuru olm a­
H aym eler kurdu yine sahn-ı çemende eşcâr ması, yerinde ve mukteza-yi hâl ve m akam a
Döşedi mihr-i felek y o llan d ibalar He m utabık olm ası d a : adam ına göre söylenil-
Etdi teşrif çemen m ülkünü sultan behâr mesidir. Söz ne k ad ar düzgün ve süslü o lu r­
Subh-dem velvele-i-nevbet-i şâhî m i değil sa olsun yerinde ve adam ına göre söylenil-
Savt-1 m ürgan-i hoş-elhân ü sadâ-yi kühsâr mezse belâgati hâiz olam az. R esm î b ir m a­
Ç em en etfâlının uykuların uçurdu yine kam da lâübâlî söylenen, hususî ve sam im î
Subh-dem gulgule-i fâhte gülbank-i hezâr b ir mecliste m ütekellifâne ıkına, sıkm a k o ­
Dâye-i ebr yine goncelerin şebnem den nuşan, b ir köylüye de b ir âlim le görüşür
B âşına akçe dizer nite-kl etfâl-i-sigar gibi söz söyleyen, yerinde ve adam ına göre
Mevsim-i rezm değildir, dem-i bezm erdi hitab etm esini bilm iyor dem ekdir.
deyu Şu halde belâgat — bir dereceye k a d ar —
Süsenin hançerini tutdu serapâ zengâr «tabiat» m ânâsına geldiği gibi, düzgün ve
Semenin sîne-i sîmînin açup bâd-ı-sehcr yerinde söyleyebilmek kabiliyeti dem ek de
Çözdü gülşende gülün tükm elerin nâhıın-i olur. F ikret’in şu m anzum esinde bu m ânâ­
hâr ya k u llan ılm ıştır:
BEND 26 BERCESTE
Sen ey şükûfe-i-cihân Âhcng-i âh ii nâleleri edelim bülend
N esin, safâ-yı dil inisin? Eslıab-ı-dcrdi cûşc getirsin bu heft bend
D eğil inisin? Bâkî
F ed â şu anlaşılm ayan G azete m akalesine de eskiden «bend», yâ-
Siirûduna, hud «bend-i mahsûs» derlerdi.
Benim büliin fas âh atim ,
Belagatim , B ER Â A T -t tS T İH L Â L : ( )
O lanca şâiriyyetim . M ensur, m anzum bir esere m evzûuna uy­
gun tâbirat ile başlam aktır. Buna «Hüsn-i
B e lâ g a t: hem düzgün, hem de yerinde ibtidâ» da tâbir olunur. Cevdet Paşa «Belâ-
söz söylem ek usulünü öğreten b ir ilm in de gat-i Osmaniye»sinde :
adı o lu r ki «M aânî», «Beyân», «BedF» ün-
«ibtidâ sâm iin kulağına dokunacak söz
vanlı 3 fenne ayrılır. (Bu kelim elere bakı­
efsah ve m ânâsı evzah olduğu halde alt ta­
nız.) N am ık K em al’in şu beytinde 3 fen
rafını kemal-i-ehemmiyetle dinler ve illâ alt
zikr e d ilm iştir:
tarafı ne k adar güzel olsa çendari kulak as­
M eydanda Bcdî’ile M eânî maz. Binaenaleyh hüsn-i ibtidâya ziyâde iti­
Biz de okuduk biraz Beyânı nâ olunm ak lâzımgelir ve en âlâsı maksadı
M uallim N âcî E fendi m e rh u m : m üş’ir olan sözler ile başlam aktır. İşte buna
«Fenn-i belâgat, M eânî, Beyân, Bedr nam- Berâat-i istihlâl denilir. M ebâdiden m aksada
lariyle 3 kısm a ayrılır. B unlar da b irer fen b ir m ünasebet ile geçilirse (tahallus) deni­
itib âr olunur. Şu üç m es’eleyi nazarı-dikkate lir. Ve eğer m ünasebet aranm aksızın geçi­
a la lım : lirse (iktıdab) denilir.» der.
1— K elâm ın muktezâ-yi hâle tatbiki, Fuzûlî’nin «Leylâ ve Mecnûn» destanına
2— Bir m ânânın yekdiğerinden daha vâ- yazdığı m ensur m ukaddimeye «İlâhi Leylî-i
zıh birkaç suretle ifâdesi, serây-i hakikat, serâ-perde-i vahdetden zuhur
3— M utabakati, vuzuhu yolunda olan edip tecellî-i cemâliyle fezâ-yi sûreti müzey­
sözün tezyini. yen etdikte ve M ecnûn rûlıu, ser-geşte-i bâ-
İşte bu nlardan birincisi fenn-i M eâni ile, diye-i gaflet iken ol şa'şaa-i cemâli görüp
İkincisi fenn-i Beyân ile, üçüncüsü fenn-i inân-ı ihtiyarı elden gittikde...» ibaresiyle
Bedi' ile bilinir. Ehem m iyetleri bu tertibe girmesi, yine o destanın b a şın d a :
göredir. E y neş’e-i hüsni aşka tc’sîr kılan
K elâm da iki türlü güzellik aran ır. Biri Aşk ile blnâ-yı kevni ta’m îr kılan
hüsn-i zatî, diğeri hüsn-i arazîdir. L eylâ ser-i-zülfini girih-gîr kılan “
H üsn-i zâtî (zâtî güzellik); M eâni ve Be­ M ecnun-i hazin boynına zencîr kılan
yân ile, H üsn-i arazî (sonradan gelm e gü- rübâisini yazması gibi. H er kavmin güzelle­
' zellik); Bedî’ ile cilveger olur. rine dâir Enderunlu Fâzıl'm yazdığı «Hû-
Söz b ir güzel kıza teşbih olunsa M eâni bannâm e» ismindeki m eşhûr e se re :
ile Beyân endam ının düzgünlüğüne, hare­ B’ism-i ebrû-yi siyâh-i cânân
ketlerinin inceliğine, Bedî’ ise dış süslere Kıssa-i aşka gerekdir ünvân
benzetilm ek lâzım gelir. Y alnız BedP ile beytiyle ibtidâ etmesi de böyledir.
m üzeyyen olan söz, tekellüfle süslenmiş
BERCESTE : ( f / ) Zahmetsizce h atıra
b ir çirkine benzer. Bir güzel süslenmese de
güzeldir. Bir çirkin süslense de çirkindir. geliveren, fak at yüksek b ir m ânâyı ihtiva
İhtim âl ki gülüne de olur. H üsn-i zâtîsiz eden şiirlere denir. N âcî’nin tebessüm halin­
de çıkarttığı resminin altına y a zd ığ ı:
hüsn-i arazînin ehemm iyeti olam az. F ak at
M udhikât-ı dehre ben ölsem de tasvirim
hüsn-i zâtiye hüsn-i arazî de m unzam olur­
giiler
sa elbette âlâ olur.» der.
ve ikinci Sultan MahmÛd’un Hekim-başısı
B E N D : ( J — ) «M urabba’», «M uham mes». A bdülhak M olla’nın ecza dolabı üstüne yaz­
«M üseddes», «terkib-i bend», «tercî’-i bend» dırdığı :
gibi aynı vezinde m üteaddid m ısralı parça­ N e ararsan b ulunur derde devâdan gayri
lardan müteşekkil m anzûm elerin p a rç a s ı: m ısrâları gibi. Râgıb Paşa’n ı n :
BETER 27 BEYT
Eğer maksud eserse m ısra-ı berceste bir beyt inşasına çalışan b ir m üteşâire hita­
kâfidir. ben M olla C âm î’nin şöyle b ir k ıt’ası v a r d ı r :
Aceb hayretdeyim ben sedd-i-tskender
hususunda.
beytiyle emsalinde görüldüğü üzere «berces­ c —v * >3
te» ile ekseriyyâ m ısralar tavsif olunur. F a ­ e r i l # - * ’ ^ •»>*
kat böyle olm ası berceste denilebilecek söz­
j£ - £İ j-A * j
lerin alelekser m ısrâ şeklinde zuhuru dola-
yısiyledir. Y oksa Ziyâ Paşa’nın : D iy hem i handı be-da’vi m atlaî
Tenkili eder sözü o dânâ K ’in ne m atla’ belki balır-i gevlıerest
Bercestcdir anda Jâfz u m ânâ Key sezed yek b ah r tenhâ handiyeş
beytiyle M chm ed  k if i n : Z ’an ki h er m ısrâ’ bahr-i digerest.
Servler M evlâya yükselmiş b irer berceste [M â n â sı: D ün, «Bu ne m atla’dır, olsa olsa
âh cevahir denizidir.» diye b ir takım iddialarla
m ısrâm dan, hususiyle F erîd (Kâm) Bey’in : (böbürlenerek) b ir m atla’ (bir şiir başı) oku­
B ir mislini getirmiş olsaydı kilk-i kudret yup durdun ki ona, yalnız tek vezinli de­
Beyt-ül-kasid olurdun manzûm c-i cihanda m ek nasıl yakışır. Şundan dolayı ki, h er
M ısrâısın ki sun’un berceste tâ ezelden m ısrâ başka b ir bahirdir.»]
ferd iy etin le kaldın dîvân-ı kün-fekânda Bu kıt’a vaktiyle şöyle tercem e ed ilm işti:
kıt’a-i bercestesi bu tâbirin m ısrâlara m ün­ D ün okurdun fah r ile b ir m atlaı
hasır olm adığını gösterir. Şâirim , m atla’ değildi, kulzüm -i gevher idi
Y alnız b ir bahr-i-gevher denm e lâyık m ı
BETER: ( ) Lügatte b ir hayvanın k u y ­
ona
ruğunu kesmek demektir. A rûzcularm ıstıla­
Çünki bahri h er iki m ısrâm ın diğer idi.
hında «fâilâtün» cüz’ünün «veted-i-mecmû’»u
Bir beyt, kafiyeli olursa «m usarra’» de­
olan «îlâ»yı kaldırm ak ve kalan «fâtün» ye­
nilir. Yenişehirli A vnî Bey’i n :
rine «fa’lün» cüz'ünü koymak m anasınadır.
G el ser-i-kabrim de d u r b ir lahza ey sim in-
O cüz’e de «ebter» derler, (bk. E bter) beden
BEYÂN: ( ) Belagat ilminin hakikat, N û rd an b ir s e rr dikm işler kıyâs etsin
mecaz, kinaye, teşbih, istiare gibi bahisle­ gören
rini öğreten k ıs m ı: beyti gibi. M usarra’ beyt gazel ve kasidenin
baş tarafında bulunursa «M atla’», arasın­
M eydanda Bedi’ ile M eâni
da bulunursa «Vâsıta» adını alır.
Biz de okuduk biraz Beyânı
Kafiyeli olm ayan beyte «Ferd» yâhııd
N âm ık Kemâl
«M üfred» derler N âm ık K em âl’i n :
(bk. Belagat, hakikat, mecâz, kinaye, teşbih,
istiâre) Kim senin Iutfuna olm a tâlib
Bedeli cevher-i hürriyyetdir.
B E Y T : ( •£* ) Aynı vezinde iki m ısrâdan beyti gibi.
teşekkül eden sözdür. «Aynı vezinde» kay­ Bir gazelin en güzel beytine «Beyt-ül-
dı m uhtelif ölçülere göre söylenilmiş iki gazel», b ir kasidenin en ho şa giden beytine
m ısrâa beyt dcnilcmiyeceği içindir. Bursalı «beyt-ül-kasid», m utlak surette en güzel biı
Şeyh İsm ail H akkı’nın : beyte «Şeh beyt» derler. M ânâsı diğer biı
N itekim Şems azm-i K onya edip beyt ile tam am lanan beyte de «Beyt-i m er
Eyledi M olla Celâli irşâd hûn» tâb ir ederler. M anzum b ir fıkradan
m ısraları gibi. (Rûh-ül-Beyân sahibi, âlim a lın a n :
ve ârif b ir zat olan İsmail H akkı H azret­ «O nu gördükte H alîfe böyle
leri arûza hâkim , usule vâkıf b ir z ât oldu­ Sen niçin kaçm adın oğlum söyle
ğundan bu m ısrâlardan birini diğerine uya­ D iyerek sordu o sâbit çocuğa
cak şekilde söylemiş olm ası, h attat ve tabi­ N e cevab verdi, bakın, yavrucağa
ler tarafından bozulm uş bulunm ası m üm ­ K açm ağa çünki behâne m a’dûm
kündür.) Böyle m uhtelif vezinli m ısrâlardan Siz adil sâhibi, bense m a’sûm.»
BİBLİYOGRAFİ 28 CAİZE
beyitlerinde olduğu gibi. F ikret’in m eşhur le b id ir . 15.000 kitap ve 10.000 müelliften
«H alûk’un vedâı» m anzum esindeki beyitle­ bahs eden A rabca olarak «Keşf-üz-zunûn»u
rin çoğu merhumdur. yazmış, bu m ühim eser Batı dillerine de
K asidelerde şâirlerin adını hâvi olan bey­ çevrilm iştir. Bizde iki defa basılm ıştır. Bu­
te «tâc bey t», gazellerde ise «m ahlas beyti» na birçok zeyiller de yapılm ıştır.
denilir. A rûzcular, bir beyti aruzun ecza­ B İY O G R A F İ: Terccm c-i hâl dem ektir ki, bir
sına göre k ısım lara a y ırırlar ve h er kısm ına adam ın hayatından bahs eder. G arb ve Şark
bir isim verirler. Bu taksim e n azaran birin­ lisanlarında hâl tercem elerine dair birçok
ci m ısraın ilk cüz’üne «sadr», son cüz'üne
kitap yazılm ıştır.
«arûz», y ahut «harb», ikinci m ısrâın ilk
cüz’üne «ibtidâ», son cüz’üne de «acüz», B U Y R U K : ( ö j ş i ) Bektaşîlerce büyük ta­
arada kalan cüz’lere de «haşiv» tâb ir eder­ nınm ış olan kim selerin sözleri. Esasen «emir»
ler. m ânâsm adır. Celvetî pîri Azîz M ahm ûd
B İB L İY O G R A F I: Bizde eskiden «K itabiyat» H üdâyî’nin :
denilen ilmin A vrupalılarca adıdır ki bunu «B uyruğun tu t R ahm ân’ııt
tarih nev’i sırasında zikr ediyorlar. T ü rk ­ Tevhide gel tevhide»
lerin en büyük kitabiyat âlim i «K âtib Çe­ beytinde olduğu gibi.

c
CAH F: ( ) L ügatde hiffet (hafiflik) m a­ rim, demekle geçenlere va’d edildiği şekilde
nasınadır. A rûz ıstılahında «fâilâtün» cüz’ü verdikten sonra atiyye m ânâsında istimâl
habn (ikinci sakin cüz’ü hazf) illetine uğ­ olundu. Ve caize : arm ağan edilen nesneye
rayıp fcilâtün kaldıktan sonra «fâsıla»sını, denir ve lutf ve haseneye den ir...» diyor.
yâni «feilâ»yı da hazf edip kalan «tün» ye­ H azret-i Peygamber, huzurunda b ir med-
rine «fa’» lâfzını getirm eğe derler. Buna hiye okuyan K â’b ibnü Z üheyr’e câize ol­
«tams» da denir, (bk. M ahcûf) mak üzere Bürdesini (hırkasını) ihşân et­
mişti. Bu m ünasebetle bizim m üverrih Sürû-
C Â İZ E : ( ojr L ) Eski şâirlerin yazdıkları
ri de b ir manzum esinin so n u n d a :
m edhiyeler karşılığında aldıkları p a ra ve ih­ Siirûrî câize ister şefaat yâ Resûlallâh!»
san ki «sıla» da denir. C em ’i «cevâiz» ge­ demiştir.
lir. Caizeye arab cad a «sevâb» denildiğini de Em evî ve A bbasî H alîfeleriyle m üslüm an
İbnü A bdi R abbihi’nin İkd-ül-ferid isimli ki­ hükûm dârlar, kendilerini medh ettirmeyi pek
tabınd a gördüm . severler, m eddâh şâirlere de bol bol câize
K am us tercem esinde A yıntablı Â sim verirlerdi. G aribi şurası ki o hüküm darla­
E fe n d i: rın çoğu, hakkında yazılan ve huzûrunda
«E l-cev âiz: caizenin cem ’idir ki geçip gi­ okunan kasideleri anlam adan dinler ve ka­
dici dem ektir. Bu m ünasebetle cüm le indin­ illerine ihsân ederdi. G erm iyan hüküm darı
de rağbette ve tab ’a uygun olduğundan di- Y akub Bey b ir gün b ir saz şâirin in :
yâr-be-diyâr yayılan şiirlere ve atasözlerine Benim devletlû sultânım akîbâtın hayır
denilir. V e caize : vergiye denir. K am us şâ- olsun!
rihinin beyânı üzere bu adla anılm asının se­ Yedüğün bal ile kaym ak, gezindüğiin çayır
bebi bııdur k i : m eliklerden b iri düşm an üze­ olsun!
rine yürüyüp h er nasılsa araların a b ir nehir diyerek saz çaldığını dinlemiş ve anladığı
m ani olm akla h er kim bu nehirden öte ya­ bu sözü dinlemekten hoşlanm ış, — M edhiye
kaya geçerse ona şu k ad ar atiyye ihsan ede­ dediğin böyle anlaşılır söz Olur. Bizim Şeyhî
CAİZE 29 CEM’
(Germ iyanlı) gelir bir şeyler okur; anlam am , lyd-i nev gelse hem en köhne kasîde
fakat mecbûrcn dinler, birkaç p ara da ve­ getirüb
ririm! diye işin doğrusunu söyleyivermiş. Yeni, eski b u lu r csbâb-ı atâyâ-yi sülıan
Evet, medh budalası olanların m üşteri çık­ Eylcyib şi’ri verak-pâre-i im sâkiyyc
ması, medhiyeciliği kârlı bir san’at hâline R am azanda dağıtır halka lıcdâyâ-yi sülıan
getirdiği için m anzum söz söyliyebilenlerin Bu tarîk ile çöker siifre-i halviyyâta
çoğu bu vâdide çalışm aya başlamış. Mcvcût N ukl-i iftira getirm iş gibi lıurm â-yi sühan
divanların hangisi gözden geçirilirse birkaç tasviriyle o asrın dilenci şâirlerindeki hâli
kasîdeye tesadüf olunur. ve görm üş oldukları istiskali anlatır. Çok
Fuzûlî'nin m eşhur Bağdad K asidesi dola- şükür ki zam anım ızda m anzûm medhiyeci
yısiyle kendisine vakıf gelirinden günde do­ esnafı m ünkariz olm uş, tek tü k kalanları
kuz akçe tahsis edildiğini, O smanlı veziri II- olsa bile san’atlerinin m üşterisi kalm am ıştır.
yas Paşa’nın, bir kasîde caizesi olarak N ef’î’- Kiymct-i şi’ri eden him m et-i şâir gibi pest
ye bir at, bir köle ve birçok kıym etli eşya Şâirin meskenet-i câizc-cûyâncsidir
verdiğini tarih yazar. N edim ’in şâhâne eser­ beyti ne k ad ar yüksek b ir düşüncenin ter-
lerine m ükâfaten o sözleri söyleyen ağıza cem ânıdır.
D am âd İbrahim Paşa’nın m ücevher doldur­
C Â M İ’ : ( £* lf ) Beyân tâbirlerindendir. İs­
duğunu her edebiyat m eraklısı işitmiştir. F a ­
kat sonraları o rağbet, belki de o san’at k al­ tiarede «m üstârünleh» ile m iistârünm inh»
mam ış 13/19 uncu asırdaki kasîdecilik âde­ arasındaki m ünasebete denilir. Teşbihin
ta dilencilik derekesine düşmüş. O asrın şâ­ «vech-i şebeh»i dem ektir.
irlerinden Sünbülzâde V ehbî’nin, oğlu Lut- (bk. Teşbih ve istiâre)
fullâh Çelebî’ye nasihatnâm e olm ak üzere CEB : ( .—»■ ) L ügatde insanı hadım etm ek,
yazdığı «Lutfiyye» d ek i:
devenin hörgücünü kesm ek dem ektir. A ruz
Bâzı cerrâr da şâir geçinir ıstılâhında «m efâîlün» cüz’ünden (î) ve
Ccrr-i askaldc m âlıir geçinir «lün» hecelcrini hazf ettikten sonra kalan
D ağıtır halka nıüzcyyef târîh «mefâ» yerine «feil» lâfzını getirm eğe de­
O larak lâyık-ı Ievm ü tcvbih nir. (bk. Mecbûb)
Sözleri b ir çürük akçe etmez C ED ’ : ( (^_ ) L ügatde bu ru n kesmeğe der­
Câizc alm asa kalkıp gitmez
ler. A ruz ıstılahında «m cf’ûlât» cüz’Linün iki
O nların aldığıdır dcF-i belâ
«sebeb-i hafif»ini, yâni «mef» ve «û» hece­
Y ıkılıb gitmek için ol siikalâ
lerini h azf ettikten sonra kalan «lât» yeri­
beyitleriyle, m eşhur «Sühan K asid esin d ek i: ne «fâ'» lâfzını getirm eğe denir, (bk. Mec-
N arhı altm ışlığa indi hele târihlerin dûu’)
Pek ucuzlandı bu bâzârda kâlâ-yi sülıan
C EM ’ : ( ) Bedî’ tâbirlerindendir. Birkaç
N içe nâ-ehl-i gcdâ-tıynet ü sâil-meşrcb
C erri serm âye eder eylesc imlâ-yi sühan şeyi b ir hüküm altına toplam ak san’atıdır.
K alm adı şâir ile farkı bem ân ccrrân n N e f î’nin :
M iintcc-i ccrr ü süâl oldu kazâyâ-yi sülıan H em kadeh, lıem bâde, hem b ir şûlı
D aldılar bâb-ı kibara gazelim v ar diyerek sâkîdir güniil
Oldu sâil kapısı dergch-i vâlâ-yi sülıan Elıl-i aşkın hâsılı sâlıib-m czâkıdır gönül
K im vefât etse kazıb seng-i m ezara târih beytindeki kadeh, bâde ve sâkînin gönülde
Cöng ü tûm ârın eder malışer-i mevtâ-yi birleşm eleri hükm ü gibi.
sühan A şka düşm üş ıbtidâ b ir nay, b ir ben, b ir
H âsılı âlem i târih ile telvîs eyler gönül
Nice m u rd âr ü mülevves lıezcyan-Iâ-yi Dâğ-dâğ-ı ibtilâ b ir nây, b ir ben, b ir
sülıan göniil
Câygâh oldu o kâğıdlarn hnttâliyye beytinde de ney ile şâir ve gönlünün aşka
H er konakda bulunur b ir iki torbâ-yi düşm ekle, dâg-dâr-ı ibtilâ olm alarındaki b ir­
sühan leşme de böyledir. Ce'm’in «m a’-at-taksîm »
CEM’İYET 30 CEZALET
ve «m a’-at-tefrîk» olm ak üzere iki nev’i var­ beytinde «nîstî, hestı, beka-cû-yi vücud ve
d ır ki birincisi cem ’in taksim san ’atiyle, taleb-cfzâ-yi adem» kelime ve terkiblerinden
İkincisi de tefrik san’atiyle birlikde icra edil­ hâsıl olan tezâd hasebiyle cem’iyetlidir.
m esidir. C E V Â Z -I-E D E B I: ( J Jİ ) A rabların
T a k s im : m üteaddid şey zikr ve h er biri­
«Yecûzü li’ş-şâiri mâ-lâ-yecûzu li-gayrihi»
ne âit olan san’ati tâyin ve tahsis suretiyle
yâni «Başkalarının yapması câiz olmayan
nisbettir. F uzûlî’nin K anunî Jıakkındaki:
bir şey'i şâirin yapması caizdir.» sözünden
H ak iki âdil Süleym an hâkim etmiş âlem e
alınmış bir tâbirdir ki edebî h atâlara vârid
Evvel ü âhir kılup sırr-i adalet aşikâr
olacak itirazlara karşı kalkan gibi kullanı­
01 Siilcym an’ıu şükûlıu dîvc salmış rüstehîz
lır. Vezne sığdırılm ak için sözün alt-üst edil­
Bu Süleym an savleti kiiffârı etmiş târ-m âr
mesi, hecelerin uzatılıb kısaltılması, edebî
beyitlerinde olduğu gibi. B urada b iri evvelâ
kaidelere riâyet edilememesi gibi kusurlar
Süleym an Peygam ber, diğeri K anunî Süley­
hep bu tâbir ile kapatılm ak, «Dediğiniz doğ­
m an olm ak üzere iki zât zikr edilmiş, son­
ru ise de vezn zarureti dolayısiyle bu ka-
ra birine şeytanların teshiri, diğerine kâfir­
darcık b ir m üsam ahaya cevâz-ı edebî gös­
lerin tedm iri tâyin ve tahsis tarikiyle nisbet
terilebilir.» denerek işin içinden çıkılm ak is­
olunm uştur.
tenilir. Bâzı yazılarda m üsâm aha gösteril­
Cem ’m a’-at-taksîm ise m üteaddid şey’i
meğe edebî cevaz verilebilirse de cevâzın
bir hüküm dâiresine topladıktan sonra tak ­
bir haddi olm ak lâzım gelir. Bu edebî hudud
sim etm ektir. B âkî’n i n :
tam âm iyle muayyen olm am akla berâber h â­
Y ayıldı balıs-i lâ’l ü b att ü hâlin Bâğ-ı
R ıdvâna ricine çıkılıb çıkılm adığını «zevk-i selim»
tâyin edebilir.
Suyın kevser, ncbâfın ney-şeker,hâkin ab îr
ctdi C E V H E R : ( ), C E V H E R İN : (
beytinde olduğu gibi ki sevgilinin dudağı, Ebced hisâbiyle yapılan tarih tâbirlerinden-
hattı, hâli bahsi C ennete yayılmış. Bu bir dir. N oktalı harfleri hisâb edilerek düşürü­
cem’ san’ati. Ç ünki bahislerinin C ennete ya­ len tarihlere denilir. Böyle tarihler için mü-
yılm asında birleşiyorlar. Sonra sevgilinin cevhcr, menkut, m u’cem, gevher, güher tâ­
dudağı, Cennetin suyunu Kevser; hattı, o ra­ birleri de kullanılır, (bk. Ebced hisâbı, m u’­
nın nebatını şeker kamışı; beııi dc toprağı­ cem, gevher, güher.)
n ı anber hâline getirm iş. Bu da b ir taksim ­ C E Z Â L E T : ( ) Tom ruk, yâni kalın
dir. Ç ünkü her birine ayrı ayrı b irer me-
odun demek olan «cezl» kelimesinden alın­
ziyyet verilm iş, iki san’atin birleşm esiyle de
m ıştır. Telâffuz edilişleri kulağa s&rt gelen
cem ’m a’-at-taksîm husûle gelmiştir.
lâfızların söyleniş keyfiyetidir. Buna «sert­
C E M ’İ Y E T : ( ) Bedî’ tâbirlerinden- lik» de denilebilir. Evet, kelimelerde «rik­
dir. G erek m ünasib, gerek m ukabil m ânâ­ kat» ve «cezâlet» denilen iki sesleyiş var­
ları ifâde eden kelim elerin b ir arada zikr dır. «Sen, ben, şiir, edeb» gibi söylenişleri
olunm asıdır. Böyle b ir söze «cem’iyyetli» ince olan kelimelere «elfâz-ı-rekika» «arz,
denilir. M ünasib ve m ukabil m ânâlar kay- çarh, toprak, ağaç» gibi telâffuzları kalınca
dinden anlaşılm ıştır ki cem ’iyet tenasüb ve o lanlara da «elfâz-ı cezle» denilir.
tezada şâm ildir. Bir m ezar kitabesi olm ak «Edâ»nın «müeddâ» ile, yâni lâfzın m â­
üzere yazılan : nâ, daha açığı üslûbun «mevzu'» ile muva­
B ir tâır-i kudsîyi uçurdun yuvasından fık olm ası için kelimelerin rikkat ve cezâ-
B ir lâne-i sevdayı tcbâlı eyledin ey mevt! lctine de m üm kün olduğu kadar dikkat et­
B ir tûdc tü rab a çevirip cısm-i lâtifin m ek lâzım dır.
B ir haclcgchi hâk-i siyâh eyledin cy mevt! Beşikteki b ir yavrucuğun uyuduğunu an­
kıt'ası «tâir, uçurdun, lâne, tûde, türâb, hâk» latm ak için «mışıl mışıl» tâbiri kullanılır.
lâfızlarından husule gelen tenasüb dolayı- Ç ünki mevzuun rikkati öyle bir tâbiri ge­
siyle, Â kif P aşa’n ı n : rektirir. Onun yerine «horul horul» tâbiri
Kimisi nîstî-i gam la beka-cûy-i vücûd kullanılacak olsa o kelimelerin cczâleti, âde­
K im i hestî-i elem le talcb-cfzâ-yi adem ta çocuğu .uykudan uyandırır ve korkutur.
CEZL 31 CİNÂS
N âcî der k i : değişmiş b u lunanlara da «cinâs-ı gayr-i tâm »
«Bir ordu kum andanı askere hitaben irâd denilir.
edeceği nutku elfâz-ı cezîleden teşkîl etm e­ C inâsda tam am lık «vücûh-i erbaada it­
ğe çalışır. Ç ünki bir m uasker (askerlerin tifak» denilen dö rt şeyden hâsıl olur. Bu
toplanm a m ahalli), nâzikçe idâre-i kelâm dört şey, yâni vücûh-i erbaada ittifak, cinâsı
edilecek yer değildir. Bunun tam aksi ola­ teşkil edecek kelim elerdeki harflerin nevi’le-
rak bir âşık, gönlünü cezb etmeğe çalışdığı ri, sıraları ve adetleri, b ir de harekeleriyle
m âşûkasına elfâz-i rakîka ile söz söylemek sükûnları b ir olm ak dem ektir. Y âni o keli­
ister. Z irâ sevgilinin kulağı, kelimat-i şedî- m elerden biri kaç harfli ve o harfler han­
denin hücûm una dayanam az...» gileri ise, b ir de harflerin kaçı sâkin bulu­
U zunca bir yazının bütün bütün elfâz-i nuyorsa öbürünün de aynı harfli, aynı h a­
rakîka, yahut elfâz-i cezleden tertibi im kân­ rekeli ve sukûnlü olm asıdır. Y ukarıki m isal­
sız değilse bile her hâlde güçtür. U ğraşm ak lerde olduğu gibi. Vücûh-i erbaadan biri
zahm etine de değmez. Y alnız — N âcî’nin eksik olursa o cinâs, cinâs-ı tam olam az.
dediği gibi — «elfâz-i cezle m akam ında el­ T am cinâslar, ya «basit», ya «m ürekkeb»
fâz-i rakîka ve bil’akis elfâz-i rakîka mev­ olur. «Yaz» ve «kaparız» kelim eleri basit
kiinde elfâz-i cezle irâd edilmemek» ve ek­ ve tam cinâs misâlidir.
seriyet itibâriyle «sözün hey’et-i umûm iye- M ürekkeb cinâslarda kelim elerden biri iki
sinde cezâlet veya rikkat göstermek» lâzım ­ lafızdan teşekkül eder. Keçecizâde F uâd
dır. Paşa’nın :
«Bir evde dü zen olsa diizen olm az o evde»
CEZL: ( J j f ) A rûz tâbirlerindendir. Arûz-
m ısrâındaki «düzen» kelim eleri gibi. Bun­
cular ıstılâhında «m ütefâilün» cüz’ünü müf-
lardan biri «dü» ve «zen» lafızlarından m ü­
teilün suretine sokm aktır.
rekkeb ve «iki kadın» dem ektir, ö b ü rü tek
C İN Â S : ( ) Bedî'in lafzî san’atler kelim edir ve «intizâm» m anasınadır.
cümlesindendir. Lafzı bir, m ânâsı ayrı olup M ürekkeb cinâsların böyle yazılışta b iri­
b ir ibarede bulunan kelimelerdir. Sünbül- birine benzer olanlarına «cinâs-ı müteşâ-
zâde V ehbî’nin : bih», im lâsı ayrı, lafzı b ir bulun an ların a
«Eyleme vaktini zayi’, deme kış yaz, oku, «cinâs-ı m efruk» derler.
yaz!» U ğrarız sadm esine h er gelenin
m ısrâındaki «yaz»lar ile İzzet M ollâ’n ı n : Bu da b ir çiftesi b ir hargelenin
beytinin kafiyelerinde olduğu gibi. M ürek­
«Dest-i kûtâhım ızı etmemiş A llâh resâ
keb cinâsın b ir de «m erfû», yâni yam alı
M enba’-i cûdunıı yoksa elimizle kaparız.
denilen nev’i v ardır ki b ir kelim e ile diğer
Bize versin m i H udâ Âb-i H ayât-i tevfik
bir kelimenin parçasından teşekkül eder. İs­
’ H ızr’ı bulsak relı-i-zulnıctdc külâlıın
m ail Safâ m erhûm un :
kaparız.»
beyitlerindeki «kaparız»lar ve M uhyiddin Y okken güneşin eşi sem âda
R âif Bey’in : Bir eş görünürdü şemse m âda
«Sen beni terk eyledin gitdin nihayet yâd beytinin birinci m ısrâındaki «sem âda» ile
ile İkincisindeki «şemse mâda» cinasları gibi.
D ilde kaldı sevdiğim, yâd-i hazinin T am cinâslar — diğer b ir taksim e göre —
yadigâr» «mümasil» ve «müstevfâ» nâm iyle ikiye ay­
beytindeki «yâd»lar gibi. rılır.
«Y azılardan biri «sıcak mevsim», öb ü rü M üm asil cin âs: kelimelerin nevi’ itibariyle dc
«tahrir et!» demektir. «K aparız»lardan biri müsavi olm ası, yâni biri isim ise diğerinin
«kapatırız», diğeri de «gasb ederiz» mâ- dc isim, biri fiil ise öbürünün de fiil bulun­
nâsınadır. «Y âd»lardan birincisi «yabancı», m asıdır. N e f î’nin şeraba hitabı olan :
İkincisi «hâtıra» meâlindedir. Böyle olduk­ «Meclis-i erbâb-i dil b ir lahze sensiz
ları ve bir m ısrâda bulundukları için cinâs olmasın
teşkil etm işlerdir. L afız itibâriyle biribirine H ürm etin in k âr eden âlem de hürm et
böyle uygun olanlara «cinâs-ı tâm », az çok bulm asın.»
CİNAS 32 CÜZ’
beytindeki «hürm et» cinasları m üm asildir. beyit ve m ısrâlnrındaki «âb» ve «serâb»,
Ç ünki ikisi dc isim dir. Biri «haram », di­ «Cem» ve «câm», «gamz» ve «gamze» keli­
ğeri «itibâr» m ânâsınadır. îzzet M ollâ’nın m eleri bu üç ihtilâfa misâl teşkil eder. Bun­
yııkanki beyitlerinde vâki’ «kaparız» cinas­ lardan birincisine «cinâs-i m uharref», İkin­
ları da m üm asildir. Ç ünki ikisi dc fiildir. cisine «cinâs-i müşevveş», iiçüncüsüne de
M üslcvfâ c in â s : kelim elerden birinin isim, «cinâs-ı müzeyyel» denilir. «Cinâs-i m uhar­
öbürünün fiil olm asıdır. ref», hey’eti bir, fakat harekesi başka olan
A çm ış kollarını yükselen çam lar kelimelerin b ir bir ibarede bulunm asıdır.
H e r dalın ucundan ay nuru dam lar Vasf-i verd-i rûyun olm uşdur bana vlrd-i
Benekli ışıklar altında dam lar zebân
N akıştır sanırsın baş yazm asında m ısrâındaki «verd» ile «vird» kelimeleri gi­
koşm asındaki «dam lar» cinasları gibi ki bi­ bi. Cinasın bu nev’i eski yazıya mahsustur.
rincisi fiil, İkincisi isim dir. Yine eski yazıda «âkil», «gâfil» gibi ancak
Cinâs-ı gayr-i t â n ı : A raların d a vücûh-i erbaa, nokta ihtilâfı bulunan kelimelerden yapılan
yâni harflerin nev’i, adedi, harekesi ve sü­ cinaslara «cinâs-i hattî», «cinâs-i musahhaf»,
kûnu itibariyle ittifak bulunm ayan ve bir «cinâs-i tashîf» tâbir olunur.
ibarede zikr edilen kelim elerdir. İhtilâf, K endini gösterm e fevkalâde b ir âkil gibi
harfin nev’i dolayısiyle olursa «cinâs-ı lâ- Dem olur âkil kalır hayretzede gâfil gibi
lıik», h arfin adedi dolayısiyle olursa «cinâs-ı
beytindeki «âkil ve gâfil» kelimeleri gibi.
nakıs», harfin harekesi dolayısiyle olursa
Cinâs, esasen ehemm iyetli bir san'at ol­
«cinâs-ı m ııharrcf», harfin — eski yazıya
m adığı, adetâ kelime oyunundan ibâret
göre — noktalı, yâhut noktasız bulunm a­
bulunduğu hâlde eskiler, h er nedense ona
sı dolayısiyle olursa «cinâs-ı m usahhef»
ehemm iyet verm işler, tü rlü isimlerle türlü
tâbir edilir. «Cinâs-ı lâhik»de üç ihtim âl
nevi’lere ayırm ışlardır. Şu yazdıklarım dan
v a r d ır : H a rf ihtilâfı kelimenin ya evvelin­
de, ya ortasında, ya sonunda bulunur. N a­ başka «kalb», «aks», «redd-ül-acz ales-sadr»,
ci’nin : redd-üs-sadr alel-acz» gibi şeyleri de cinâ-
sın m ülhakatından saym ışlar.
Bir vakıadır bu kalbe âid
Olm az sanırım beyânı zâid H âlbuki bunların içinde asıl «cinâs» de­
beytindeki kafiyeler birincisine, nilecek ve lafzî bir san’at sayılabilecek olan
 dem e b ir zclır-i tcdrîcî şerâb «cinâs-ı tâm » dedikleridir. Cinâs san’atine
A nlam ış olsa bunu chl-ı şebâb «teenîs» de tâbir edilir ki cinâs yapm ak de­
beytindeki (şerâb) ve (şebab) kelimeleri m ek olur.
İkincisine, CÜM LE: ( ^ ) M eânî tabirlcrindendir.
O lm asın âfâkım ız âfâta cây
Birbirine isnâd edilmiş kelim elerden mürek-
m ısrâındaki «âfâk» ve «âfât» kelim eleri de
keb söze cümle derler. C üm leler tam ve
iiçüncüsüne m isâldir. B unlara «cinâs-i mü-
nâkıs olabilirler. «Bu gün hava açıktır.»
tekarib», «cinâs-i m üzâri’» nâm ını da ve­
ibaresi tam bir cümledir. «Y arın hava açık
rirler.
olursa» ifâdesi ise nakıstır. M eğer ki «Ne
«Cinâs-i nâkıs»daki harflerin adetçe ihti­
vakit geleceksin?» süâline verilmiş b ir ce-
lâfı da başda, ortada, sonda olm ak üzere
vâb ola. O takdirde «H ava açık olursa ya­
üç türlüd ür :
rın gelirim.» demek olacağı için tam bir
V âdi-i lıuşkindc yok b ir ciir’a, yâ b ir
cümle sayılır. T am cümlcyc «kelâm» da
k atrc âb
derler. Lâkin nâkıs cüm leler kelâm değil­
Belki bâk-i sinc-çâki görm em iş zıll-i serâb
dir. (bk. Kelâm)
ve :
Cem in gitmişse dc kendi cihanda camı C Ü Z ’ : ( •jj* - ) Lügatte parça demektir.
kalm ıştır A rûz ıstılahında iki m ısraın iki cüz’ünü hazf
ve : etmeğe denir. M e s e lâ : «Bahr-i hczcc»in
G a n u eder garuzc-i gam m azı «müsemmen-i sâlim»i olan : «M efâîlün, m e­
zebun-küşlüğünü fâîlün, m efâîlün, mefâîlün» veznini «müsed­
DADAİZM 33 DAİRE
des-i sâlim» o la ra k : «M efâîlün, m efâîlün, dördüncü cüz’olan bir «mefâîlün» hazf edil­
mefâîlün» şekline s o o a l k ciiz’dür. Çünki miştir.

D
D A D A tZ M : Y eni ve edebî b ir meslektir.
Behçet Y azar’ın «Genç şâirler ve eserleri»
isimli kitabında bu meslek için :
«Dadaizm , çocukların kekelemesini, dadı­
sını model tutarak ve hisse dayanıp fikri ve
hafızayı inkâr ve ifâdenin en son karışık
şeklini istihdaf ederek abes’in, m ânâsız’ın
zaferini alkışlayan bir yoldur.» deniliyor.
M üm taz Zeki'nin şu parçası D adaizm in bir
modeli imiş :

linyiti adaları
Bir istiridye bizim ada
d ada
dada
D ada
Benim istiridye adnmın incisidir
dadam
dadam Bahr-i-kâm il
D adam derken çıldıracak adam...!

D A H İL : ( J f ’"-3 ) K afiyede «te’sis» ile «re-


vi» arasında bulunan harftir. O rtadaki m ısrâ :
Ettikçe figânı kalb-i nâir G örem i senin gibi b ir dalıi bu gözüm accb
H er nâlcsi oldu aşka dâir M ütefâilün m ütcfâilün miitefâilün
Sevda beni gerçi etti şâir âhenginde okunduğu surette Bahr-i kâm ilden,
Bizâr-i garâm olub da T âhir Aceb görem i senin gibi b ir dahi gözüm
Ben düşmen-i canıyım hayâtın M üfâalelün m üfâaletün m üfâaletün
parçasının dört kafiyesindeki «i» ve «h» tarzında okunduğu takdirde «bahr-i-vâfir»-
harfleri gibi. (bk. Kafiye) den olur. A rap aruzunda altı dâire vardır ki
» isimleri ve ihtiva ettikleri b ahirler şunlar­
D Â İR E : ( ) A rûz tâbirlerindendir. d ır :
A rûz bahirlerinden birkaçının yekdiğerine D âire-i m u h te life : Bahr-i tavîl, bahr-i
olan m ünâsebet ve yakııılılıgını göstermek rncdîd, bahr-i basît.
için ayrılan kısım lardır. Bu kısım lar bir dâi­ D âire-i m ü’telife : Bahr-i vâfir, bahr-i kâ­
re şeklinde ıcsın edilir. O ltasına bir nıısrû, mil.
etrafına da o dâireye girebilen bahirlerin D âire-i m ü e te lib e : Bahr-i hczec, bahr-i
ismi yazılır. O rtadaki mısrâı teşkil eden ke­ recez, bahr-i remel.
limeler alt üst edilmek suretiyle kenardaki D âire-i m ü şte b ih e : Bahr-i serî’, bahr-i
bahirlerin veznine göre okunabilir. Bir nü- m ünserih, bahr-i hafîf, bahr-i m uzâri’, bahr-ı
m une: Bahr-i-vâfir m uktedab, bahr-i m iictes.’

F: 3
DÂSTÂN 34 DARB-1 MESEL
Dâire-i m ü tte fik a : Bahr-i m ütekarib, tib edilirdi. H alk şâirleri, m uharebelere,
bahr-i m ütedârik. m eşhur adam lara, büyücek hâdiselere, hu­
D âire-i serîa : Bahr-i cedîd, bahr-i karîb, susî ve gülünç vak’alara, h attâ kedi ile fâre
bahr-i müşâkil. arasındaki m âccrâlara dâir destanlar tanzim
A cem aruzunda da dört dâire vardır ki etmişlerdi. Nitekim yaz ile kışın m uhâvere-
isim leriyle ihtiva ettikleri bahirler şunlardır: sine d âir pek eski bir T ü rk ozanı tarafın ­
D âire-i m ü’te lif e : Bahr-i hezec, bahr-i dan terlib edilmiş bir destanın bâzı parça­
recez, bahr-i rem el. ları «D îvânü-lugat-it-Türk» de mündericdir.
Dâire-i m uhtelife : Bahr-i münserih, bahr-i Bir de «M illî D estan»lar v ardır ki her
m uzâri’, bahr-i m uktedab, bahr-i müctes. kavm in efsânevî tarihinden, hayalî mâbud-
Dâire-i m ü ten ev v ia: Bahr-i serî’, bahr-i larından, kahram anlarından, m uharebe ve
karîb, bahr-i cedîd, bahr-i hafif, bahr-i m ü­ zaferlerinden, hülâsa eski m efahirinden bahs
şâkil. eder. Bu menkabevî vak’a lar ayrı ayrı ola­
D âire-i m ü tte fik a : Bahr-i m ütekarib, rak halk tarafından nakl edilegelir. Sonra
bahr-i m ütedârik. m illî b ir şâir bu parça parça nakliyatı bir
A rap ve A cem arûzcul arının ilim bahis­ araya toplar millî bir destan m eydana geti­
leri arasına sokdukları şu karışık ve yorucu rir.
olduğu kadar faydası bulunm ayan dâire tak ­ Y unanlıların «Ilyada»sı ile «Odise»si,
sim atına bereket versin ki T ü rk şâirleri ve İran 'ın «Şehnâme»si, H intlilerin «Ramaya-
edebiyatçıları ehem m iyet verm em işlerdir. na»sı, Finlerin «K alavala»sı gibi ki «Home-
ros», Firdevsî», «Valmiki» ve «Lonro»riun
D Â ST Â N , D E S T A N : 4 u ^ - > ) Kıs­
sa, hikâye, m asal m ânâsınadır. Bilhassa kalem leriyle zabt edilmiştir.
bunların m anzum olanlarına denir. «D il­ K öprülüzâde F uâd Bey’in «Türk Edebi­
lerde destan olm ak» tâbirinden anlaşılacağı yatı Tarihi» Unvanlı eserinde mufassal su­
rette anlatıldığı üzere T ürklerin de mütead-
üzere «meşhur» m ânâsına geldiği gibi «te­
did ve mütenevvi’ millî destan parçaları v ar­
rennüm ve teganni» m ealini de ifâde eder
dır. F ak at bunlar daha toplanm ış ve m an­
ki m anzum destanların saz ve nağm e ile
okunduğuna, ondan dolayı m evzûlarının zum b ir hâle getirilmiş değildir. «Türk Ede­
şöhret bulduğuna delâlet eder. biyatı T arihine D âir M anzum Bir M uhtıra»
«Dâstân» kelimesini dîvan şâirleri de kul­ isimli eserimde şâir N efT den bahs ederken
lanm ışlar, arûz vezniyle yazdıkları m an­ şöyle bir mUtaleada b u lu n m u şd u m :
zum hikâyelere «dâstân» tâb ir etm işlerdir. F ak at pek yazık ki o tab’-ı nâdir
M eselâ Şeyh G alib «Hüsn-ü-Aşk»m da ta s­ O geniş kariha sâlıibi şâir
vir ettiği «Benî M ahabbet = M ahabbet Olmuş da Sihânı-i K azaya hedef
oğulları» isimli bir arap kabilesinin ahvâli­ Eylem iş kendini bîhûde telef
ni «Âgaz-i dâstân-i Benî M uhabbet» ser- D olaşacağına kasidelerde
lavhası altında anlatm aya başlar. Fuzulî Ccvelân etseydi başka b ir yerde
de «Leylâ ve M ecnûn» hikâyesinin nazm ı­ Yol verip tab ’ının o şiddetine
nı kendine teklif edenlerin sözlerini şu su­ Yazsaydı b ir destan T ü rk milletine
retle nakl eder ve o hikâye için «dâstân» O lurdu kendisi bizde Firdevsî
tâbirini k u lla n ır: T ürkün bulunurdu b ir Şehnâmesi.
L û tf ile d e d ile r: E y sülıan-senc D A R B : ( '-‘s*’ ) Bir beyitteki ikinci m ısraın
Fâş eyle cihâna bir nilıân gene
son cüz’ü. Buna «Acz» de derler.
L eylâ, M ecnûn Acem de çokdur
E trâkde ol fesânc yokdur D A R B -t M E S E L : ( Jî-* >-> ) Eskiden söy­
T akrire getir bu dâstânı lenilmiş olan ve bir hikm eti muhtevî bulu­
K ıl tâze bu eski bûstânı nan söz; A talar sözü. D aha eski tü rk ç e si:
D îvan şâirlerinin «D âstân»ı alelekser «sav». A rapcada «mesel» M alar sözü,
m esnevî şeklinde yazılırdı. H alk şâirlerinin «darb-i mesel» ise öyle b ir sözü söylemek
«D estan»ı ise «dörtlem e» denilen şekilde ve demek ise de vaktiyle dilimizde doğrudan
ekseriyya «altılı + beşli» hece vezninde ter- doğruya mesel m ânâsında kullanılm ış ve
DELÂLET 35 DÎVAN
herkesçe o m ânâda söylenilip anlaşılm akta mek için toplanılan meclise «dîvan» deni­
bulunm uştur. N âbî’n i n : lirdi. H eybetli ve haşm etli toplantılara
D arb-iil-mcsel iradına bû asrda N âbî; «Ebûl-M üslim D îvanı gibi» tâbir edilirdi.
Kimse olam az Sabit E fendi’yc rcsîde. H azret-i Ö m er zam anında M edine’de teş­
beytinde olduğu gibi. Bu tâbirin A rapça kil edilen hüküm et dâiresine ve o dâirede
cem’i olan «dûrûb-ı emsâl» de türkcede kul­ tutulan vazife ve maaş defterine de isimle­
lanılmış, hattâ Şinasî tarafından «Durûb-i rin toplanm ış olm ası münasebetiyle «dîvan»
Emsâl-i Osmaniyye» adiyle b ir eser yazıl­ ismi verilirdi.
mış ve basılm ıştır. D aha sonra m anzum sözlerin topluca ya­
D ELÂLET: ( ) Lâfz ile m ânâ arasın­ zıldığı kitaba «dîvan» denildi. «Dîvan-ül-
daki m ünasebettir. Bunu «Vaz’iyye» ve H amâse» gibi ki A rap şâiri «Ebû-Tem-
m âm »ın cem’ ve tertib ettiği seçme şiirleri
«Akliyye» diye ikiye ayırırlar.
Delâlet-i vaz’iye lafzın, mânâ-yi mevzu­ hâvi bir kitaptır. Bu kelime, evvelce müte-
una tam am iyle delâletidir. Buna, «delâlet-i . addid şâirin m üntehab şiirlerini ihtivâ eden
mutâbıkiyye» de derler. «Arslan» lafzının m ecm ua (antoloji) m ânâsında kullanıldığı
m âhûd yırtıcı hayvana delâleti vaz*î ve m u­ hâlde sonra m utlaka b ir şâirin defter-i eş’ârı
mealinde istimâl edildi. F uzûlî dîvanı, N e fî
tabıkı b ir delâlettir. .
dîvanı gibi ki F uzûlî’nin ve N ef’î’nin yaz­
Delâjet-i akliye ise kelimenin mânâ-yi
mış oldukları m anzum eleri câm i’ kitap de­
mevzûuna değil, mefhum -ı-m âkulüne delâ­
m ektir. Cem ’i : «Devâvîn» küçük dîvanlar
letidir. Bu da «Tazammuniyye» ve «lltiza-
miyye» diye iki nevi’dir. «Dîvançe» adlarını alır.
Delâlet-i tazam m uniyye, bir lâfızdan D îvan te r tib i: M anzum elerin şâirler arasında
mevzûunun bütünün değil, m ânâsının bir muayyen b ir usûl ile yazılm asıdır. O yolda
kısmının anlaşılm asıdır. C esur b ir adam a yazılmış şiir m ecm ualarına «M üretteb dî­
arslan denildiği vakit buradaki «arslan» ke­ van», yâhut. «M üretteb dîvançe» tesmiye
limesinin delâleti tazam m uniyyedir. Çünki olunur.
anlattığı m ânâ, mevzuu olan yırtıcı hayva­ D îvan tertibinde riâyet edilen u s û l: Tev-
nın b ir cüz'ü olan cü r’et ve savletdir. hid, m ünâcât, n â’t-ı şerif, medh-i ekâbir gibi
Delâlet-i iltizamiyye b ir lâfzın mânâ-yi şeylerin baş ta ra fa yazılm ası, onlardan son­
mevzûundan başka b ir 'm ânâya delâletidir. ra padişahların ve erkân-ı devletin sitâyişine
«Eli açık bir adam» terkibindeki «eli açık» dâir kasidelerin ta h rir olunm ası, doğum,
tâbiri, o adam ın açık bulunan eli, vergili ölüm ve şâire gibi şeylerin tevrihine dâir
olduğunu anlatır. B unlardan Delâlet-i vaz’- m anzum elerin sıralanm ası, daha sonra ga­
iyye «hakikat», Dclâlet-i tazam m uniyye zellerin kafiyeleri elifba harfleri sırasına
«mecaz», Delâlet-i iltizâmiyye ise «kinâye» göre dere olunm ası, daha sonra da m uam ­
olur. (Bu kelimelere bakınız!) m a, şarkı, m üfredât, rübâî, k ıt’a, m urabba’,
D İD A K T İK : M evzûu hikm et ve nasihatten muham m es, müseddes, lügaz, mesnevî ta r­
ibâret olan söz. Y unancada «öğretme» de­ zındaki yazıların derciyle dîvanın tam am ­
mek olan bir kelimeden alındığı için ev­ lanm asıdır.
velce «tâlimî» diye tercem e ediliyordu. E s­ Bâzı şâirlerin dîvanı hayatlarında ve ken­
kiden ise bu sözlere «hikemî» derlerdi. dileri tarafından tertib olunm uş, bazılarının
D ivan şâirleri arasında hikem î sözler ile da vefatlarından sonra ve başkaları tarafın ­
en ziyade şöhret alm ış olan U rfalı N âbî’dir dan tedvin edilmiştir. M eselâ F uzûlî, türkçe
ki bu yolda meslek sahibi sayılır. Ziyâ Pa- dîvanına yazdığı m u kaddim ede: « ... za-
şa’ya gelinceye kad ar birçok m uakkibi v ar­ man-ı tufûliyyetim de sâdır olup m üteferrik
dır. Ben, «M anzum M uhtıram »da N â b î için olan gazellerden b ir m uhtasar dîvan cem*
şöyle dem iştim : etm ek selâhın gördüm ve ol vakitte ben­
N e lirik söyledi, ne yazdı epik, den iltimas edenlerden iltim âs ile aldım ve
M ûtenâ sözleri oldu «didaktik» suret-i-cem’in ihtisar üzere bitird im ...» diye­
D ÎV A N : Esasen toplanılan y er dem ektir. Bu rek dîvanını kendinin tertib etmiş olduğunu
itibarla eskiden dâvâlara bakm ak ve iş gör­ söyler.
DÎVAN 36 DÖRTLEME
Sünbülzâde V ehbî de dîvanının baştara- Bi-ham dillâh meded-kârî-i tevfik-i İlâhiyle
fına geçirdiği uzun b ir m anzum ede Selim-i Bu suretle hirâm ân oldu bu dûşîze-i hasnâ
Sâlise takdim etm ek üzere dîvanını tertib R iiiûm -i kâinât oldukça câri, H azret-i Bâri
eylemiş olduğunu : E de ol Âsaf-i âli-cenâbın zâtını Ibka.
K em âl'i şevk İle kıldı tab îat Şâir Yenişehirli A vnî m erhum un dîvanı
H em an tertib-1 dîvâna azim et evvelce pek yanlış b ir surette basılmıştı.
N e inşâd eyledimse ii$ lisanda Sonra onu Süûd-ül-Mevlevî Bey yeniden ter­
Bulup m evcudun evrak-i zam anda tib ve ikmâl etti. N âm ık K em al'in eski tarz­
Cedid ü köhne asâr-i perişan daki gazelleri Ali E m îrî Efendi tarafından
B ulundu h er ne İse hasb-el-imkân b ir deftere yazılmış ve M illet K ütüphâne-
Rüsûm -ı m ahv ü isbât üzre yekser sine konulm uştu. Sa’deddin N üzhet Bey bu
E dip geh ta rh u gâhî nakl-i m istar defteri bâzı ilâvelerle tezyil ve tekm il ede­
O güne m üntahab vâfirce eş’â r rek «N âm ık K em âl’in H ayatı ve Şiirleri»
M üfîd ü m uhtasar dîvân-i eş’â r ünvanlı eserine dere eyledi.
K ılup her nev’ini başka mühezzeb Divan e d eb iy atı: Eskiden beri T ürk edebiyatı
O lundu üç lisan üzre m üretteb avam ve havasa m ahsus olm ak üzere ikiye
E ğer yazmış ise Sa’dî G ülistân ayrılm ışdı. Hece vezniyle söylemiş olan saz
Bu âsâra desinler Sünbülistân şâirlerinin deyişlerine yakın zam anlarda
Bu resine buldu çünkim husn-i tertib «H alk Edebiyatı», arûz vezniyle yazmış olan
O lııb revnak-nüm â-yi zîver ü zîb şâirlerin m anzum elerine de «Dîvan edebi­
D edim tarihini cevher gibi hub yatı» denildi.
M aârif gencidir dîvan-i m ergub D îvan edebiyatının nazım şekilleri değiş­
beyitleriyle anlatır ve hicrî 1205 (1790) se­ mez bir surette kararlaşm ış olduğu gibi ede­
nesinde dîvanın tertib edilmiş olduğunu son bî mevzuları, müşebbeh ve müşebbehün-bih,
m ısrâiyle haber verir. N âbî’nin dîvanı ise m üsteâr, m üsteârün-m inh ve m üsteârün-leh
H aleb Valisi olan Silahdâr İbrahim Paşa’- olacak şeyleri de tâyin edilmişti. Eski şâir­
nın emriyle ve şâirin hayatında tertib edil­ lerimiz, fikirlerini, hislerini, hayallerini yaza­
miştir. N âbî bunu dîvanının ihtidasında ve bilmek için m ukarrer ve m uayyen olan bu
Tevhide dâir uzun bir kasidenin sonunda esaslara uym ak m ecburiyetinde idiler. Fürû-
bildiriyor. H attâ o Tevhidi, Paşa’nın ihta- âtta yenilik gösterseler bile m ukarrer esas­
riyle yazdığını sö y liy o r: ların hâricine çıkam azlardı. Bundan dola­
İlâhi sen m uam m er kıl o zât-i hayr- yı dîvan edebiyatım ıza — mukayyed ve kai-
fcrm âyı de-perest olduğu iç in — «Klasik 'Edebiyat»,
K i bu nazm a dem-i cau-babşi oldu Pâdişâhlarla D evlet Ricâlini medh ettiği do-
mûelb-i ihyâ layısiyle «Saray Edebiyatı» ve «Enderûn
Sllahdâr-i şeh-1 din, sâhib-1 sermâye-i Edebiyatı» adlarını da veriyorlar.
tem kin D îv a n : 17. asırda halk şâirleri dîvan
Vczîr-i arif ü âlim müşîr-1 âkil ü yektâ şâirlerinin te'siri alım a girmiş vc saz şâirle­
Cenâb-i âsaf İbrahim Pâşâ-yı bülend-ikbâl rinden okuyup yazanlar arûz vezniyle bâzı
V ücûdiyle şercfyâb olduğunda lııtta-i m anzum eler tertibine başlam ışlardı. Bu
şehbâ m anzum elerden «fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün,
Tcvcccüh etdi dîvân-ı hakiri etmeğe tertib fâilün» vezninde tertib edilmiş olanlara «dî­
K ühcn m üsveddelerden b ir yere cem ’ eldi van» dediler. Bunları saz çalarken hususî bir
ser-tâ-pâ beste ile okudular. D îvanların «Hafdi, O r­
Dedi dîbâccsindc olsa b ir sernâm e-i tevhîd ta, K onya, Yenikapı» gibi m uhtelif kısım ­
O lurdu naksdan âri m ükem m el nusha-i ları vardır. A ralarındaki fark yazılışda de­
garrâ ğil, rast, uşşak, karcığar gibi m akam larla
O lunca ol nefesden bahr-i tab’ım bestelenmiş olm asındadır.
mevc-hiz-i şevk D Ö R T L E M E : D ö rt m ısrâl: bendlerden m ü­
Kalem Tevhld-i B âri lücccsinde oldu teşekkil m anzum elere saz şâirleri «D örtle­
reh-peym â me» derlerdi ki arûzun «M urabba’» şekli
DRAMATİK 37 DÜBEYT
demekti. «M anzum bir m uhtıra» Unvanlı Z ikr esnasında ve birinci fasıldan sonra tek,
eserimde demiştim k i : yâhut çift «zâkirler»in terennüm ettiği tak ­
T ürklerdc çırpınan duygulu yürek, sime yakın ağır b ir bestenin adıdır. D urak­
Şi’rine naznı ile vermişti âhenk. lar m utasavvifâne sözlerden intihâb edilir
Y ck-âhenk nazm ının ölçüsü hece; ve her m akam dan bestelenirdi. içlerinde m u­
A yaklan külfetsiz, m ânâsı yüce. sikî itibâriyle pek san’atkârâne olanları
Şekline gelince pek fazla yoktu; vardı.
Birisi D örtlem e, biri K oşuk’du. D U Y U K yâhut T U Y U K : D uym ak m asdarın-
D örtlem e, M urabba’ şekli gibiydi; dan b ir vasıftır. H issî, yâni duyularak söy­
M esnevi şekline T ürk K oşuk dedi. lenilmiş, yâhut işitilmiş ve yayılmış söz mâ-
H alk şâirlerinin m âni, koşm a, destan ve nâsınadır. D uyuk şekli T ürkler tarafından
şâire gibi m uhtelif isimlerle tertib ettikleri ihdas edilmiştir. Vezni olm akla beraber,
m anzum eler, şekil itibariyle hep dörtlem e A cem lerin rübâî’si m ukabili gibidir. «Fâilâ-
idi. A yrı ayrı isim alm aları terennüm edi­ tün, fâilâtün, fâilün» vezninde ve 1, 2, 4
lişlerindeki ayrılıktan ileri geliyordu. üncü (bazen de üçüncü) m ısraları kafiyeli
D R A M A T İK : T iyatrolarda tem sil edilmek olm ak üzere yazılırdı. İvaz Paşazade A tâ-
üzere yazılmış olan eserler dem ektir. Bun­ yî’n i n :
ların ..«romanesk» yazılardan başlıca farkı, G önlüm oldu aşkının âvâresi
rom anların okunm ak, b u nların ise oynan­ G am zenin gitmez gönülden yâresl
m ak için yazılmış olm asıdır. Bu kelime Yu- D erdim e çok istedim derm an, veli
nancanın «dram a» lafzından alınmıştır. Y oğ imiş tâlinden özge çâresi
D ram atik eserler; esasen «Trajedi» ve «Ko­ duyuğu gibi.
medi» olm ak üzere iki kısım dır. Birincileri D uyukların kafiyeleri cinâslı olanları da
acıklı, İkincileri gülünç halleri gösterirler. vardır. Ç ağatay şâiri Ali-Şir N evâyî’n i n :
Bir de «D ram m odern» dedikleri v ardır ki Lâlidin canım aga o tlar yakılur
bunlarda hüzün ve sürür karışık bulunur. K aşı kaddlm ni cefâdan ya kılur
D ram atik eserler ilk d e fa Y unanistan’da M in vefası va’desidın şâd m in
yazılmış, oradan R om a’ya, oradan da A vru­ Ol vefâ bilm en ki kılnıas, yâ k ılur
pa ve A m erika’ya geçmiştir. Bizde Tanzi­ nazm ında olduğu gibi. A zerî şâirlerinden
m at’tan sonra yazılmış ve oynanm ıştı. D î­ Kadı B ürhaneddin ve Seyyid N esîm î en çök
van edebiyatım ızda dram atik yazı yoktur, duyuk yazanlardandır.
(bk. T rajedi ve Komedi). DÜBÂLÂ : ( V I , j ) yahut D Ü -T Â : ( L*jj )
D U R A K : M illî vezinde birkaç hecede b ir ha­
M atlûb olan seneyi katm erli gösteren tarih.
fifçe durulm ası lâzım gelen yer. Bir durak,
Sultan Ü çüncü O sm an’ın cülûsu için Sürû-
arûzun b ir cüz’ü mesâbesindedir. Altılı- rî’nin tanzim e ttiğ i:
beşli denilen on b ir heceli vezinde iki durak
B ir cüm ’a gün şevket ile Sultan Osman
olm ak icâbeder ki birincisi altı heceli, İkin­
oldu şâb
cisi beş heceli olacaktır. ArÛzda kelimelerin
m ısrâı gibi ki harflerinin m ecm ûu 2336 ade­
tam âm en cüz’lere taksim i lâzım gelmez. F a ­
dini gösterir ki cülûs yılı olan 1168 sene­
kat hece vezninde buna dikkat şarttır. H at­
sinin iki katıdır, (bk. T arih)
tâ âhenk tem ininin ruhudur. M eselâ Köprü-
lüzâde M ehm ed F uâd Bey’i n : DÜBEYT: ( ) İki beyitten ibâret ol­
G afil yolcu gafil yolcu m ası dolayısiyle A cem ler tarafın d an rübâî-
Ozan yok kırık yay ucu ye verilm iş b ir isimdir. N itekim dö rt m ısralı
m ısrâları ikişer duraklı ve sekizer .hecelidir. bulunduğu için de «Rübâî» denilmiştir, (bk.
F akat ikinci m ısrâdaki «kırık» kelimesi du­ Rübâî)
raklara tam âm en taksim edilememiş, b ir he­ H azret-i M evlânâ’nın M esnevı’si ihtida­
cesi birinci durakta kalm ış, iki Jıecesi ikinci sında b u lu n a n :
durağa geçmiş, binâenaleyh âhenkte b ir kı­
rıklık husûle gelmiştir.
D U R A K : Tekke edebiyatı tâbirlerindendir.
EBCED HİSABI 38 EBCED HİSABI
tur. Çünki M olla C âm î bu beyitleri «Şerh-i
XI . J , * \ ^ v t) ^11'i*
Dü beyt» Unvanlı bir risâle ile izâh eyle­
a.1 «a.)i j' miş, H oca N eş’et de o risaleyi türkçeye ter-
beyitleri de «dü beyt» diye şöhret bulm uş­ ceme etmişdir.

E
EBC ED H tS A B I: ( j jl^ I ) T ürk, A rap, zılardan anlaşılıyor ki A raplar hece harfle­
rini N ebatî’lerden alm ışlardır. A rap harfle­
A cem edebiyatında bir hâdiseyi tevrîh için
rinin rakam lara delâlet etmek üzere istimali
kullanılan ve rakkam ları harfden ibâret bir
İbrî ve A râm îlerde de carî idi ki H emze’-
hisâbdır. Buna «Hisâb-i Cümel» denildiği de
den K a fa kadar olan harfler birden yüze,
vardır. Ebced hisâbı hakkında garip rivayet­
son dokuz h a rf de 200 den 1000 e kadar
ler vardır. K am ûs Tercem e’s in d e :
erkam a delâlet ediyordu...»
«Ebced, hem zenin fethiyle ki hurûf-ı he-
câyi cam i’ kelim atın evvelidir. F il’asl «Eb­ A rab ebcedinin Iberî ve A râm î alfabesin­
ced ve H evvez ve H utti ve Kelemen ve Sa’- den alındığına şüphe yoktur. F ak at A rablar,
fes ve K araşet» ki altı neferdir. M edyen diğer Sâm î lisanları bilmedikleri ve asabi­
ülkesinde şahlar idi. Kelem en cümlesinin re­ yetleriyle iftihar ettikleri cihetle bu sekiz ke­
isi, yanî şehinşâhi idi ve bunlar Şuayb aley- limenin menşei hakkında hurâfî bir takım
hisselâm ın kavm inden idiler. Yevm-i Z ulle’- te’villere girişirler. Meselâ bu kelimelerden
de (M edyen ve Eyke halkının helâki günü) altısının M edyen hüküm dârlarından altı ki­
helak o ld u lar... Eslâf, ibtidâ kitâbet-i ara- şinin adı, yâhut altı şeytanın ve yâhut h af­
biyye hurûfunu bunların isim lerinin hurufu ta günlerinin ismi olduğunu söylerler. Biz­
. adedince vaz’ edip bâ’de-zam âm n Sehaz ve zat A rap nahivcilerinden «M überred» ve
D azığ harflerine de zaferyâb olm alarıyle on­ «Sîrâfî» gibi anlayışlı âlimler, bu tefsir ve
lara redîf eylemekle bu altı hurufa revâdif te’villerin h urâfî olduğunu, ebcedi teşkil
ıtlak eylediler. Şârih d er k i : asıl ebced’in eden kelimelerin aslında ecnebi bulunduğu­
ismi Ebu-câd idi. Tekerriir-i h u rû f sebebiy­ nu söylemişlerdir. Sonraları bu kelimeler
le kasr eylediler. H â ttâ H urûf-i Ebîcâd tâ ­ m uska, vefk gibi şeylerde kullanılmış ve her
biri bundandır.» deniliyor. birine adedî bir kıym et verilmiştir. N itekim
Bâzı m üsteşrikler tarafından tertib ve M ı­ o rta asırlarda bâzı m utasavvıf Y ehûdilerin
sır’da tercem e olunup neşr edilmeğe başla­ Ahd-i K adîm tefsirinde bu harfleri bu suret­
nılan D âirct-üI-M aârif-il-lslâm iyye de bu ke­ le kullandıkları görülüyor.
lim eye dâir epeyice m alûm at veriyor ki hü­ Edebiyatda b ir vak’ayı tesbit için yazılan
lâsası şundan ib â r e ttir: tarihlerde müstâm el ebced hisâbı ş u d u r :
«Ebced, A rapların kendi hece harflerini
bellem eleri için delil ittihâz ettikleri sekiz 1 U i a
3 3
kelimenin birincisidir. Bu sekiz kelime sıra- E
siyle ş u n la rd ır: Ebced, hevvez, hutti, kele­ E lif B Cim D al He Vav Ze
m en, sa’fes, karaşet, sehaz, dazığ. 1 2 3 4 5 6 7
G arb nıüslüm anları, sonraki dö rt kelim e­
yi «Sa’fed, K araset, sehaz, dagaş» suretinde
W J. ıS i) J e 0
tertib etm işlerdir. A rap elifbasının h a rf ter­ U
tibi İb rî ve A râm î alfabelerine m utabıktır. Ha Tı Ye K ef Lam Mim N un
Bu m utabakatle beraber, keşf edilen eski ya­ 8 9 10 20 30 40 50
EBTER 39 EDEB

o" v_5 li J u- te de yazıldığı veçhile T ürkçe karşılığı da


L
«Erdem» lafzıdır. Kamus-ı O sm ânî sahibi
Sin Ayın Fe Sad K af Rı Şm
Selâheddin Bey :
60 70 80 90 100 200 300 «Tuhfe-i-Şahidî’yi şerh tarzında yazılmış
ve bugün nezd-i âcizânemde mevcut b ir es­
O j ı> Ji ki risalede gösterildiğine göre Edeb lafzının
t i
türkçesi şimdi külliyen m ehcûr olan zam-
Te Se Hı Zel D ad Zı G ayın
me-i hafife-i-m ebsûta ile «öd» dür. Bu şer­
400 500 600 700 800 900 1000 hin hangi tarihte kimin tarafın d an yazıldı­
ğına dâir bir gûnâ işâret ve sarahat olm a­
Fârîsîye m ahsûs olan : P = «-> Ç = ^
yıp yalnız baş tarafında H âzâ kitab-i Şerh-i
Şâhidî başlığı ve altında m in-kütübi M eh-
^ V t j
J = j ve G = o harfleri (B) (C) (Z) med H âm id H âlife-i  m idî cümlesiyle 1211
tarihi m uharrerdir.» der.
i] Yine K am ûs Tercem esi’nde :
ve (Kef) gibi hisâb edilirdi, (bk. Târih) «Edeb, b ir kuvve-i râsiha-i nefsiyyedir ki
E B T E R : ( -*;' ) A rûz ıstılâhındandır. «Fâi­ m uttasıf olan kimseyi mucib-i şeyn ü âr
lâtün» cüz’ünden «ilâ»nın hazfiyle kalan olan nesnelerden hıfz eder. Ve edeb iki ne-
«fâtün» yerine getirilen «fa’lün» cüz’üne der­ vi’dir. Biri : Edeb-ün-nefs ve birisi edeb-üd-
ler. (bk. Beter) ders dedikleridir. T ârifat’ta edeb : cem î’-i
envâ’-i hatâyâdan mâ-bih-il ihtiraz olan nes­
ECZÂ -Y İ V E Z N : ( j j ) t f 'j î - ' ) Bir vezni neyi bilm ekten ibârettir.» diye tarif olun­
teşkil eden parçalardan her biri demek olan m u ştu r... ve Devlet-i Islâm iyyeden b ir m üd­
cüz’ün» cem’i. Meselâ Bahr-i hezecin asıl det m ürurunda ulûm-i arabiye ve eş’âra edeb
eczası bir m ısrâda dört «m efâîlün»dür. Böy­ ıtlâk eylediler, bâis-i te’dib olduğu için. Ka-
le dört m efâîlün ile kullanılan vezne «sâ- mûsun şu târifinden anlaşılıyor ki «edeb»
lim» tâbir ederler. F ak at bâzan b unlar «me- lafzı her tü rlü yanlışlığa düşm ekten ve bin-
fâilün, feûlün, fa’îl, fe’» gibi tegayyurata netice utanm akdan sâhibini esirgeyen, kezâ
uğrarlar ki bu tegayyurata «illet», yâhut «zi­ sâhibine güzellik ve zarâfet muam elesini öğ­
haf» nâm ı verilir, işte o tegayyürat dolayı- reten b ir melekenin adı imiş. Bu da nefsî
siyle arûzun esas bahirlerinden m uhtelif ve­ ve dersî olm ak üzere ikiye ayrılıyor ki bi­
zinler teşa’ub eder. rincisi ahlâka, İkincisi de m uam elâta delâ­
let ederm iş. H azret-ı M evlânâ’m n :
E D Â : ( İJİ ) Söz ve yazı tarzı; uslûb :
Başka şâirde bulunm az bu edâ .1—J j l j l cj ' i- :'
Sâde bir beytine bin beyt fedâ
demiş olm ası edebin nefsî kısmına; edeb-i
M uallim N âcî
kelâm , adâb-ı m uâşeret gibi tâbirler de İkin­
Hiisn-i e d â : ^»■) Ü slûbun güzelliği: cisine m ütedâirdir. Z arâfet, nezâket gibi hâl­
Çok mu bu k adar hiisn-i edâ tab ’ım a zırâ ler söz ile gösterilebileceğinden söze m üte­
Vassâf-ı hudâvend-i pesendîde-şiyemdir. allik m alûm atın da edeb kelimesinin ihata­
N e fî sı dâiresine girmesi tabiî görüldü. Binâen­
aleyh söz söyleyeni yanlışlıkdan ve küçük
Edâ ile ifâde edilen m ânâya «müeddâ» de­
düşmekden m uhafaza edecek olan lügat,
nilir. Hüseyin Siret Bcy’in şöyle bir beyti
sarf, iştikak, nahiv, m eânî, beyân, arûz, ka­
v a r d ır :
fiye, inşâ, şiir, m uhâzarat ve im lâ fenlerine
Edâsı lâtif ii m üeddâ sahîf
«Ulûm-i Edebiyye» ünvânı verildi. Bu iki
O kim dir d iy o rsa n : Süleytnan N azif.
fenden ilk sekizi asıl, son dördü fer’ sayıl­
E D E B : ( i j Jİ ) K am ûs Tercem esi’nin beyâ- dı. Şuraya k adar yazılan satırların hülâsat-
- nm a g ö re : «Zarafet, usluluk, kavlen ve fi’- ül-hülâsası olarak denilebilir k i : edeb, hem
len hüsn-i muâmele» m ânâsm adır. Fârisîde terbiye, hem edebiyat demekdir. Şinâsî m er­
mukabili «Ferhenk», «Divânü lûgat-i-Türk»-’ hum un : «Fenn-i edeb b ir m ârifetdir ki in­
EDEB-İ-KELÂM 40 EDEBİYAT
sana haslet-amûz-ı edeb olduğu için edeb ve nezâkete m ugayir görünen bâzı lafızların
sâhibi edîb tesmiye edilmişdir.» fıkrası da kullanılm ası zarûrî olan yerler de vardır.
bunu te’yid eder. M eselâ «iki çeki odun aldım.» cümlesindeki
odun kelimesini kaba addedip de «hatab
E D E B -t-K E L Â M : ( fÜT” ı_>jl ) İfâdenin müb-
aldım» demeye kalkışm ak odun kelimesini
tezel ve bayağı tâbirlerden münezzeh bulun­
kullanm aktan ziyâde kabalık olur.
m asıdır. B una «asâlet» ve «mümtâziyet»
isim leri de verilir. H azret-i Peygam ber’in ED E B İ yahut E D E B tY Y E : ( ^ . J İ » J . J İ )
m ektebe gitmemiş, hocadan okum am ı; ol­ Edebe, yâni edebiyata mensub m ânâsına bir
duğunu anlatm ak için Z iyâ P a şa 'n ın : vasıftır ki edebiyata nisbeti olanlar bunun­
Bir m ektebe oldu kim m üdavim la tavsif olunur.
Allâlı idi zâtına m uallim , Bizde kaldı edebî neşvesi artık şarkın
Bir güzelin sıkılıp terlediğini tasvir için V atan afâkm a son lem ’a-i istizrafız
N âbî’nin : beytiyle N âm ık K em al’in : «Âsâr-i edebiye-
K at kat düşüb ol p erî blcâba ye zâde-i tabîat diyenler, hafâyâ-yi kalbe ne
G ark oldu gülâb-i ıztırâba büyük vukuf göstermişler! H er müntesib-i
F uhşiyâtın her türlüsüne m ünhem ik biri edebin vicdânına m ürâcaat e d e rim : İnsanın
için M chm ed  k ifin : yazdığı şeyler, sevilişde evlâdiyle beraber
B ütün kcbâirc tiryaki b ir kopuk tan ırım değil midir?» fıkrasında olduğu gibi.
N c oldu bilm iyorum , şimdi sağ değil
Istılâbât-i ed eb iy y e: ( V .-9' o L î Um I )
sanırım .
beyitlerinde ve müellif-i âcizin, hem şireza­ Edebiyatta geçen tâbirler. N âcî'nin bu
isimde b ir kitabı vardır. O rada Nâcî, «Istı-
desi V cdia’nın kan tükürdüğünü anlatm ak
için y a z d ığ ı: lâhât-i Edebiyye, Unvanından dahi anlaşıla­
cağı üzere, edîbler arasında ıstılah olarak
Bir hazanı renk çökmüşken ruh-i
müstâm el olan kelimeleri, te rk ib k ri câm i’
gül-gûnuna
olacaktır.» der. Şu eserimiz de kusurlu b ir
G üller açdı öksürük b er dem leb-i
«Istılâhât-i Edebiye Lügatçesi»dir.
pür-hûnuna
beytinde edeb-i kelâm a riâyet olunm uştur. ED E B İ SA N ’A T L E R : ( J JI ) K u­
Sözün nezih olm ası gayet mühim ve o sursuz, yâni fasîh vc yerinde, yâni belîğ olan
nisbette lâzım dır. Lâkin kaş yapayım diye sözün süsleridir ki «Sanâyi’-i Bedîa» de der­
göz çıkarm am aya kalkışm am ak gerektir. ler. «Bedî’» denilen ilmin mevzûunu b unlar
Meselâ Ziya Paşa Fuzulî için <Bağrı yanık teşkil eder.
bir âşıktır. Sözleri kalbindeki elem lerin fer­ Edebî sanatler m ânâya ve lafza âit ol­
yadıdır.» fikrini anlatm ak için : m ak üzere iki kısım dır. M ânâya âit olan­
Y anıktır o âşıkın kitabı lar tıbâk, m utâbakat, tezâd, mür&at-i nâ-
N azm ında k ok ar ciğcr kcbâbı zîr, tenâsüb, telfîk, îhâm -i tezâd, îhâm -i
beytini yazmış ve bu hasis beyt ile m anzu­ tenâsüb, teşâbüh-i etraf, irsâd, müşâkele, is-
mesini piyazcı dükkânına benzetmiştir. tihdâm , akis, rücû’, cem’, tefrik, lef-fü neşr,
Fuzulî de sevgilisine olan fe d ak â rlığ ın ı: mezheb-i-kelâmî, hüsn-ü-tâ’lil, şibh-i-hüsn-ü-
Pârc pare dil-i m ccnıh u perişanım dan ta’lîl, m übalağa, te’kîd-ül-m edh bi-mâ-yiiş-
Ser-i kûyunda gezen b er ite b ir p âre fedâ bih-üz-zem, te’kîdüz-zem, bi-mâ-yuşbih-ül-
beytiyle anlatm aya kalkışm ışsa da edeb-i m edh, tecâhül-i-ârif, idm âc, tevcih, muhte-
kelâm a riâyet edememiş, okuyanları tiksin­ mil-üz-ziddeyn, tevriye, îhâm gibi san'atler-
direcek bir hâle getirm işdir. dir.
K âkülünde şâne kalm ış sanm a ey huışıd-rû L afzîler is e : cinâs, iştikak, m uvâzene, se­
Ç âk çâk olm uş asılmış kalb-i sûzân zülfüne ci’, tersî’, teşdid, iltizâm, lüzûm mâ-lâ-yel-
beyti de böyledir. P arça parça olm uş kanlı zem, telm îh, iktibâs, tazm în, tevârüd, telm î’,
bir yüreğin bir kâküle yapışıp sallanm ası ol­ m ühm el, târih, ta’miye misilli şeylerdir. (Bu
dukça iğrenç bir m anzara teşkil eder sanı­ kelim elere bakınız!)
. %
rım . Şu d a un utulm am alıdır ki nezâhet ve E D EB İY A T s ( ) M anzum olsun, men-
EDEBİYAT 41 ELGAZ
sûr olsun güzel sözler. Bir de bunlardan K em al, M ahm ud Ekrem , A bdülhak H âm id
bahs eden ilim. Beylerin parlattığı fasla «T anzim at Edebi­
Dîvâncce sözler mi dem ekdir edebiyyât yatı» deniliyor. Tevfik F ikret’le arkadaşla­
M uallim N âcî rının «Servet-i Fünûn» m ecm uasındaki ya­
« ... H er edebiyat okuyan edib olm ak lâ­ zılarına «Servet-i F ü n û n Edebiyatı» yâhut
zım gelmiyor, belki birinci derecelerde edib «Edebiyat-i Cedîde» tâb ir ediliyor. M eşruti­
olarak yaradılanlar isti'dâd-i fevkalâdesinin yetin ilânından sonra açılıp kapanan : «Fecr-i
asârını ibraz için edebiyat ile iştigale m uh­ Âtî» kulübü m ensublarının m eydana getir­
taç olm u yo r...» — N âm ık K emal. dikleri edebiyatı «Fecr-i-Âtî» Edebiyatı, on­
T ürk E d eb iy atı: T ürklerin vücûda getirmiş ol­ dan sonrakilere de «M illî Edebiyat» nâm ı
dukları edebî eserler. veriliyor. B unlardan h er birinin hususiyeti
T ürk Edebiyatı ta r ih i: O eserler ile onların hakkında söz söylemek edebiyat tarihine âit
m üessirlerinden bahs eder. Y akın zam anlara olduğu için o n lara dâir b urada izâhat ver­
gelinceye kadar edebiyatım ızın mükemmel meyi münâsib bulm adım .
bir tarihi yoktu. Nitekim yeni yazılmış olan­
E D İB : ( —o l ) Edebiyat ile meşgul olan.
lar da m ükem mel denilebilecek bir hâlde
değildir. Eskiden «Tezkiret-üş-Şuarâ» ünvâ- Edebiyattan sayılacak güzel yazılar yazan.
niyle bâzı kitaplar yazılmıştı. F ak at bunlar Ü debâ : edîbler.
edebiyatım ızın tarihi olm aktan ziyâde bir Edîb, edebiyata mensûb ve nesir ve n az­
kısım T ü rk şâirlerinin nâtam am terceme-i- m a m üntesib dem ek olduğu hâlde yalnız
hâli demekdi. nesir yazan, şâir ise nazm tertib eden m â­
T ü rk edebiyatı tarihi — m evzuuna göre — nâsında kullanılıyor.
ilk d e fa yazan K öprülüzâde M ehm ed Fuâd E FÂ İL -Ü T E F Â ÎL : ( J - e l i j ) A rûz
Bey’dir. O vadide onu tâkib ve taklid eden­
ilminin uss-ül-esâsı olan «feûlün, fâilün, mü-
ler de oldu. Nitekim abd-i âciz de okuyan­
tefâilün, m ü tefilü n , m efâîlün, fâilâtün, mü-
ların zihninde kolayca kalm ası emeliyle
fâaletün, m efû lâtü » kelim eleridir. B unlardan
«Edebiyat Tarihim ize D âir M anzum Bir
birinci ve ikinci kelim elere — beş harfli ol­
M uhtıra» ünvâniyle b ir kitab neşr etdim.
dukları iç in — «humâsî», diğerlerine — yedi
Türk edebiyatının tarih î d e v re le ri: Edebiyat
harfli oldukları için — «sübâî» denilir.
tarihim izi yazanlar, um um î b ir taksim ile
E fâîl ü tefâîlin aynen, y âh û t değişerek
edebî devrelerimizi üçe ayırıyorlar. Bu dev­
b ir araya gelm elerinden arûzun vezinleri h â­
releri ben de «M anzum M uhtıra» da şu
yolda anlatm ışdım : sıl olur.

T ü rk edebiyatı m üverrihleri, E F S Â N E : ( VL_»I ) (bk. R om anesk)


O ; devre sayıyor başından beri. EHTEM : ( I ) L ügatte ön dişleri kırık
İslâm ’dan m ukaddem , tslâm dan sonra,
dem ektir. A rûz ıstılâhm da «m efâîlün» cüz’-
B ir de A vrupa’nın taklidi hâlâ.
iinde «hazf» ve «kasr» illetlerinin birleşm e­
Pek eski zam andan beri T ürklerin
sine, yâni «mefâîlün» cüz’ünden kalan «me-
Bilgisi, duygusu derin mi derin
fâ’» yerine getirilen «faulü» cüz’üne denir,
N e vakit başladı edebi onun
(bk. H etm )
T ârihten evvelki zam ana sorun.
Birinci devrenin zam anı uzar E L F Â Z : ( -Uli) 1 ) L afzın cem ’i. Zihindeki
H icretin beşinci asrına k adar m ânâyı ifâde edecek lafızların hüsn-i intihâ-
İkinci devre de cpeyce uzanm ış bı, edebiyatta en ziyâde gözetilecek şeyler­
T anzim at devrine kadar dayanm ış dendir.
Başlamış Şinâsî üçüncü devre E lfâz, m aân î için âyîne-i şandır!
Şimdiki edebî devir, o devre E lfâza bakılm az m ı diyorlar, hezeyandır
M illet b ir dördüncü devre bulm alı M uallim N âcî
M ahsulü tam âm en m illî olm alı. »
Edebiyatım ızın üçüncü devresi de birkaç E LG A Z : ( j » l I ) Bilmece dem ek olan (lü-
fasla ay rılm ıştır: Şinâsî’nin açtığı, N âm ık gaz’)in cem ’i. (bk. Lügaz’)
EMR VE NEHY 42 ESREM

EM R VE N E H Y : ( ^ r ' ) M eânî tâb ir­ sı, sonra kurdun ondan gebe kalıp on tâne
çocuk doğurm ası ve saire T ürklerin, Şi’râ-yi
lerindendir. (bk. inşâ)
EPİK .: M cvzûu k ahram anca olan yazılara A v­ Şâmî ile ŞL’râ-yi Y cm ânî hemşire ve bir yerde
iken Şi’râ-yi Y cm ânî’nin Y emen’e kaçması,
rupalılarca verilen isim, bizde dc kullanıl­
dolayısiylc Şi’râ-yi Şûmî’nin ağlam aktan
m aya başlanm ıştır. Eskiden üdebâm ız böy­
gözleri çapak bağladığı için Şi’ra-’l-Gumeysâ,
le yazılara «ham âsiyat» derlerdi. G âzi Gi-
ray’ın : yânî «Çapaklı Şi’râ» vasfını alm ası ve şâire
A rabların,
R âyetc meyi ederiz kam et-i dil-cû yerine
«D ahhâk-i M âri»nin om uzlarından birer
T ûğ a dil bağlam ışız kâkül-i hoş-bû yerine
yılan çıkm ası, bu yılanların çocuk beyni ile
O lm uşuz cân ile billâb cihâda teşne
İçeriz düşm en-i dînin kanını sû yerine beslenmesi, K eyhusrev ile İskender’in dün­
beyitlerini hâvi olan m eşhur gazeli gibi. yâ hâdisatını bildiren b ir kadehi ve b ir ay­
nası bulunduğu ve şâire de İrânîlerin esâ-
E R K Â N -l İS T İA R E : ( ü 'S 'j' ) îstiâ- tîrindendir. Bu tâbir «Esâtîr-ül-evvelîn» şek­
re’de itibâr olunan d ö rt rükündür ki şunlar­ linde ve b ir terkib hâlinde K ur’ân-i K erîm ’-
dır : de zikr edilmiştir.
M ü s te â r: m üşebbehün-bihin lafzı, E sâtîr kelimesi m utlak olarak kullanılınca
M ü steârü n -m in h : m üşebbehün-bihin m â­ Y unan M itolojisi m ânâsına gelir.
nâsı, «Baksın da izârına esâtîr
M üsteârün-leh : m üşebbehin m ânâsı, E tsin F lo râ ’yı redd ü tahkir»
C âm i’ : vech-i şebeh m ukabilidir, (bk. İs­ ve :
tiare) «H ülyâ gibi b ir m anzara, b ir hoşça vesile
ERK Â N-1 T E Ş B İH : ( j ' f j l ) Teşbîh- L âyıkdı esâtîr görünse Venüs’iyle.»
beyitlerinde olduğu gibi. O nlarda geçen
deki dört rü kü nd ür ki ş u n la rd ır:
«Flora» : Y unanlıların çiçek ilahesi, «Ve­
M üşcbbeh : benzeyen.
nüs» de : güzellik mâbûdesidir. Y unan mito­
M üşebbehün-bih : kendine benzetilen.
lojisine dâir M ehm ed Tevfik Paşa m erhu­
Vech-i-şebeh : m üşebbeh ile m üşebbehün-
m un Esâtîr-i Y unaniyan isimli m atbû bir
bih arasındaki m ünâsebet.
kitabı vardır ki A bdülhak H âm id’in :
Edât-i teşbih, yâhut vâsıta-i te ş b îh : m ü­
Şebistân-i nisyânı tenvîr için
şebbeh ile m üşebbehün-bih arasındaki ben­
E sâtîr-i Y unanı tasvir için
zeyişi ifâde eden kelime, (bk. Teşbîh)
N ukatı nücûm u iber ser-te-ser
E S A T İR : ( ) K am ûs’un târifine göre Y azılm az derim bundan ekm el eser,
lügatte «efsâne m akulesi perişan kelim âta m edhine m azhar olm uştur. T ü rk edebiyatın­
denir, Isrâiliyat gibi.» Istılâhım ızda «Mytho- da A rap ve A cem esâtîri kullanılagelmişti.
logie — m itoloji» m ukabili olarak kullanıl­ T anzim atdan sonra Y unan mitolojisinden
m aktadır. M alûm dur ki m itoloji esasında de bahs edilmeğe başlanm ıştır.
eski Y unanlıların m âb û d lan n d an bahs eden E S B Â B : ( y L —I ) A rûz tâbirlerinden olan
bir m asal silsilesidir. Y unanlılar, yıldızları
«sebebsin cem’i. (bk. Sebeb)
şahıs hâlinde tasavvur ederek o nlara tapın- t
m ışlardı. Y unanca yıldıza d a «astre» deni­ E Ş L E M : ( |J»I ) L ügatte rahnedâr olmuş
liyordu. İşte esâtîr lafzının bu «astr» keli­ dem eklir. A rûz ıstılâhında «Feûlün» cüz’ü­
mesinden arapcaya alındığı ve ona «üstûre» nün «fe»si hazf edilerek kalan «ûlün» ye­
diye b ir de m üfred uydurulduğu bazıların­ rine getirilen fa’lün» cüz’üne denir. (bk.
ca söyleniliyor. Selm)
Eski m illetlerden h er birinin az çok bir
esatiri vardır. M eselâ b ir dağın gebe kal­ E S R E M : ( f j I ) Lügatte ön dişleri kırıl­
ması, sonra yarılıp içinden beş tane çocuk mış dem ektir. A rûz ıstılâhında «FeClijn»
çıkm ası, bu çocukların büyüyüp hüküm dâr cüzünden «fe» ve «n» hazf edilerek «ûlü»
olm ası, kezâ elleri ay ak la n kesilmiş b ir de­ yerine getirilen «fa'lü» cüz’üne denir, (bk.
likanlının dişi b ir k u rt tarafın d an bakılm a­ Serem)
EŞKÂL-İ NAZM 43 FAHRİYE
t
EŞK Â L-t N A Z M : ( f& i JlSÜİ ) M ısrâdan E Z Â H IF : ( ) Lügatde aslından uzak­
kasideye varıncaya k adar m anzum elerin laşm ak, ıstılâhda vezinleri teşkil eden cüzü’-
— m ısra sayısı ve kafiye sırası ile — bu­ lere değişiklik â n z olm ak demek olan «zi-
lunduğu hey’et ve suret m ânâsınadır. (bk. hâf»ın cem ’idir. D iğer cem ’i «zihâfât»dır.
N azm şekilleri) A rûzun zihafları ş u n la rd ır: •

EŞTER: ( I ) Lügatde gözünün alt k a­ H abn, izm âr, tay, habl, kabz, asb, kasr,
kat’, kef, keşf, vakf, katf, had, salm , teş’îs,
pağı düşük kimse dem ektir. A rûz ıstılahın­
hazf, beter, terfîl, izâlet, isbağ, harm , darb,
da «mefâîlün» cüz’üne «harm » ile «kabz»
hetm , ceb, zelel, şetr, hacf, reb’, selh, tam s,
illetlerinin gelmesinden, yâni «m» ile «y»
hal’, r e f , şekl, nahr, selm, naks, serm , hınk,
gitmesinden kalan «fâiliin» cüz’üne denir,
vaks, akl, cüz’ (Bu kelim elere bakınız.)
(bk. Şetr)
EVTÂD: ( ) A rûz tâbirlerinden olan
EZEL : ( Jj I ) L ügatde eksiklik m ânâsına-

«veted»in cem’i. (bk. Veted) dır. A rûz ıstılâhında «m efâîlün» cüz’ünde


hetm ile harm yapılarak kalan «fâ’»ın ye­
EVZÂN: ( j ' j j I ) N azm ölçüsü demek olan rine getirilen «fa’l» cüz’üne denir, (bk. Z e­
«vezn»in cem’i. (bk. Vezn) lel)

F
F A H R İY E : Bir şâirin kendini m edh etm ek Bu heves böyle kalırsa dil-i tab'ım de eğer
için yazdığı m anzum e. N e f î’n i n : İşidilmezse sözüm sîne-i sad-çâkim den
Ben ölürsem yine aşüfte olu r halk-i cihân
Benim ol NePî-i rûşen-dil ü sâfî-gevher
H üsn-i tâbir-i zebân-i çemen-i hâkim den.
Feyz alır câm-i safâ meşreb-i bî-bâkim den
parçası gibi.
A sm an him m et um ar kevkebe-i tab ’imden
Akl-i kül ders okur endîşe-i idrâkim den F ahriyeler böyle ayrıca yazıldığı gibi k a­
side arasında ve başkalarının m edhi sırasın­
H im m etim hiçe sayar genc-i tem ennayı
velî da da tanzim edilir. Birkaç parasını kopar-;
G am ı dünyâya değişmem yine im sakimden m ak için başka birini överken övünm eye
Feyz-i H ak berk ııru r âyînc-i endîşemden kalkışm anın m ânâsı, kendinin k ib ar dilen­
Çeşm-i cân rûşen olur m eşrilri idrâkim den ci olduğunu, verilecek câize’nin ona göre
D evr eder şeş ciheti hem yine merkezde tertibi lâzım geldiğini anlatm ak olsa gerek­
m ukîm tir. Bizde fahriye denilince — m edhiye ve
Çok değildir bu tecessüs dil-i çâlâkimden hicviyede olduğu g ib i— N e f î h atıra gelir.
KâTıe-i m a’nîyc b ir yoldan iletdi beni kim Zâten o âhenk şâiri, bu üç şeyin m ütehas­
K udsiyân sürm e çeker gerd-i reh-i sısıdır : «M anzûm M uhtıramda dediğim gibi:
pâkim den N e f î’nin hayatı tcdkik edersen
Âlcm-I m a’nîyim âzâdc kazâ küm ünden Ü ç şe y d ir: övünm ek, övm ek vc sövm ek.
Kimse rencide değil gerdiş-i eflâkim den N e fî, fahriye söylem ek m erakını o k a­
Kulzüm-i m ârifetim , ceyb U kenarım d ar ilerletm işti ki H azret-i Peygam ber'e m ed­
pürdür hiye olm ak üzere b a şla d ığ ı:
Sahilim pâkdir âlâyiş-i hâşâkim den Ukde-i ser rişte-i râz-i n ihânîdir sözüm
' Ben bu haletle tenezzül m ü ederdim şi’re Silk-i tesbîh-i dür-ı Seb’ül-M esânîdir
Neyleycyim kurfulam am tab ’-ı sözüm
heves-nâkimden m atla’lı kasîdede 31 beyt ile kendini medh
FAHRİYE 44 FÂSILA

etmişti. K âsîdenin hepsi ise 45 beyt k a d ar­ Sanki sîm urg-i safâ-perver-1 kûh-i Kafız
dır. Âheng-i beyânı, ihtişâm-i elfâzı dola- Ç ıkam az havlimize na’rc-i bed-mestâne
yisiyle olacak ki M uallim N âcî m erhum , ö y le âvâzelere uâzır-ı istihfafız
N e f ı’nin övünm elerini beğeniyor. Sünbül- H âle bakdıkca büküp boynumuzu
zâde V ehbî’nin fahriyeleriyle N e f î’ninkileri ağlıyoruz
m ukayese ederken diyor k i : Cûy-i eşk üstüne baş eğmiş olan safsâfız.
« N e fî’nin fahriyeleri lezzetle okunur, E tdi T âhir, bizi ilhâm-l İlâhî gencûr
ta b ’a heyecan verir. V ehbî’nin fahriyeleri Biz onun gevher-ı m ânâsı için sarrafız
okunacak olsa soğukluktan başka bir şey gazelini tanzim etm ekten kendim i alam am ış­
his olunm az. İnsanın bâzan güleceği de ge­ tım . Bunun tanzim ini su-i-edeb telâkki ede-
lebilir. M e s e lâ : cck olanlara hak verm ekle berâber derim
N cPî-i tîğ-zcbânım ki zam anım da benim ki; bu sözler nâzım -ı hakîrın değil, m uasırı
Safşikâr-i şuarâ-yi sühan-ârâ-yi benâm bulunan erbâb-ı irfanın lisanındandır. Binâ­
Şimdi seccâdc-i m ânide benim münşid-i kül enaleyh kalem-i âcizî fahriye yazmamış, za­
H ırka-pûşan-i beyân benden alır feyz-i m anın tercem ânı olarak acıklı b ir hakikati
kelâm ortaya koym uştur.
E derim kuvve-i kudsiyyc-i efkârım la F Â İD E -İ-H A B E R : ( f f - S*l» ) M eânî tâ-
Cünd-i ervâlı-i ricâl-i siihani istihdam
birlcrindendir. Bir haberden edinilen m alû­
gibi cihângirâne sözlere karşı V ehbî’nin :
m at dem ektir, (bk. Haber)
S ülıanverâna salâ câmi-i kem âlâtım
O rütbelerde ki tab ’-i bülendim oldu m enârF Â S IL A : ( ) A rûz tâbirlerindendir.
G örüp dekaik-i efkâr-ı zihnim i Sâib Eski arûzculara göre nazm ölçülerinin esası
H atâsın etti Sıfâhan’da m û be-m û ik rar «sebeb, veted, fâsıla»dan ibaret olup cemi’-
H icâb edip beni Şirâz'da görünce hemen lerinde «esbab, evtad, fevâsıl» denilirdi. H er
D erûo-i hâke nihân oldu ö rfî-i fehhâr biri de iki kısım dı.
beyitleri nasıl isbât-ı-vücûd edebilsin?.. K en­ Bir hareke, bir sakin harften ibâret he­
dini câm i’, tab'ını m inare yapm ak, Isfahân’- celere «sebeb-i sakîl» derlerdi. Ben, sen, ba-
da Sâib’e «dekaik-i efkâr-i zihni»ni gösterip zum suzdu. Çünki; fâsıla-i suğrâ b ir sebeb-i
h atâ ikrar ettirm ek, Şirâz’da ö r f î’ye görü­ hafif», İkinciler «sebeb-i sakîl» sayılırdı.
nüp m erhum u hicabından yerin dibine ge­ İkisi m üteharrik, üçüncüsU harekesiz h arf­
çirm ek gibi şeyler hiç b ir vakit efkâr-i şâi- ten .ib are t iki heceye «veted-i m ecm û’», bi­
râneden sayılam az. N e f î de meşâhîr-i eslâ- rinci ve Uçüncüsü harekeli, ortadaki sâkin
fa tefevvuk dâvâsında bu lu n u r am m a şöyle harften müteşekkil iki heceye «veted-i mef-
b u lu n u r: rûk» denilirdi. «Edeb» kelimesi «veted-i
O laydı âb u tâb-ı feyz-i-tab’ım mecm û’», «bende» kelimesi «veted-i mef-
ta b ’-ı-Feyzî’de rûk» itibâr olunurdu.
E derdi feyza nıüstağrak sevâd-i Üç harekeli b ir sâkin harften m ütehassıl
müIk-i-Lâhûru.» üç heceye «fâsıla-i suğrâ», dö rt harekeli bir
Abd-i âciz kendini beğenmeyi ve hodpe­ harekesiz harften ibâret dört heceye «fâsı-
sentliğini ilân etm ek dem ek olan fahriye la-i kübrâ» denirdi. «Güzelim» kelimesi
yazm ayı hoş görm em, ö y le olduğu halde : «fâsıla-i suğrâ», «edebiniz» kelimesi de «fâ-
K udcm â zevkine biz nâil-i istihlâfız sıla-i kübrâ» olurdu.
Z übde-i feyz-i Uve), hâtim e-i eslâfız B âzılarına göre ölçülerin esâsı «sebeb»
B izde k aldı edebî neşvesi artık şarkın ile «veted»den ibâret olup fâsıla itibârı lü­
V atan âfâk ına son leın’a-i istizrâfız zum suzdu. Çünki; fâsıla-i suğrâ b ir sebeb-i
N ûrum uzdan kam aşır dîdesi ehl-i asrın sakîl ile b ir sebeb-i hafîfden, fâsıla-i kübrâ
H ele ınensî-şüde-i hâtıra-i ahlâfız da b ir sebeb-i sakîl ile b ir veted-i mecmû'-
Çekilib salıne-i pür-arbedesinden edebin dan teşekkül ediyordu.
Şimdi âsûde-ser-i harharai-eclâfız A rûz eczasının aslı olan ve (Efâîl-ü-tefâîl»
K ünc-i uzletde m ukîm olduğum uzdan tâb ir olunan on kelime, arûzcularca sebeb,
beridir veted ve fasılaya şu suretle taksim e d ilird i;
FASL 45 FİKİR
Feûliin — Feû : veted-i mecm û, 1ün : H alk d an gönlüm ün ol m ertebedir vahşeti
sebeb-i hafif kim
Fâilün — Fâ : sebcb-i hafif, il ü n : A ksim âdem diye m ir’âln n azar cylcycnıcın
vetcd-i m ecm û’ beyti gibi.
M efâîlün — M efâ : Veted-i m ecm û’, î :
F E S Â D -t T E ’L Î F : ( j L.» ) lb âren in
sebeb-i hafîf, 1ü n: sebeb-i hafif
Fâilâtün — Fâ : Sebeb-i hafîf, ilâ : tertibi m ânâyı bozacak k ad ar karışık olm ak,
(bk. T e’lif)
veted-i m ecm û’, tün : sebeb-i hafîf
M üstefilü n — M üs : Sebeb-i hafîf, te f : F E S A H A T : ( ) Sözü teşkil eden k e­
sebeb-i hafîf, ilün : veted-i m ecm û’ lim elerin her birinde ve o kelim elerden m ü­
M ü te fâ ilü n — M üte : sebeb-i sakîl, fâ :: teşekkil sözde lafz, m ânâ ve âhenk itibâriy­
sebeb-i hafîf, ilün : veted-i m ecm û’ le kusur bulunm am aktır. F asîh b ir söz «muk-
Y âhut — m ütefâ — fâsıla-i suğrâ, i l ü n : tezâ-yi hâl ve m akam a m uvafık», yâni ye­
veted-i m ecm û’. rinde ve ad am ına göre söylenilirse belâgat
M üfâaletün — M iifâ : veted-i m ecm û’, ale : tahakkuk eder. Şu hâlde b ir sözün beliğ
sebeb-i sakîl, tün : sebeb-i hafîf. olabilm esi için evvelâ fasîh olm ası şarttır.
Y âhut — M üfâ — veted-i m ecm û’, aletün : Fesahat, kelim ede, kelâm da, m ütekellim -
fâsıla-i suğrâ. de bulunur. Belâgat ise ancak kelâm ile mü-
M e f ûlât — m ef ve û : sebeb-i hafîf, l â t : tekellim de görülür.
veted-i m efrûk. K elim enin fesahati, onun «tenâfür-i h u ­
F â’Iâtün — fâ’ : vetcd-i m efrûk, lâ : sebeb-i n im d en , «garâbet»den, «kıyasa muhâlefet»-
hafîf, tün : sebeb-i hafîf. den salim olm asıdır. (Bu kelim elere b akı­
M üstef’ilün — M ü s : sebeb-i hafîf, tef’i : nız!)
veted-i m efrûk, lün-sebeb-i-hafîf. K elâm ın fesahati, kelim elerinin fasîh ol­
Vaktiyle taktii kolaylandırmak için yapılmış m akla beraber kendisinde «tenâfür-i keli-
olan bu taksime bu gün ]üzûm kalm am ış­ m ât», «tetâbu’-i izâfât», «za’f-i te’lîf», «ta’-
tır. Çünki; onlara gördürülm ek istenilen iş, kîd» bulunm am asıdır. (Bu kelim elere bakı­
şim.di hecelerin açık, kapalı, uzun, kısa ol­ nız!)
m aları itibâriyle ve nokta, çizgi işâretleriyle M ütekellim in fesahati, fasîh sözler söyli-
daha kolay görülebiliyor. yebilmek m elekesidir.
F A S L : ( J*a* ) M e ân î'tâb irlerin d en d ir. Sö­ F İK İR : ( ) D üşünce dem ektir ki sözün
zün atıf edâtlan ve râbıtalarla birbirine bağ­ de, yazının da üss-ül esâsıdır. Recâî zâde
lanm am ış olarak söylenilmesidir. Böyle sö­ E krem Bey der k i : «H er b ir eser-i edebî­
ze «mefsûl» derler. nin rûhu efkârdır. Esâlîb ise eşkâl-i hârici­
yeden ibâret kalır.»
FA ZLA : ( ) M eânî tâbirlerindendir.
F ikrin bâzı meziyetleri v a r d ır : fikrin zi­
K elâm ın «umde» denilen ve müsnedün-ileyh
hinde bulunm asına «icâd», sıraya konm ası­
ile müsnedden m âada olan kısım ları, mü-
n a «tertib», başka şeylerle karışdırılm am a-
tcm mimat-ı cümle.
sına «vahdet» diyorlar. F ikrin b ir cihetten
M e s e lâ : «M ehtaplı b ir gecede denizde doğruluğu «hakikat» her cihetten doğruluğu
sandalla dolaşm ak hoştur» ibâresinde «de­ «selâmet»dir. Fikir, bâzan hakikî olm akla
nizde dolaşm ak hoştur» kelim eleri um de, üst b erâber sâlim olm ayabilir. M e s e lâ : N e f î’-
tarafı fazladır, (bk. K elâm, umde) n in :
FERD : ( ) A ltı üstü olm ayan, yâni B ir düş gibidir hak bu ki m ânide bu âlem
başka beyitlerle irtibatı bulunm ayan beyit­ K im göz yum up açınca zcm ânı giizer eyler
lerdir. T ek olm ası bu adı alm asına sebeb B ir yerde ki â râm a bu m ikdâr ola m ühlet
olm uştur. Ferde «müfred» nâm ı da verilir E rb ab ı nice kesb-i kcm al-i hüner eyler
vc «müfredat» diye cemi’lenir. beyitlerinde olduğu gibi.
Eski şâirlerin divanlarında birçok ferd R ecâîzâde bu beyitler için :
beyt vardır. N âbî'nin : «B unlarda m ünderiç olan fikir nev’am â
FİKİR 46 GARABET
hakikate m utabık ise de sâlim değildir. Zira Paşa, sözüne vuzûh veremediği için onun
hâvî olduğu şey’e ez-her-cihet m ülayim düş­ ifâde ettiği fikir de m uakked bir hâl almış­
mez. M üddet-i öm r-i beşer, zam an denilen tır. Intizâm -ı fikrî’ye ise şimdi «tertib» di­
bu'd-i gayr-i m ütenâhîye nisbeten vâkia hiç yorlar. (bk. Irâd-i mesel, ta’kîd.)
hükm ünde ise de, iktisâb-i faziletle tenvir-i Sadelik, sâde d ilin d ik , incclik, parlaklık,
insaniyet edecek k adar tahsil-i ilm ü irfân şiddet, ulviyyet gibi şeyler de fikrin hususî
etmeğe kifâyeti m usaddaktır. Şâirce maksud m eziyetlerinden sayılıyor.
olan ekmeliyet, şu âciz insan için ezelde
F Ü T Ü R İZ M : A vrupa’da yeni ve edebî bir
m akdûr olm ayan ekmeliyet-i m utlaka ise
meslek. Behçet Y azar’ın «Genç Şâirler ve
onun iktisâbı bin sene de yaşansa yine k a­
Eserleri» isimli kitabında deniliyor k i :
bil olam az. îşte bu noktadan nazar olunuı -
«Yeni hayatın, medeniyetin o baş döndü­
sa fikirde selâm et olm adığı görülür.» der.
rücü hareket ve sür'atine m akinelerden, fab­
Fikirde «vuzuh» ve «intizâm» da lâzım ­
rikalardan ve sâireden bahs etm ek suretiyle
dır. F ak at ekseriya fikrin anlaşılam am ası,
tercem an olm ayı ve yalnız çağdaşlar tara­
ifâdenin adem -i vuzûhundan ileri gelir. K o­
fından değil, m üstakbel nesillerce de anla­
ca R âgıb’ı n :
şılm ayı istihdaf eden Futurism e 1909 dan
Kabil-i jeng olm ayan, olm az pczirâ-yî cilâ
beri m âlûm olan bir san’at cereyanıdır. Ital­
lğbirâr-i h âtır ıksîr-i m cserrctdir bana,
yan M arinetti tarafından icâd edilmiştir.»
beytinde olduğu gibi. Şâir demek ister k i :
«G önlüm ün m uğber olm ası, sevinç iksiriyle M arinetti’nin İstanbul’da verdiği bir kon­
açılıp parlayacağına alâm ettir. Ç ü n k i: cilâ- feransta okuduğu şu m ısrâlar (!) bu tarzın
lanm ak kabiliyeti olan- şeyler pas tutar.» modeli imiş :
«M ahzun olan m esrûr olur.» hakikatini bir Pissssstoo - ton- ton* ton
«îrâd-i mesel» ile isbât etm ek isteyen Râgıb Pisssss...Pisssss.„ton

G
G A L A T -Î T E H Â K K Ü M Î: ( Jaii ) tarafların a incizâb içün ittifâk-ı ara ile bir
kürsî-i sadef-kârîye çıkarıp etrâfına hâle-vâr
K ıyâsa m uhâlefet dem ektir ki b ir kelimenin
mıntaka-peyvend-i ihâta o ld u lar...»
edâ ve m üeddâ itibariyle lisandaki istim âli­
Eskilerin bu gibi münasebetsizlikleri, yine
ne m uhâlif surette kullanılm asıdır, (bk. Kı-
yâda m uhâlefet) eskilerden olan şâir N âbî’nin bile sinirlerine
dokunm uş olacak k i :
GARABET: ( ) M e’nus olm ayan, Ey şi’r m iyânında satan lafz-1 garibi
yâni m ânâsı herkesçe bilinm eyen b ir kelim e­ D îvân-ı gazel nusha-i kam us değildir
nin söz arasında kullanılm asıdır. O kelim e­ demeye m ecbur olm uştur. M ânastırlı R ifa t
ye de «garîb» denilir. Bey m erhum «UsQl-i Fesâhat» unvanlı ese­
Eski edebiyatım ızın bilhassa nesir kısmı rinde :
bu türlü kelim elerle doludur. «Şefîk-nâme» « ... Eski b ir m ecm uada görülen ş u :
ismindeki m eşhur eserin gelişigüzel nakl et­ G ece devrlyyesinde dikkat et zîrâ
tiğim şu birkaç satırında olduğu g ib i: D üşersin ağzına bukturm anın sonra
«H ırka-pûşândan b ir şahs-i girân-canî ki beytinde pusudaki asker m ânâsına olan
•fııdâb-i kirpâs-i rûyu reng-pezîrâ-yi abûsen «bukturm a» sözünü garabete misal gösterir.
kahtarîrâ idi, intihâb edip dem-i inzâr ile D em ek ki b ir kelimenin garîb sayılması
âteş-dân-i inzicârda ihtim âlet verdikleri âhe- arabca, acemce, yâhut frenkçe olm asına de­
nîn-dilleri irâet-i m ıknatîs-i füsunla tekrâr ğil, m e'nûs ve m üsta’mel bulunm am asına
GAZEL 47 GAZEL
bağlıdır. Kelime olur ki : T ayyare, âvîze, m ünâsebetle ona da «m ahlas beyt»i de de­
şöm endüfer gibi başka dillere âitdir. F akat nilir. K asidenin en güzel beytine «beyt-ül-
herkesçe söylenilir vc anlaşılır oldukların­ kasîd» denildiği gibi, gazelin en hoşa giden
dan bunların kullanılm asında garabet yok­ beytine «beyt-ül-gazel» tâbir ederler. Bir
tur. Y ukarıki beyitte görülen «bııkturma» de «şehbeyt» tâbiri vardır ki ister gazelden,
kelimesi türkçe olduğu halde m ânâsını he­ ister kasideden olsun m utlaka en güzel bir
men kimse bilmediği için istimali garîb olur. beyt dem ektir, (bk. Beyt)
Bâzıları, garib olan kelimeleri «muvafık» Bâzı gazeller, h attâ kasideler «musam-
ve «muhalif» diye ikiye ayırm ışlar ve m â­ m at» tarzında yapılır ki dö rt cüz’e ayrılan
nâsı dolayısiyle kullanılm asına lüzum görü­ her birinin son cüz’ii gazelin esas kafiyesini
len gayr-i m e’nûs kelimeye «garib-i m uva­ tâkib etm ekle berâber üç cüz’ü de kendi
fık», lüzûm suz yere tefevvüh edilenlerine araların d a ayrıca kafiyeli olur, ö y le ki her
«garib-i m uhalif» demişlerdir. cüz’ü b irer m ısra şeklinde yazılsa b ir beyt,
dört m ısrâîlı b ir bend teşkil eder.
GAZEL: ( ) Birinci beyti «m usarra’»,
N âcî’nin :
diğer beyitleri birinci beyt ile «mukaffa» A ks etdi bin vâ h asretâ
b ir nazm şeklidir ki beş beytten on beş bey­ D ağlarla çıkdım âşinâ
te kadar yazılabilir. Ekseriyet itibâriyle âşi- H er dağdaki kalbî sadâ
kane (lirik) sözlerdir. Şu beyitlerin mecmuu Efganım ın efganıdır
g ib i: Ey fârisânın serveri
Y ine pür-cûş-ı garâm oldu dcrûnum bu Ol sen de benlikten beri
gece Z îrâ cihanın h er yeri
D öndü b ir fırtınaya sabr ii sükûnum bu B ir im tihan m eydânıdır
gece beyitlerinde olduğu gibi.
C an-furûz alımı ile sînc-i zarım yandı N e f î’nin :
D em -hurûş eşkini ile garka-i hûnum bu «Esdi nesîm -i nev-bahâr»
gece diye başlıyan m eşhur kasidesi de m usam -
Değdi mızrâb-i tahassür yine evtâr-i dile m at şeklindedir, (bk. M üsem m at)
Y aralı kalbim ile nâle-füzûnum bu gece «Redd-i m atla’» bahsinde gösterildiği üze­
 h ey aşk, zebun-küşlük olu r m u bu re bâzı gazellerin m atlaını teşkil eden mıs-
kadar râ'lardan birinci, yâhut İkincisi m aktaın ikin­
Rûh-ı bî-tâba acı, fazla zebûnum bu gecc ci m ısrâı o larak aynen tek rarlan ır. (bk.
Ben usandım yaşam ak nâm ına Redd-i m atla’)
çırpınm aktan Bâzan b ir gazelin beyitlerini teşkil eden
V ar ölüm rahatına meyi ü rükûnum bu m ısrâlar arasına diğer b ir şâir tarafın d an
gece ikişer m ısrâ ilâve edilir ve b u suretle gazelin
Ey karanlıkta boğulm uş olan ufk-ı üm nıîd beyitleri b ir misli artırılır. B una da «taş­
Sana da etmiş eser tâli’-i dûnum bu gece tır» tâb ir olunur, (bk. T aştîr)
Nccm-i üm m îd değil, b ir ufacık lem’a bile Bâzı gazellerin beyitleri evveline aynı ve­
G örm iyor baksa da gerdûna uyûnum bu zin ve kafiyede 2, 3, 4 ... m ısrâ ilâve edi­
gece lir. Bu harekete «terbî’», «tahm îs», «tes-
Sarsılıp sarsar-i hicran ile fikrim T âhir; dı's...» denilir.
D öndü b ir fırtınaya sabr ü sükûnum bu T ahm îs ve tesdisde bu ilâveler, gazelin
gece. h er beytinin iki m ısraı arasına getirilirse bu
H er m anzûm enin, bilhassa gazellerin ilk şekle «tahm îs-i m u tarraf, tesdis-i m utarraf»
beytine «m atla’», son beytine «m akta1» der­ denir.
ler. M atla’ beyitleri m utlaka m usarra’, yânî Bâzı gazellere de vezin ve kafiyece ben­
kafiyeli olur. Gazelde ilk beyitten sonrakine zemek üzere diğer b ir şâir tarafın d an nazîre
«Hüsn-i m atla’*, son beyitten evvelkine yazılır. N azîre yazm aya «tanzîr» denilir,
«hüsn-i m akta’» tâbir ederler. M akta’, yâ­ (bk. Tanzîr)
hut hüsn-i m akta’da şâirin ismi bulunur. Bu Bâzı gazellerin, daha doğrusu m anzûm
GAZEL 48 GÜRÎZ
sözlerin beyitleri sonuna m evzun ve kısa demiş ise de yine o asırda yetişen N edîm,
b ir parça ilâve edilir. O p arçalara «ziyâde», edebî şöhretini en ziyâde şûhâne gazellerin­
m ısraları ziyâdeli m anzum elere «müstezâd» den kazanm ış ve :
tâb ir edilir, (bk. M üstezâd) N e fı vâdî-i kasâîddc sühan-pcrdâzdır
Bâzı gazeller de m ahza kafiye h atırı için O lam az am m â gazelde Bâkî vii Yalıyâ gibi
tanzim edilmiş olduğundan beyitleri, m ânâ diyerek Bâkî ile onun mukallidi bulunan
itibariyle biribirine pek yabancı durur. Bâ- Şeyhülislâm Y ahyâ Efendi’nin gazel yazm ak­
zılarının beyitleri arasında ise m eâlen bir ta m eşhûr N efî'd en bile üstün olduklarını
irtibat bulunur. Böyle m ânaca beyitleri yek­ söylemiştir.
diğerine m erbût olan gazellere «yek-âhenk» 19. asrın yarısından sonra başlayan
vasfı verilir, (bk. Y ek-âhenk) T anzim at Edebiyatı’nın Şinâsî, N âm ık
T ürkler, A cem lerden aldıkları nazm şe­ K em al, Recâîzâde, hattâ H âm id gibi üstâd-
killeri içinde bilhassa gazele ehem m iyet ver­ ları gazel yazm akta eski şâirlerden geri kal­
diler. Y akın zam anlara k adar bu ehem m i­ m adılar. N âcî devri, gazelin belki en çok
yeti m uhafaza ettiler. Eski ve m üretteb dî­ yazıldığı bir zam andır. Servet-i Fünûn şâir­
vanlarda gazeller, kafiyeleri itibâriyle elifba leri arasında gazel yazanlar vardı. M aam â-
harfleri sırasına göre dizilirdi. Bir şâir için fîh b unlar ekseriyet itibâriyle başka türlü
bu sırayı doldurm ak m aksadiyle her harfe m anzum eler m eydana getirdiler. Binâena­
göre gazel yazm ak zaru rî idi. G azel yaz­ leyh gazelcilik Servet-i Fünûn Edebiyatiyle
m akta taklid edilemeyecek b ir üslûbu olan ehemm iyetini kaybetmeğe başladı.
F u z û lî: M illî Edebiyat devrinde eskiden kalm a
«G azel, bildirir şâirin kudretin; tek tük bâzı gazclci göründü ise de şimdiki
G azel, artırır nâzım ın şöhretin. şâirler hece veznine ve «koşuk», yâhut
G önül, gerçi cş’â ra çok resm var, «koşma» şekillerine râğbet gösterdiklerinden
G azel tarzın ct cüm lcden ihtiyar, gazel yazılması (Yahya Kemal dışında) he­
K i lıcr m ahfilin zînclidir gazel, men hcnıeıı unutulm a derecesine geldi.
H ircd-m endlcr san’atid ir gazel.» «Türk Edebiyatına D âir M anzûm Bir M uh­
beyitleriyle 16. asırda gazelin ehem ­ tıra» iiııvânlı eserimde son devri hülâsa
miyetini ve kendi nazarında onun kıym eti­ ederken şöyle demiştim :
ni anlatm ak ister. Yine o asrın san’atkâr H âlâ gazel yazan şâir bulunur;
şâiri Istanbul’lu Bakî de : İyi yazılırsa o da okııııur.
«Bu devr içinde benim Pâdişâh-i m ülk-i G A Y R-İ T A L E B İ: ( ^1» ) M eânî tâbir-
sülıan lerindendir. (bk. İnşâ)
B ana sunuldu kasîde, bana verildi G E V H E R yâhut G E V H E R İN : Ebced hisâbiy-
gazel.» le yapılan tarihlerden noktalı harfleri hisâb
beytiyle kasîde ve gazel yazabilm enin ken­ edilecek olanları, (bk. T ârih ve Ebced hi-
dine m ahsus olduğunu ve : sâbı)
«M eddah olalı çeşm-i gnzâlânene Bâkî G U L Ü V : ( jk- ) «Teblîg, iğrak, gulüv» di­
ö ğ ren d i gazel tarzını R ûm ’un şuarâsı. ye üçe ayrılan m ubalega derecelerinin üçün-
beytiyle de gazelin nasıl yazılacağını, ken­ cüsüdür. (bk. Mübâlega)
di asrı şâirlerinin kendinden öğrendiğini if­
G Ü R ÎZ : ( j f ), yâhut G Ü R İZ G Â H :
tihar m akâm ında söyler. 17. asırda gazele
verilen ehem m iyet ve gösterilen rağbet saz ) Kasidelerde m ukaddimeden
şâirlerini bile o yolda eserler tanzim ine maksada, yânî medhe girilecek olan beyt.
m ecbur etmiş ve bu m ecburiyet dolayısiyle N edim ’in :
halk edebiyatında dîvan, kalenderi, semâî Bu şehr-i Stanbûl ki bî-misl ü belıâdır
gibi melez şekiller zuhura gelmiştir. (Bu ke­ Bir sengine yekpare A cem m ülkü fedadır
lim elere bakınız!) m atla’lı kasidesinin :
18. asırda öziçeli S a b it: İstanbul’un evsâfını m üm kin mi beyân lıiç
Z cm ânede gazeli kimse alm ıyor Sâbit M aksûd Iıenıan Sadr-i kervıu-kâra düâdır
Dilenciye verilen tuhfe-i selâm gibi beyti gibi. (bk. Kasîde)
H
HABER: ( jâ - ) M eânî tâbirlerindendir. hakikatlikten çıkar, mecâz olur. «El elden
üstündür.» cümlesindeki «el»ler gibi ki kuv­
Sıdka, kizbe ihtimâli olan söz dem ektir. Bir
şey’in başka bir şey’e sübûten, yâhut selben, vet ve k udret dem ek olur. (bk. M ccâz ve
isnadına, yâni bu iş olm uştur, yâhut olm a­ kinaye)
m ıştır denilmesine «isnâd haberi», yâhut H A L : ( J»- ) Asıl m ânâsı çözmek ve açm ak
«nisbet-i-haberiyye» denilir. Bu isnâd, yâhut dem ektir. B edrcilere göre, m anzum b ir sö­
nisbet, vâkia m utabık ise haber-i sâdık, de­ zü nesre çevirm ektir. M eselâ M ehm ed
ğilse haber-i kâzibdir. A kif’in :
Bir haberde iki hüküm vardır. Birincisi «G irm eden tefrika b ir m illete düjm an
«fâide-i haber»dir ki o haberi alana b ir şey giremez
öğretmesidir. Bu da mütekellim in haber ver­ T oplu vurdukça yürekler onu top
diği keyfiyet m uhâtabca m âlûm olm adığına sindirem ez »
göredir. «İm tihanlar H aziranda başlar» sö­ . b e y tin i: «Bir m illet arasında tefrika çık­
zü im tihanların ne vakit yapıldığını bilme­ m ayınca onların m em leketine düşm an gi­
yen birine söylenilecek olursa ona im tihan rem ez. Y ürekler toplu ve b ir emel uğrunda
vaktini öğretmiş olur. Binâenaleyh hükmü, çarpdıkça onları top bile sindirem ez.» ta r­
«fâide-i haberedir. Fakat bu söz, b ir mekteb zında nesre çevirm ek onu hal etm ek demek
talebesine söylenilirse maksad, ona im tihan olur.
zamanını bildirm ek değil, çalışm aya teşvik H allin zıddına, yâni m ensur b ir sözü
olur. Binâenaleyh ihtivâ ettiği hükm e «lâ- nazm etmeğe «akd» denilir, (bk. Akd)
zım-i fâide-i haber» denilir.
H A M S E : ( <—*" ) M esnevî şekliyle yazılmış
HABL: ( ) Lügatte âzâ nâkıs olm ak de­
beş kitabdan ibaret bir takım dem ektir ki
mektir. A rûz ıstılâhında «mef’ûlât» cüzünün böyle eser m eydana getirmiş olanlara «ham-
«f» ile «vav» hazfiyle kalan «me’alât» ye­ se-nüvîs», yâhut «hamseci» derler. 12.
rine «feilât» cüz’ünün getirilmesidir. (bk. asra k adar hamse-nüvîslik m ûtâd değildi.
M ahbûl) 1195 de vefat etm iş o lan G enceli Şeyh
H A B N : ( ü&- ) Lügatte eteklerin kaldırılıp N izâm î, m anzum o larak beş kitab yaz­
mış ve hepsine birden «penç genç», yâni
toplanılm ası dem ektir. A rûz ıstılâhında
«m üstefilün» cüz’ünün «sin»ıni hazf ile ka­ «Beş hazîne» ünvânını verm işti. O ndan son­
ra o yolda mesneviyyat vücude getirm ek
lan «m ütefilün» yerine «mefâilün» cüz’ünü
İran şâirlerince m oda oldu. İran ’ın Husrev-i
getirmektir, (bk. M ahbûn)
D ehlevî, M evlânâ C âm î gibi şâirleri ham ­
H A K İK A T : ( i * ; 1*- ) Bir kelimenin neye de­ se yazdılar. Ç ağatay şâiri Ali-Şir Nevâ-
lâlet etm ek üzere vaz’ olunm uşsa o m ânâda yî de Ç ağatay lehcesindc ham se tanzim et­
kullanılm ası demektir. «El» kelimesinin bil­ ti. Bizim lehçede ilk ham se yazan, daha
diğimiz uzuv m ânâsında kullanılm ası gibi. doğrusu Şeyh N izâm î’nin ham sesini terce-
Bir kelime, alâka, yânî b ir m ünâsebetle asıl m e eden Behiştî’dir. « K anştıranlı Süleym an
m ânâsından başka bir m ânâda kullanılırsa oğlu Ahmed» lakabını taşıyan Behiştî İkin­

F : -1
IIAKb 50 HAŞV
ci Bâyezîd’in adam larındandı. Sonra Taşlı- M ektubu vasfındaki beytin ikinci m ısrâın-
calı Y ahya, N ev’î zâde A tâyî gibi şâirler de daki «dil» ve «tab'» lafızlarından biri ha­
ham se tanzim ettiler. şivdir.
17. asır naşirlerinden m eşhur N ergisî ise Eski nesirlerde seci’ yapm ak ibtilâsı, n a­
ham sesini m ensur o larak yazdı. M anzûm şirlerine hemen her fıkrada haşv-i kabîh
kitablarının sayısı beşe varm ayan eski şâir­ yapdırOııştır. Tâc-üt-Tevârih» sahibi Sa’-
lerim iz pek çoktur. deddin Efendi’nin : «Sâki-i tîğ-i-âbdâr ile
bizzat nice dîv-sîrete hâdim -ül-lezzât ham i­
HARB: ( ) A rûz ıstılahında «mefâîlün»
min içirdiler ve nice düşm an-i zişt-i ehre-
cüz’ünden(m e) ve (ne) nin hazfiyle kalan men-sirişti tiğ-i diriğlerinden geçirdiler.» iba­
«fâîlü» yerine «m efûlü» cüz'ünü getirm ek­ resinde olduğu gibi.
tir. (bk. Ahreb)
Şeyh G âlib’i n :
H A R M : ( f j*- ) A rûz ıstılâhında «mefâîlün» H engâm -i herem de söylemlşdir,
cüz’ünün «elifsi hazf ve «fssi sâkin kılın­ P îr olduğu deradc söylcmişdır
dıkta kalan «m efîlün» yâhut <tm»nin haz­ ve:
fiyle kalan «fâîlün» yerine «m efûlün» cüz’- V ar m ı hele söylenilmedik söz,
ünü getirm ektir, (bk. A hrem ) K alm ış ini m eğer denilmedik söz
beyitleri de böyledir. O nların ikinci m ısrâ’-
HAŞV: ( ) L ügatte m inder, yastık gibi
ları haşv-i kabîhdir.
şeylere doldurulan tıkıntı m ânâsınadır. Ede­ Haşv-i m e lîh : Ibâre arasında cümle-i
biyatta ibâre arasında kalabalık eden söz­ mu’tariza kabilinden bir söz karışdırm ak,
lere denir. fak at bununla ayrıca b ir fâide temin etmek
Haşvi evvelâ «müfsid» ve «gayr-i m üf­ dem ektir. N âcî’nin :
sid» olm ak üzere ikiye ayırırlar. A llâh ki mûcid-İ cihandır
Haşv-i m ü fsid : ibarede kalabalık etm ek­
Bin türlü nikabdan iyândır
le kalm az, sözün m ânâsını da bozar. M ual­
beytinde olduğu gibi.
lim N âcî m erhum Istılâhât-i Edebiyye’sinde:
Şâirin m aksadı, Hakk’ın bin türlü nikabdan
«N eFî’nin N asûh Paşa m ektubu vasfın­
iyân olduğunu, Sofiyye tâbirince kemâl-i zu­
daki kasidesinin m atlaı olan : hurunu anlatm ak olduğu halde «mucid-i-
N e nâm edir bu ki hüsn-i beyân-1 Unvanı cihândır» cümlesini ilâve ederek ayrıca bir
E der küşâdc dil U tab ’i m üstm endânı fâide, hattâ bir güzellik te'm in etmiş, bun­
beytinde vâki’ «ünvân» Ufzı haşv-i müfsid dan dolayı o cümle de Haşv-i-melîh olmuş­
addolunabilir. Çünki şâirin maksadı nâm e­ tur.
nin hey’et-i umum îyesini medh olm ak lâzım «A llâh tekerrüründen m uhafaza buyursun,
geldiği halde «hüsn-i beyân»ın «ünvân»a geçenki zelzele epeyice şiddetli idi.» ibâre-
tahsisi sair cihetlerinin hüsn-i beyân mezi­ sindeki dua da bu kabildendir.
yetinden â rî olduğunu îhâm ediyor.» Haşv-i m ü tev assıt: Haşv-i kabîh ile haşv-i
H anîfî ismindeki ş â irin : melîh arası b ir fazlalıkdır. Söze çirkin­
Bir y âr var y â r olacak y â r bizlere lik vermediği gibi güzellik de vermez.
m ısrâındaki üçüncü «yâr» da böyledir. N âcî m erhum un haşv-i m ütevassıt için yaz­
G ayr-i müfsid olan haşiv d e : «kabîh, dığı m isallerden bir ikisini gözden geçire­
m elîh, m ütevassıt» olarak üçe ayrılm ıştır. lim : «Endülüşte olan M ülûk-i Emeviyye on
Haşv-i k a b îh : m ânâyı bozm ayan, fakat yedi nefer kimse olup nesebleri kenarda
söze çirkinlik veren fazlalıktır. Z iya P aşa’- tah rir olunduğu vech üzeredir. -Sahâif-Ul-
nın : ahbâr tercemesi.»
T u t bu nush u pendi benden yadigâr Zeman-i ayş ü şâdidir, dem-I ikbâl-i
olsun sana davrandır
m ısrâındaki «nush» ile «pend» kelim elerin­ Felek hep ettiği evzâa şimdi pek
den biri haşv-i kabîhdir. Çünki birinin A rap­ peşîm ândır
ça, diğerinin F arsça olm asından başka ara­ Riyâzî
larında fark yoktur. N e fî'n in N asûh Paşa N âcî bu fıkradaki «kimse» lafzı ile be­
HAŞV 51 HAZF
y itte k i: «pek» kelimesinin haşv-i mütevassıt hoşlanm ayışım ız şübhe yok k i hayâlini
olduğunu söyliyor. F akat bana göre «ne­ hüsn-i idâre etm iyerek mübâlegnt-i mcrdîıdc-
fer», yâhııt «kimse» kelimelerinden biri ye düşmesinden ileri gelir. H âyal-i biilcııdi,
haşv-i kabîhdir. Beyitteki «pek» lafzı ise ya zevk ile m üterâfik olsaydı eserleri şâhika-i
haşv-i m ellhdir, yâhııt feleğin evvelki hare­ ulviyetten daim â m utarrâ bir simâ-yi m at­
ketlerinden çok peşîm ân olduğunu anlatan b u ’ arz ederek her asırda kalbleri m eşhur
te’kid edâtı olduğu cihetle haşv değildir. edecek vc Tevfik F ikret Bey’in :
Bâzıları bir kat elbise* bir çift çorap, bir Öyle bir nehr-i muazzam gibi cûş
deste mendil gibi m ikdar gösteren kelime­ etmişsin
leri de haşv-i melîh sayarlar. F ak at cyvâh çorak yerde akıp gitmişsin
H AŞV : ( ) A rûz ıstılâhlarındandır. telehhüf-i sam im îsine m eydan vermiyecck-
»Sadr» ile «aruz» ve «ibtidâ» ile «harb»in ti. Zevk ile hayâlin imtizâc-i ulvîsi sayesin­
arasındaki cüz’ler demektir. A rûzcular bir dedir ki N edim ’in şiirleri daim â nedim -i ru ­
beytin birinci m ısrâındaki ilk cüz'e «ibtidâ» hum uz olacaktır.» der.
son cüz’e «harb» derler; her iki m ısrâ’da H A Z : ( -*>• ) Lügatte devenin kuyruğunu
aradaki ciiz’lere de haşv tâbir ederler. kesmek demektir. A rûz ıstılâhında «mütefâ-
H Â T IR A T : ( ) Bir adam ın yaşadığı ilün» cüz’ünün «veted-i m ccnuı’»u olan
zam ana, bulunduğu işlere, görüşdüğü kim­ «ilün» hazf edildikte kalan «mütefâ» yerine
selere dâir düşüncelerini ve duygularını h â­ «feilün» cüz’ünü getirm ektir, (bk. Mahzüv)
vi olm ak üzre yazdığı eserdir. Edebî hatı- H A Z F : ( «_»•*»■ ) N oktasız harflerden teşek­
rât, edebiyat bakım ından ehemmiyetlidir. kül eden kelim elerle maıızûm, m ensur yazı­
HAYÂL: ( ) K uruntu m anasınadır. Ede­ la r yazm aktır. Öyle yazılara «mahzûf» de­
bî yazılarda bunun da bulunm ası lâzım dır, nilir. Bâzıları hazfe «tecrîd», m ahfuza da
«mücerred» nâm ını verm işlerdir. Ziya Pa-
hattâ o yazıların zînetidir. Süleyman Feh-
m î m erhûm Edebiyat isimli kitabında : şa’nm , Reşid Paşa vasfında yazdığı iki kâ-
sîde gibi ki b i r i :
«Hayâl en ziyâde şiirde, rom anda hüküm
O dil ki oln hevâ-elâr-i mcdlı-1 clıl-i kerem
ferm âdır. Denilebilir ki şiir ve rom anda ha­
O lur nrâis-i ilhâm-i G irdigâra harem
yâl her şeydir. Fikir ve his cihetiyle müte-
beytiyle, diğeri d e ;
vassıt, fakat hayali semîn ve metîn olan bir
K âm il oldur ki ola m ahrem -i esrâr-ı kelâm
şâir kolaylıkla bir müellif-i dâhî olabilir,
G ele irsâl-i m clâikle ana her illinin
Ebüşşuarâ (şâirler babası) H om er, hissi mü-
beytiyle başlar.
tevassıt olduğu halde hayâl-i mübdii sâye-
Eskiler böyle külfetli şeylerle uğraşm ayı
sinde muhalled eserler vücûde getirmiştir.
m ârifet ve fazla lügat bildiklerine dâir iz-
Eserlerinde göze çarpan hâssa-i asliye m u­
hâr-ı fazilet saym ışlar, noktasız kelim eler­
hayyilesidir.
le m anzûm , m ensur yazılar yazm aya çalış­
Yenişehirli A vnî’nin :
m ışlardır. T ürkçe b ir Tecellî Divânçesi var­
Şâir ona derler ki iki âlem e pinhân dır ki içinde şâirip m ahlasından başka nok­
Bir cevv-i bedâyi’de scri’-üt-tayarândır talı b ir kelime yoktur. H ind âlim lerinden
beytiyle tarif etm ek istediği hayalî b ir şâir, meşhur Feyzî «Sevâti’-üI-Ilhâm» nâm iyle ve
herkesin mechûlü bulunan bedâyi’ fezâla- bütün noktasız kelimelerle bir K ur’ân-ı Ke­
rında dolaşır, oralarda gördüklerini, başka­ rîm tefsiri yazm ıştır. Eskilerin böyle müz’ic
larına da göz kam aşdırıcı renklerle göster­ ve faydasız şeylerle yorulm aları eski telâk­
meğe çalışır. Fikrî, hissî ve hayalî yazılar ki îcâbı olduğu için boşuna emek sarf et­
arasında kara kalem ve yağlı boyalı levha­ miş olm aları m âzûr görülebilir. Fakat Ziya
la r beynindeki fark kadar donukluk ve par­ Paşa gibi teceddüd yolunun öncülerinden
laklık vardır. Bununla berâber hayalî bir olm ak üzere ortaya atılan bir zâtın da m üh­
eserde hakikat zevki de fedâ edilmemelidir. mel, yâni noktasız harflerle kasideler yaz­
... N e f î’nin cevdet-i hayâline, kudret-i teb­ mış olm asına şaşm am ak elden gelmiyor.
liğine hayran kaldığım ız halde eserlerinden M uallim N âcî m erhum :
HAZF 52 HECE
«H azf, külfet-i m ahza olduğundan men- H E C E : ( oS ) Kelim elerdeki harekeli h arf­
fûr-ı tab’-ı selîm olur. N oktalı, noktasız lerdir. «Bir sesliyle okunan h arf» de di­
kâffe-i hu rû f ile dahi güzel söz söylemek­ yebiliriz. Bir kelimede kaç tane okunur harf
ten âciz olan m üteşâirlerin bir aralık haz- varsa o kadar da hece vardır. Meselâ
fiyât vadilerinde girîve-gîr-i m ühm elât olm a­ «edeb» kelimesi iki, «edebiyat» kelimesi dört
larına gülünür. Ziya Paşa gibi m uktedfr bir hecelidir.
şâirin H arab ât’da m ünderic olan iki kasî- Açık vc kapalı lıe c e : Hecclcri harflerin oku­
de-i m ahzufesinde intihaba şayan üç beyt nuşuna göre ikiye ayırırlar. Bir sesli va-
bulunam ıyor...» der.
sıtasiyle okunan tek harfe «açık hece»; yi­
«N âm ık K em al de T ahrib-i H arab ât’ında ne o vasıta ile okunan iki, yâhut üç harfe
Z iya Paşa’ya şöyle h itab e d iy o r: «kapalı hece» derler. «Edebiyat» kelimesi
« ... H ele m üntehabât arasına iki m â n i­ dört hecelidir. 1 inci ve 2 inci heceleri açık,
siyle noktasız ve m ânâsız mühm el iki kasîde 3 üncü ve 4 üncü heceleri kapalıdır. Beyit­
dere olunm asını kem âlât-i edîbânelerine bir lerin taktî’inde açık heceleri (.), kapalı he­
veçhile lâyık görm edik. Ç ünki kelâm , m üh­ celeri (-) ile işâret ederler ve «edebiyat»
mel olursa misâlde ihmal de olsa m ükem ­ kelimesinin hecelerini şöyle gösterirler,
mel olur, yolunda bir kaide görem iyoruz.
e de biy yat
H er beyti hiç olm azsa o iki kasîde-i âlile­
rinin ebyâtı k adar m etîn b ir mühm el divân
görm üştüm . (Belki yukarda bahs ettiğim T e­ Evvelce açık hecelere «muallak», kapalılara
cellî Divânçesidir.) Kasîde-i seniyyelerinin «müsned» deniliyordu.
H arâbât’a derciyle beraber o divâna ve h a t­ Hece v e z n i: T ürklerin eskiden kullandıkları
tâ sâhibinin ismine dâir m ukaddim e bir ke­ nazm âhengi ölçüsü ki buna «parm ak hisa-
lime bile bulunm am ası garib değil midir? bı» da derler. Parm ak hisabı, T ürk edebi­
K asidelerin m ühm elâtı yek nazarda anlaşı­ yatının başlangıcından 11. asra, yâni T ürk­
lır şeyler olduğundan tasdî’den ihtirâzen o lerin arûz veznini öğrenmesine k adar Türk
babda tafsilâttan ictinâb ederek yalnız her nazm ının yegâne âhengi idi. A rûz vezni ka­
beytine bir kerre imâle-i nigâh-ı dikkat bu- bul edilmekle berâber hece vezni terk olun­
yurulm asını tavsiye ile iktifâ eyledim ...» madı, H alk edebiyatında kullanıla geldi.
Hece vezninin 3 den 16 ya k ad ar muh­
HAZF : ( ) Lügatte taş atm aktır. A rûz
telif heceli ölçüleri vardır. 3, 4, 5, h attâ 6
ıstılahında «fâilâtün» cüz’ünün sebeb-i hafifi
heceli ölçüler o kadar âhenkli olm am akla
«tün»ü kaldırdıktan sonra kalan «fâilâ» ye­
berâber ekseriya mesel gibi sözlerde kulla­
rine «fâilün» cüz’ünün getirilm esidir, (bk.
nılm ıştır.
M ahzuf)
Y aş yetmiş İş bitmiş
HAZF : ( ■*»- ) M eânî tâbirlerindendir. Söy­ İnsan beşer Bâzan şaşar
lenilmesi icâb etm eyen sözün ibarede irâd G ülm e kom şuna G elir başına
olunm am asıdır. Söylenilmesi lâzım gelen Güvenm e varlığa D üşersin darlığa
sözün irâdına da «zikr» derler. Z ikr ve hazf,
mesellerinde olduğu gibi.
tâbir-i-diğerle îrâd ve ihm âl, m elnînin m ü­
Ç okluk kullanılan 7, 8, 11, 14 lü hece­
him bahislerindendir. Sözün nerede zikri,
lerdir. A rûz vezninin cüz'lerine mukabil he­
nerede hazfi iktizâ eylediğine dâir bâzı kai­
deler beyân edilmiş ise de en doğrusu onu ce vezninde «durak» lar vardır ki m ısrâ’lar
okunurken oralarda hafifçe durulur. Arûz-
tâyin edecek zevk-i selimdir.
da mevzûn sözün cüz’lere taksimi şart ol­
H A Z V : ( _>-*»■ ) K afiye tâbirlerindendir. madığı halde hecede âhengin rûhudur. Bir
Revîden evvelki harfin harekesi demektir. kelimenin bir hecesi bir durakta k alır da
«Şâir» ve «mâhir» kafiyelerinde revî bulu­ diğer heceleri ö b ü r durağa geçerse âheng bo­
nan (r) den evvelki «ayn» ve «h» harfleri­ zulur. O nun için kelimelerin duraklara tak­
nin kesresi gibi. Böyle harekelerin uygun simi dikkat edilecek bir noktadır. H âm id’in
olm am ası kafiyeyi bozar. «Şehr» ile «mihr» N esteren’inde bu husus dikkate alınm am ış­
kelim elerinde olduğu gibi. (bk. Kafiye) tır.
HEZL 53 HİCVİYYE
Hece vezninin ölçüleriyle durakları şöyle Bir çizmesine pençe çıkarm ak hevesiyle
olm ak lâzım g e lir: H affâf-ı emel, gâv-ı zem îne z a ra r eyler
7 h e c eliler: 4+ 3 olarak 2 Çeşınindeki tek cam ını zannetm e m onokl,
6 t 4+4 2 G ûya kam ara penceresinden nazar eyler
10 » 5+5 2 A t M eydanına heykelini diksin ehâl!
11 » 3 + 3 + Î+ 2 ı> 4 Kim m anzarası beldede teskîn-i şer eyler
yâhut D üşm en başına eylesin Allâh onu balyoz
4+4+3 » 3 Bir darbesi bir orduyu zir ü zeber eyler.
yâhut H İC V İY Y E : ( \ y ? ) yâhıı d H EC A : ( ^ )
6+5 ı> 2 Teşrîh-i rezâil ve teşhîr-i erâzil için yazılan
12 » 6+6 2 yazılardır. M aam âfih b u n lard -' nezâhet-i be­
yâhut
yâna riâyet zarurîdir. Çiinki' tarz-i ifâde dâ-
» 7+5 2 ire-i edebi tecâvüz ederse âdetâ nazm en sö­
13 » 4+4+5 3> 3 vülmüş vc terzil yerine rezalet edilmiş olur.
14 » 4+3+4+3 » 4 N ezîh olm ak şartiyle hiciv, hak ve hakika­
yâhut
tin m üdafii, gadr ve fezâhatin m âm idir. Bir
» 7+7 > 2 zâlim-i müteazzım ı A llahın kahr-ı im hâlkâ-
15 > 4+4+4+3 4 rîsıinden ziyâde hicvin te’sîr-i anîsi titretir.
16 » 4+4+4+4 4 A bdülazız gibi bir pâdişaha yerine göre ser-
(bk. D urak)
fürû etm eyen veziri-âlî «Zafernâm e»nin be-
H E Z L : ( J j * ) M eşhur bir nazm ın vezni ve yânât-ı m ütehekkim ânesine karşı mağlub u
kafiyesi taklid edilmek suretiyle lâtife yollu m ütelâşî kalm ışdı. Jön T ürklerin Meşveret
şiir yazmak demektir. Buna «tehzîl» de de­ gazetesiyle olan m iicâhedatına ehem m iyet
nilir. (bk. Tehzîl) O yoldaki yazılara «hez- verm eyen devr-i sâbık ricâli, Eşref-i âteş-
liye» tâbir olunur. zebânın kıta’ât-i hicviyyesiyle ettiği cihâd-i
M ürekkebci Hevâyî ile S ürûrı’nin hezli- ekberden pek ziyâde çekinirdi. Ç ünkü Ce-
yatı m eşhurdur. Aşağıki beyitler N e fî’nin : ride-i Meşvereti hemen kimse görüp oku­
yamadığı halde hicviyyat-i E şre fi herkes
Sanm am ki felek devr ile şâm u seher
işitip yazar ve yazdırırdı. O k ıt’alar erbâb-t
eyler
isâetin künyesine öyle şerhler veriyor, nâm-ı
H er vâkianın âkibetinden haber eyler
fezâhatlerine o türlü âbideler rekz ediyordu
kasidesini tak 1iden vc Keçcci zâde ferîk İz­
ki onların delâletiyle çehre-i mâneviyetleci
zet Paşa’yı tasviren yazılmış hezliyedendir:
hacâlet-i sermediyeden kurtulam ayacaktı.
B ir küp meselâ bir sem er üstünde yer eyler Hiciv denilince en evvel h âtıra — m uâsır-
Y a bir fıçı ki çifte sırıkla sefer eyler ların a el-am ân çağırtm ış ve nihayet dili be­
Y a b ir dubayı rab t ile b ir eski stim bot lâsına uğram ış olan N e f î ile m anzûm at-i
H ışlar, iniler, dâhil-i m ersâda cer eyler hicviyyesini ihtiva eden Sihâm-i K azâ’sı ge­
Y a b ir kocam an denk, bocurgatla vapurdan lir. G aribdir k i :
G üm rük önüne doğru hevâdan güzer eyler
G ökten nazîre indi Sihâm-i K azâsına
Vech-i şebehi olm asa da b u n la n rü ’yet
N e fî diliyle uğradı H akk’ın belâsına
B ir fâris-i zîşâna dili bâhaber eyler
denilecek kadar iştihar eyleyeft bu eserin
Ol fâris-i vek-rân ki ona Gâzi-i Battal
kıymeti şöhretiyle m ütenâsib değil, âdetâ seb
H enı-dcng olam az, râlı-ı firarı siper eyler
ve şetm m ecm uasıdır. M iindericatından
Ol zât-i m üfahham ve m ülahham ki piyade
— Sadrıâzam G ürcü M ehm ed Paşa hakkın-
Gezse ayağı kaldırım üzere eser eyler
daki — şu beyitleri nüm ûne olm ak üzere
A t üzre gören vaz’ini bir kûs-i revân der
y azıy o ru z :
Kim tantanesi beldeyi pür-zîb ü fe r eyler
Y andan görünen kubbe gibi batn-i refî'i Zehî hüsrân-i din U devlet U neng-i
Sağdan sola, soldan sağa setr-i basar eyler m üselm ânî
B ir peş çıkam az pantaloniyçin bilemez de K ’ola b ir dîv-1 hünsâ mâlik-1 miilır-i
H ayyât-ı vehim Atlas-ı çarhı heder eyler Siileym ânî
HİCVİYYE 54 HİS
Nc riÎY , cfsârı yok bir bârgîr-i fîl-peykcr dar yükselen mülevves sulardan korunm ak
kim emeliyle basacak taş aram aya, hâvâ-yi müte-
H ar-i D cccûldır derdim eğer olsaydı palanı affini koklam am ak fikriyle burnum uzu tıka­
N eler eldi nc dcnlû fitne peyda oldu maya m ecbur olduk. O nefret ve hiddetle
âlemde h atıra g e le n :
Edince tâ vücûdiylc mülevves sadr-i dîvânı Şelızâdcbaşındaki cilâlı
T am a’ bir m ertebe zâtında m el’ûnun ki K irletm ede câ-bc-câ zemini
hırsından Esvâk, bütün temiz kalırdı
Y utardı kuyruğundan bulsa ger lıûk-i Bir kuşede dursa Şcbremîni
beyabanı k ıt’asını oturduğum uz çaycıda bâzı ahibbâ-
K adîd olsun kazık başında kalsın ya okuduk. D erhâl istinsah edildi ve o ge­
lıaşrc-dck öyle ce tekmil çaycılarda okunm aya başladı. İki
K urutsun anı tâb’-i âfitâb-i kalır-i Yezdânî. gece sonra yine o sokaktan geçerken ora­
B unlar, o m ecm uanın en parlak ve en sının m üm kün m ertebe temizlendiğini ve
nezîh olan ebyatıdır. A rtık şâirlerini kıyas m en’-i tebevvül (işemeyi men’) vazifesiyle
ve tasavvur ediniz. Bizce N e f î’nin en belîg mükellef bir Belediye Çavuşunun aşağı yu­
hicivlcri «Sihâm-i K azâssında değil, divâ­ karı dolaşdığım gördük ki bu kadarcık ol­
n ında ve medhiyc diye ekâbire takdim et­ sun tekayyüd, bizim kıt’anın nctice-i mü-
tiği kasâid m iyânındadır k i : nebbihe ve müfidesi idi.
Bir asrda geldik ki bu bâzâr-ı-fcnâya H İK Â Y E : (bk. Romanesk)
Sernıâye-i irfanı olanlar zara r eyler H İS : ( ) Duygu demektir. Edebî b ir ya­
beyti onlardandır. Bir de Sürurî, Vehbî, Ay­ zıda yalnız düşüncenin bulunm ası kâfi de­
n î gibi gevezelerin hicviyyatı v ardır ki hey’- ğildir. Biraz da his bulunm alıdır. Çünki
et-i um um iyesine birden «şütmû-i galîza (ağır duyurm ak için evvelâ duymak lâzımdır.
sövmeler) deyip geçmek m uvafık olur. Şâ- A kif Paşa’nın torunu için y azd ığ ı:
yân-i hayrettir ki dekayik-ı-edebiyata hakî­ Tıfl-i nazeninini, unutm am seni
katen vâkıf olan bu faziletli adam lar, târı- A ylar, günler değil, geçse dc yıllar.
zât-i edebiye diye hayli edebsizlikte bulun­ Tcllı-kâm eyledi firakın beni
m uşlar da E şrefin meselâ Encüm en-i M aa­ Ç ıkar mı hatırdan o tatlı diller,
rifi tasvir eden : bendiyle başlayan mersiyesi duyularak nazm
A lcl’am yâ çizerler her kitaptan b ir takını edildiği için evlâd acısının ne kadar mües­
yerler sir olduğunu başkalarına da az çok duyura­
Edibim! sanm a k i yalnız senin dîvânı biliyor. F ak at Şinasî’nin ahibbasından biri­
çizmişler nin vefât eden çocuğu için tertib e ttiğ i:
G eçen gün Encüm cndc yok imiş H ayret, Zînct-i ravza-i Cennet ede H ak azzc ve cel
bütün lıcy’ct Gonce-i kalbini kim hâke kodu dest-i ecel
A rabca b ir ibârc zannedip K u r’ânı N c ecel benzer rîha kim esip nâ-be-malıal
çizmişler. K oparır gonceyi nahlinden eder vakf-i
k ıt’a-i m azm undan gibi sözler söyleyeme­ vahal
mişler ve : kıt’ası ise duyularak yazılmadığı için oku­
Eski bir top yükletip b ir m erkebe yanlara hiç bir te’sir yapmıyor. A nlatm ak
R ast gele salm akda balka süngü şalı için bilmek lâzım olduğu gibi duyurm ak
Pâdişâhını! sen hayâ etmez misin? için de duymak icâbeder. Bundan dolayı
Senden cşna’ zulm ü yapdı dünkü şâlı — M ehmcd A kif’in dediği g ib i— «Bir
lavhasını vücûda getirem emişlerdir. eser-i-edebî yalnız dim ağın değil, biraz da
Y ukarıda «Hiciv, gadr ve fezâhatin mâ- kalbin mahsulü olm alıdır.» Frenklerin «li­
niidiı» demiştik. Bunu isbât için size bir rik» dedikleri böyle eserlerdir.
vak'a nakl edelim : Üç, dört sene evvel ra- Recâizâde Tâlim-i Edebiyat’ın d a :
m azan-ı şerif gecelerinden birinde Çukurçeş- « ... Hissiyat, m üfrit, şedid ve dâim î olur
m e’den Şehzâdebaşı’na çıkan sokaktan ge­ ve eıbâbını mağlîıb ederek efkâr ve am al­
çiyorduk. Caddeye yaklaşınca topuklara ka­ lerinin mcdûr-ı m ünferidi bulunursa ihtira-
HİSÂB-Î CÜMEL 55 HÜSN-Î İBTİDÂ
sat nâm ını alır. Edebiyatta his ve ihtirasa R aks eder her kim ki dinler dilfirîb
b irer lisan verm ek lâzım •gelirse birininkin- âhengini
de itidâl ve halâvet, diğerininkinde şiddet ve beytinin sonundaki «i» harfleri gibi. (bk.
hararet görülür. Meselâ biri lem ’adır ki, Kafiye)
kalbi nura gark eder, diğeri alevdir ki, m ü­
H U R Ü F-I-ÎM LÂ : ( J j / - ) Eski yazıda
fekkireyi yakar. Bu hâle göre «Leylî-nâme-i
üstün, esire, ötürü alâm eti olm ak üzere,
Fuzûlî» ile «Zavallı Çocuk», birer te’lif-i
hissî olacağı gibi «Hüsn-ü-Aşk» ile «Vatan yâni «voyelle» olarak kullanılan ( * > * I
yâhut Silistre» dahi birer te’lîf-i ihtirası sa­
H U R Û F-I-M Â Z Ü L E : ( j)J— J ) / ) im lâ
yılır. Kuvve-i iknâiyenin âciz kaldığı yerde
harfi gibi kısa okunan harf-i medler.
hissiyat galebesini temin eder. Tahrîk-i-kalb,
Âleın-i bâlâya sevk eyler bu ulvî can beni
iknâ’dan daha kuvvetlidir ve bâzı vakit bir
m ısrâındaki «can»ın «a»sı,
dam la göz yaşı b ir bürhnndan daha kuvvet­
H üzne dâir sohbet açdın eyledin m ahzun
lidir...» der.
beni
H tSÂ B-t C Ü M E L : ( J-T ) Ebced hi- m ısrâındaki «m ahzuncun «u»su,
sâbının diğer adıdır, (bk. Ebced hisâbj) Ey hod-ârâ; eyliyor âyîneler Iıod-bin seni
m ısrâındaki «hod-bin»in «i»si m âzûldur.
H ULÜV V-İ Z tH N : ( ^ ) M eânî tâbir­ (bk. Azl)
lerindendir. Zihin boşluğu dem ektir. Eski
* i l£ ) harfleridir.
edebiyatçılar, belâgati «Sözün mukteza-yi hâl
ve m akam a m utabakatı» diye târif ederler. H U R Ü F -I-M E D : (•*- ) A rapça, acem ­
B uradaki hâl, hem mütekellim c, hem m uha­
ce kelimelerde fetha, zamm e ve kesreyi uzun
taba, hem de gaibe şâm ildir. Binâenaleyh
söylenilecek sözün bunlara göre söylenilmesi okutan ( lS 1 3 4 ^ ) harfleri.
belagat icâbıdır. Bir kimsede hulüvv-i zihn,
IIU R C F -I-M Ü S T A H L E F E : ( < iU î- - )
tereddüd, inkâr diye üç hal vardır. Yâni bir
adam bir şeyi işidince — kafasında ona dâir med hükm ünü alacak derecede bir h arfi
m âlûm at olmadığı iç in — inanır, yâhut mü- uzun okutan im lâ harfleri. N edim ’i n :
tereddid bulunur, yâhut kat’iyen inanm az. A dın anılm adı bîçâre senin ârâda
İşte bu hallerin birincisine «Hulüvv-i zihn», m ısrâındaki «anılm adı» ve «ârâda» kelim e­
İkincisine tereddüd, üçüncüsüne inkâr diyor­ lerinin (â) ları gibi. Fuzûlî’nin :
lar. Bunlara göre söylenilecek sözlere «ib- Bize ne salıt belâdır, ne kara gündür bû
tidâî», «talebî», «inkârî» nâm ını veriyorlar. m ısrâındaki «karâ» kelimesinin ikinci «a»st
Ibtidâî sözlerde te’kide hacet yoktur. Tale- ve «bu» kelimesinin (û)su gibi. N âcî’n i n :
bîlerin müekked olması lâzımdır. îııkârîle- T erk eylemiş işte aşiyânî
rin ise her halde te’kidli olması icâbedcr. H âkî iken olm uş âsm ânî
«Gelirim.», «Gelirim , söz veriyorum .», «Söz beytindeki «âşiyani» kelimesinin son «î»si
veriyorum, m utlaka gelirim.» cümlclcri bun­ gibi.
lara birer misâl olabilir. Bir de m uhatabın (bk. istihlâf)
ısrar hâli vardır ki ona karşı söylenilecek H ÜSN -I İB TİD Â : M evzua münâsib b ir ifâde
sözlere «haber-i ısrârî» denilir ve ısrârî h a­ ile söze başlam aktır. Ü sküdarlı H akkı Bey’in
berlerin yemin gibi inandıracak şeylerle irâd dîvânı için Y enişehirli A vnî Bey’in yazdığı
edilmesi lâzım gelir. R ûhî’nin : m eşhur k a sîd ey e:
Dermiş bana keşf oldu lıcp esrâr-i ilakîkat Söz kâlbüd-i kadr-i bcnî-ûıTcmc candır
V allahi yalandır sözü, billâlıi yalandır Söz, vâsıta-i râbıtn-i ûlim iyandır
beytinde olduğu gibi. beytiyle başlam ası, R ecâîzaae’nin «Tâlim-i
Edebiyat’ına N âm ık K e m a l'i» yazdığı tak­
HURUÇ: ( ) Kafiye harflerindendir.
rize : «Söz ne k ad ar m ü e s s ird ir bedîa-i fıt­
«Vasl»dan sonra gelen harftir. N aci’n in : rattır ki bunca akvâm-i fâz'uanın m âm ure-i
M est olur her kim ki seyr eyler şerâbî beşere yâdigâr ettiği te’sisât-ı' âliye ve mas-
rengini nûat-i nefîsede binde birinin — inkilâbât-i
HÜSN-İ MAKTA 56 İBDÂ’
havadis — a’mâk-ı-zeminde m estûr olan p a r­ de hüsn-i m atla’ı m atla’dan parlak yazm a­
çalarından başka bir eserini bırakm am ış iken ya çalışır.» beytiyle buna telm ih eder.
âsâr-i edebiyelerinin b ir takım ını bütün b ü ­ H Ü SN -İ T A ’L Î L : ( ) B edf san’at-
tün mahv eden — zulüm ateşleri, cehalet tu ­
lerindendir. Bir hâdisenin vukuuna hayalî ve
fan ları bile b ir takım ının, h attâ b ir harfini
şâirâne b ir sebeb gösterm ektir. H akikî se-
hâfıza-i enâm dan izâle edem em iştir...» fık-
bebler, sâdece ta’lil olurlar, hüsn-i ta’lîl ol­
rasiylc ibtidâ etmesi gibi. Bcrâat-i istihlâl
m azlar.
de hemen hem en bu m ânâyadır, (bk. Berâ-
at-i İstihlâl) Ben ağladıkça penbeleşir levn-i ân zı
G öz yaşlarım iz ân n a b ir reng-i an verir
H Ü SN -I M A K T A : ( Cr“ - ) B ir m anzû- beytinde hüsn-i ta’lîl vardır. Çünki sevgili­
menin, hususiyle gazellerin son beyti demek nin yüzünde penbe ve câzib b ir renk husûlç
olan «m aktam dan evvelki beyt. Bunun da gelmesine şâirin ağlam ası sebeb gösterilmiş­
güzel olm asına çalışıldığı için adına «hüsn-i tir. Bu ise hayalî bir şeydir. Bâzıları bu
m akta'» denilmiştir. san’ate «hüsn-i tevcîh» nâm ını verm işlerdir.
Hüsn-i ta ’lîl veya hüsn-i tevcihte gösterilen
H Ü S N -Î M A T LA ’ : (£&»* 0 “ *“) Gazelin baş­
sebebin kat’î olm ası şarttır. Z annî olursa
langıcı demek olan m atla’dan sonra gelen «şibh-i hüsn-i ta’lîl denilir.
beytin adıdır. M atla’daki âhenk ve mânâyı Sâkin ü sâkit olan her zerresinde yok
kuvvetten düşürm em ek için şâirler «Hüsn-i hayât
m atla’» beytini daha kuvvetli tertib etmeğe G alibâ hâm ûş u mevt olmuş bu yerde
çalışırlardı. İran şâirlerinden : Şevket Ferâ- kâinât.
h î’nin : ve:
J i j Z j S ' C j - *- J 1 1 / ( j—*- dtti N edir bilmem Ziyâ, bu şîve-i i’câz
nazm ında
lj j jcS j û & j
M eğer Rûh-iil-Kudüs endîşene im dâda
y â n i: «Felek, senin güzelliğini Y u su fu n hüs­ gelmiştir
nünden daha renkli gösterdi. N itekim şâir beyitlerinde olduğu gibi.

I
1ÂDE : ( e j t ' ) Y ukarıki beytin sonundaki K an töker ç eş mim hayâl etdikçe hevl-i
lâfzı aşağıki beytin evvelinde tekrarlam ak­ m ahşeri
tır. Fuzulî’nin : M ahşeri eşkim verir seyl-âba ger rûz-i cezâ
O lm asa m akbûl-i dergâhın sirişgim gevheri
Ey vücûd-1 kâm ilin esrar-i hikm et m asderi
G evheridir âşk bahrinin Fuzulî âb-i çeşm
M asdari zâtin olan eşyâ sıfatın m azheri
L îk b ir gevher ki lutf-i H ak anâdır müşteri
M azheri her hikm etin sensln ki kilk-i
kudretin gazeli gibi.
Safha-1 eflâke nakş etm iş hutût-i abteri
İadeli şi’re «muâd» da denir, (bk. Redd-ül
A hteri m es’ud olan oldur ki tab ’-i pâkinin
acz ales-sadr)
Kabil-i feyz oldu nutkundan safâ-yi cevheri
Cevheri m a’yûb olan nâkıs benim kim tB D Â ’ : ( £ .1 -^ ) Yeni ve güzel b ir eser
m uttasıl meydâna getirm ektir. Meselâ Fuzûlî’nin
Sâdedir hattın hayâlinden zam irim defteri «Leylâ ve M ecnûn»u ile Şeyh G alib’in
Defter-1 a’m âlim in h attı h atâdandır siyâh «Hüsn-ü-Aşk» birer ibda’ eseridir. İbdâ’
İBHÂM 57 İBTİZÂL
kudreti gösterenlere «m übdi’» ve «ibdâ’kâr», beyt-i m eşhuru gibi. İşte bu beytin edâst
eserlerine de «bedîa» derler. tam am , m üeddası ise m akbul b ir ibhâm dır.
îcâd bahsinde de söylenildiği üzere ibdâ’ Bu yoldaki ibhâm ları «ta’kid-i m ânevî»den
ile îcâd arasında fark vardır. H er ibdâ’, bir ayırm ak için ya «ibhâm-i m akbul» tesmiye
îcâddır, fakat her îcâd b ir ibdâ’ değildir. etmeli, yâhut derinlik diye b ir isim verm e­
N asreddîn H oca’nın ekmekle k ar yemesi, lidir. T a ’kîd-i m ânevî de ibhâm dır. A m m a
bir îcâd olsa bile, hiç bir vakit ibdâ’ sayı­ onun m akbul olm ayan nev’idir.
lamaz. Süleym an Fehm î m erhum un şu m ütaleası
İB H Â M : ( ) T a ’kîd gibi vuzûhun di­ da bu bahsin hatimesi olm aya değer :
ğer zıddı. Yâni, sözün m ânâsının, kolayca «îcâz, üslûba büyük b ir kuvvet verdiği
anlaşılam az derecede, kapalı olm asıdır. Hâ- gibi ibhâm gölgesi de şi’rin güzelliklerini
daha dilfrîb gösterir. F ak at hazfiyatın cüm ­
lid Fahri Ozansoy Bey’in :
le ve fıkraların birçok tefsirata m eydan ve­
Gözlerdeki bir ânlık alevle
recek b irer çözülm ez m uam m a olm ası icâb
Yanm ıştı o birdenbire b ir giin
edecek raddede olm am asına ve mübhem i-
Olmuş nice kalblcr b ir avııç kiil
yetin şiirde nüfûz-i n azara ve hayâlin seyra­
B ir böyle alevden tutuşup diin,
nına m âni olacak b ir hâlde bulunm am asına
kıt’asında olduğu gibi.
dikkat etmelidir.»
Süleyman Fehm î m erhum Edebiyat kita­
bının vüzûh bahsinde Lafonten (La Fon- İB T İD Â : ( ) A rûz ıstılâhında ikinci
taine)’in : m rsrâın ilk cüz’ü dem ektir. Birinci m ısrâın
En güzel m evzularda düşündürecek bir ilk cüz’üne «sadr», son cüz’üne «arûz»,
şey bırakm alıdır.» ikinci m ısrâın ilk cüz’üne «ibtidâ», son cüz’ü­
Pol Burje (Paul Bourget)’nin : ne «darb», arad a kalan cüz’lcre de «haşv»
«Güzel şiirlerin büyüleyici te’siri, hayâl ile denilir.
esrâr-engîz bir mânevî, bir gölgemsilikle ik­
İB T İD Â Î: ( j ) M eânî tâbirlerindendir.
mâl edilmelidir.»
M uhatabda bulunduğu tasavvur edilen (hu-
Cenâb Şehâbeddin’in :
lüvv-i zihn, tereddüd, inkâr hâllerinden bi­
«K aranlık ve derin bir fikrin ince sırları
rincisine göre söylenilecek söz ki te ’kîdsiz
vuzûh ve sarahatle söylenmem eli, ancak tel­
olm ası lâzım dır, (bk. H ulüvv-i zihn)
kin yoliyle anlatılm alıdır. K elim e ve cümle,
rûhun sırrını çırıl-çıplak o rtay a atm am alı, tB T ID Â İY Â T : ( ö U - u , l ) M uhatabın h u ­
belki bir şeffâf, bir san’at nikabiyle bü rü n ­ lüvv-i zihn hâline göre söylenilecek sözler.
müş bırakm alıdır.» fikirlerine ittib â e n : Bir de «Hüsn-i ibtidâ» v ard ır ki m evzua
«Asâr-i şi'riyede hafif ibhâm gölgesinin göz uygun b ir ifâde ile söze başlam aktır, (bk.
alıcı vüzûha rüchânı üdebânın ulularınca Berâat-i istihlâl)
itiraf edilmiştir.» diyor.
İB T İZ Â L : ( ) U m um î ve m übtezel ol­
Bu fikir doğru olabilir. F ak at o hafif ib­
muş fikirlerin ve sözlerin gevelenmesidir.
hâm gölgesi, koyu ta ’kîd bulutu şeklini alır­
Böyle sözlere (hâyîde) yâni «ağızda çiğnen­
sa örtm üş olduğu m ânâ da karanlıkta kalır.
miş, çiğnem ik hâline getirilmiş!» derler.
Zâten «vüzûhun göz a lıc ılığ ın a müreccah
H â lb u k i:
tutulan ibhâm, m evzûun ifâdesindeki k arı­
«H âyîde sülıan m erd-i sühan-dâna
şıklık değil, ulviyeti, yâhut rikkati gibi se-
yakışm az.»
bebler dolayısiyle m ânâsında bulunan derin­
liktir. D aha açıkçası ifâdesi düzgün b ir sö­ Böyle hâyîde ve m übtezel sözlere tenezzül
zün zum undaki ince bir hissin, yâhut yük­ edemeyeceğini Piriştineli M e s îh î:
sek b ir hayâlin birdenbire anlaşılm am ası, «A lm azam ağzım a b ir m a’nî-i Iıâyîdeyi hiç
tefehhüm ü bir parça fikir yorm ağa m uhtaç Değilim tıfl ki hâyîde etlincm iftâr.»
olm asıdır. H âm id’in : der.
Çıkdım sem avâta hâk ber-ser Ibtizâlin zıddı «m üm tâziyyet»tir. (bk.
İndim sem avât ile berâber M üm taziyyet)
İCÂD 58 İCÂZ

İC Â D : ( I ) Y eni b ir fikri, yeni bir 2— M ânâsı az, lafzı çok.


3— Lafzı, m ânâsı derecesinde.
m evzuu zihinde bulm ak dem ektir. Bulunan
şey fevkalâde güzel ise onu bulm aya «ib­ B unlardan birincisine «îcâz», İkincisine
«itnâbî>, üçüncüsüne ^m üsavat» yâhut «mü-
da’» derler, (bk. Ib d â’) Şu hâlde h er ibdâ’,
nakkahiyyet» tâbir edilir.
b ir îcâd olm akla beraber, her îcâd b ir ib­
dâ’ değildir. îcâd edene «mûcid» denir. Bu «Birinin kârı zarard ır birine»
îcâd, fikre m ahsustur. Bir de «îcâd-i elfâz» m ısrâı îcâza,
vardır ki yeni b ir fikri ifâde edebilm ek üze­ izzet M olla’nın :
re yeni bir tâb ir bulm aktır. Recâîzâde, «Tâ- M âtem-geh-i diğerde olan âh ü enin
lim-i E debiyatçında der k i : B ir sûr-geh-i şevke olu r zevk-i bihîn
«tcâd-i elfâzda biri m ânâya, diğeri lafza B ârân iledir feyzi şu bâğ-ı kühenin
âit olm ak üzere iki meziyet aranılır. Mezi- Ç arh ağlam adıkça gülcmcz rûy-i zemin
yet-i mâneviye; ihdâs olunan terkib, mûci- beyitleri itnâba misal olabilir. Ç ünki o mıs-
dinin fikir ve m aksadını diğer m e’nûs olan râ ile hem en aynı m eâlde oldukları halde
tâb irât ve clfazdan daha belîgane, daha p ar­ biri kısaca ifâde edilmiş, diğeri oldukça
lak b ir surette ifade edici olm asından; Me- uzatılm ıştır. Z iya Paşa’nın yine bu meali
ziyet-i lafziye ise; terkibin lafzan kolay okşayan :
söylenir ve ahenkli bulunm asından ibârettir. G üller güler, figanla geçer ömr-i andelîb
Bu hâle göre K em al Beyefendi’nin (N âm ık
B îınâr ilıtizârda, ücret diler tabîb
K em âl’in) icâd ettiği tâb ir cüm lesinden olan
beytinde ise m ünakkahiyet vardır.
«m evâni’-ber-endâzâne» terkibi kolay söyle­
îcâzı, «îcâz-i kasr», «îcâz-i hazf» diye iki­
n ir olm adığı için kusurlu addolunur. Şurası
ye ayırırlar.
da bilinm ek lâzım dır ki mevkiinde olm ayan
İcâz-ı k a s r : sözün eksiği olmadığı halde
îcâd-ı elfâz, beyân olunan meziyetleri hâiz
m uhtasar ve m üfîd olm asıdır. «Vakit na-
olsa dahi yine m akbul sayılam az.»
kittir.», «Azıcık aşım, ağrısız başım.» cüm ­
Yeni lafızlar bulm aya «icâd-i elfâz» de­
leleriyle K anunî Sultan Süleym an’ın :
nildiği gibi evvelce kullanılm ış, sonraları
O lm aya devlet cihanda b ir nefes sihhat gibi
terk edilmiş kelim eleri istimâl ile onlara
ve Cevdet Paşa’nın :
revâc verm eye «tervîc-i elfâz» tâb ir olunur,
(bk. Tervîc-i elfâz) Şâne-i-zülf-i-sühandir îtirâz
Y ine R ecâizâde diyor k i : m ısralarında görüldüğü üzere tefsir ve tav­
zihe kabiliyeti olan sözlerde îcâz-ı kasr v ar­
«Tervîc-i elfâza gelince bu da zâten müs-
dır.
tâm el olm ayan ve yâhut m ürur-ı zam anla
unutulm uş ve istimalden düşmüş olan tâbi- N âm ık K em âl’in : «Bârika-i hakikat mü-
rat ve kelim âtı b ir suret-i hasenede yeniden sâdeme-i efkârdan çıkar.» kavl-i meşhuru
hakkında Cevdet Paşa der k i :
istim al ile revâcyâb etm ektir. M eselâ Ner-
«icazın en güzel bir misâli dahi Bârika-i
gisî’nin : ceyş-i A rm ereın üz-zihâm-i âdemi-
hakikat tesâdüm-i efkârdan çıkar» kelâm-ı
y â n ... ibâresinde istîmâl ettiği «arm erem »
hikm et iştim âlidir ki telâffuz olunurken
tâbirini bu k adar senelerden sonra Kem al
Bey’in dahi beyt-i âtide ve bir suret-i hase­ zihn-i sâm ia güzel teşbihler tevârüd ediyor.
Z irâ bârika nasıl ki âfâkı aydınlık ederse
nede olarak istîm âl etmesi tervîc-i elfâzdan
hak îk at dahi enfüsü tenvir eyler. H âlbuki
m âdûd ve tâbir-i cedîd ile şi’rinin kesb et­
bârikayi tâkib eden yağm ur nasıl ki bağ vc
tiği revnak beyândan m üstağnidir :
bostanı irvâ ederse hakikate m üteferri’ olan
. B ir lıizb-i knlil idi m uinim
ulûm-i yakîniyc dahi hadâik-i irfânı ihyâ
A ’dâ ise leşker-i A rm crcm ».
eyler ve efkârın ihtilâf ve tedâfuu eczâ-i
tC Â Z : ( ) A z sözle çok m ânâ ifâde ferdiyenin kuvve-i berkiye vasıtasiyle tesâ-
etm ektir, ö y le sözlere «mûcez, veciz, vecize» düm üne pek benzer. Az lafz ile ne çok ve
denilir. ne güzel m ânâlar ifâde olunm uştur.
İfâde üç türlü olur : îcâz-i hazf : Anlaşılabilm ek şartiyle sözün
1— Lafzı az, m ânâsı çok. bir parçasını hazf etm ektir. Ziya Paşa’n ı n :
İ’CÂZ 59 İDİYYE
Bir pareye bini âferînin Paşa için yazdığı kısa bir îdiyyeyi, îiümû-
Pûpûşu alıldı Gcvlıcrî’nin ne olarak nakl edelim :
beytindeki «pâpûşu atıldı» cümlesi gibi ki Sabalı-i îd ufukta yine bedîd oldu
aslı «pabucu dam a alıldı.» dem ektir. Paşa, İzâr-ı şâhid-i balıt-i cihân saîd oldu
«H arabat m u k ad d im esin d e şi’re yeni özen­ Zihî ncşât ki csbâb-i ayş-i bay ü gedâ
diği zam anı anlatırken evvelâ halk şâirleri­ Misûl-i cânıc-i kndd-i bütan sefîd oldu
nin eserlerini okuduğunu, sonra eline bir iki G üm oldu cncüm-i tâbende asm anda,
divân geçince Âşık Ömer vc G evheri gibi­ sipihr
lerinin nazarında değeri kalm adığını hikâye O dem ki cilvcgah-i âfitâb-i îd oldu
ettiği sırada bu beyti yazar. A çıldı kufl-i der-i ârzû-yi rûzc-keşan
Icâz, belâgatcilcrc göre pek m akbuldür. H ilâl-i îd anâ simden kilîd oldu
F akat maksadı anlatabilm esi şarttır. M aksa­ Olup atâsına m azliar o Sadr-i zîşânın
dı anlatam ayan îcûzlar makbul sayılm azlar. Bu îd herkese şevk-âver-i saîd oldu
H attâ süzün vuzuhunu bozdukları için öy­ Zcm ân-i devlet ü adlinde ol kerem -kârm
lelerine «îcâz-i muhil» derler. Kulûb-i lıalk-i cihân gııssadan baîd oldu
Cevdet Paşa Dclâgat-i Osmaniye’sinde di­ Ilııtfâ viicûdiinii hıfz eylesin h atâlardan
yor k i : Ki zâtı âlem e scrnıâyc-i iinıîd oldu
«Meselâ : N edîm ’in Üçüncü Sultan Alımed için de
Cübclâ vü hunıakaca yaşam ak bir îdiyyesi vardır ki onunla o zam an sa­
K eder ile yaşam aktan yeğdir rayda yapılan bayram laşm a törenini de tâ-
beytinden m aksad : cclıil vc ham âkatle ra­ rif etm iştir. O kasidesinde, Sarayda kurulan
hat yaşam ak dûrendişâne ve âkilânc müked- tahta Üçüncü A hm ed’in oturduğunu, tah ­
der yaşam aktan evlâdır demek ise de ibâ- tının solunda dö rt şehzâdenin, sağında İb ­
resi bu mânâyi ifâdeden kasır olduğuna rahim vc K apdnn P aşalarla diğer üç dâm â-
m ebnî ihtisâr-i muhil demek olduğu cihetle dın, arka tarafında ise bütün Saray ağala­
mcrdûd olur.» rının durduğunu, en sonra Şeyh-ül-lslâm ile
İ’C Â Z : ( ) Mıı’cize göstermek, başka­ ulem ânın, onlar arasında kendisinin dc elek
öptüğünü söyler. Bunları anlatdıktan sonra
larını âciz bırakm ak dem ektir. Edebiyatta
İstanbul’un bayram ını kendi görüşüyle ve şu
m u’cize derecesinde yüksek eser meydana
suretle tâ rif eder :
getirm ek m ânâsında kullanılır. O gibi m ü­
Binüb sad izz ii nâz ile semend-i
essirlere «i’câz-perver» denilir.
şûh-reftâra
Recâîzâde Ekrem Bey’i n :
G üzeller  t M eydam ’nda alır şimdi
«Bir şi’re, bir fıkra-i cdebiyyeye, hâsılı
bir söze bu kadar m ütenevvi’ meziyât ve m eydânı
evsâfı d efaten iktisâb ettirm ek i’câza karîb H usûsâ H azrct-i Eyyûb ile M eydân-i
T ophane
b ir kuvve-i mâneviye eseri olduğu içindir ki
B irer takrib ile cczb eyler elbette cuvânâm
crbâb-ı belâgat lisanımızda i’câz-pcrvcrliklc
Firâz-i Ü sküdar’ın b u ’dü v ard ır gerçi kim
mazhar-ı tavsif ve ibcâl olurlar.» fıkrasında
cm ınâ
olduğu gibi. Ziya Paşa da N e fî iç in :
Evsâfda NePî-i sülıan-sâz Yine inkâr olunm az Iıak bu kim ânın da
seyrânı
Sullân-ı-scrîr-i nıiilk-i i'câz
Y a Sa’d-âbâd-i dil-cûnun efendim , sorm a
tavsifinde bulunm uştur. İ’câz derecesindeki
hiç vasfın
eserlere «mu’cez» de tâb ir edilir. Yine Ziya
Paşa’nın : m eşhur Sabrî için y a z d ığ ı: K ulun b ir vcclıılc tâbire kad ir olm azam
fini
B ir m atlaı var gazelde h attâ
M iiferrilı, gam-zedâ, hâtır-güşâ, dil-cû-yl
M u'ciz dedi âna clıl-i m ânâ
rûh-efzâ
beytinde olduğu gibi. (bk. îcâd)
Tem aşası mulıassal m est ü hayrân eyler
İD İY Y E : ( * ) D ivân şâirlerinin bayram inşânı
vesilesiyle büyüklerin medhine dâir yazdık­ Biçinmiş bâğlar idiyyç cüm le fıstıkî atlas
ları kasideler. N edim ’in, D âm âd İbrahim Sarınm ış bâşa nefti şâl h er serv-i lıirâm âuı
İDMÂC 60 İKFÂ

G üm üş renginde bir dîbâ hiçinmiş ccdvel-i mek suretiyle yapılan «ta’miye»dir. (bk.
sîm în Ebced hisâbı ve ta’miye)
Ve lâkin h âre gibi mevci v ar şeffâf-ü İK F Â : ( I ) Kafiyenin kusurlanndandır.
n ûrânî Revîleri aynı m ahrecden olm ayan, fakat bi-
O dîbâ âb-şârın dahi eğninde hem an farkı ribirine yakın bulunan harflerle biten keli­
B unun mevci biraz sık, ânın ise kaddi m elerden kafiye yapm ak demektir.
tûlânî Ziya Paşâ’nın :
Y ine îdiyyc bahşişler varüb fevvâre-i Şâir lüsün-i atîkanin hep
dil-cü M enkulâtı olu r m üretteb
D em âdem etm ede etrâf-i havza beytindeki «b» ve «p» harfleriyle biten «m ü­
süllem -cfşânî retteb» ve «hep» kelimelerinin takfiyesi gibi.
İD M Â C : ( ) L ügatte dere etm ek, sı- M uallim N âcî m erhum bu hususda çok
m üteassıb davranır. Istılâhât-i Edebiye Un­
kışdırm ak dem ektir. Bedı’cilere göre medh
içinde m edh, yâhud zem içinde zemden vanlı kitabında :
ibâret bir san’atılir. « ö y le m üeddeb bir zât- «Pek çok şâirlerim iz ziyâdesiyle şâyân-i
dır ki meclisinde m uhâlif-i edeb söz sarfı­ dikkııt olan bu husıısdan ziihûl etmişlerdir.
na cesaret edilemez.» v e : « öyle fâsık bir Ezcümle H arâbat mukaddim esinde :
herifdir ki ayak basdığı yerde selâhdan eser L âyık m ı ki şâirim diyen zât
kalm az.» ibarelerinde olduğu gibi. Birinci F ark etmeye m ahrec-i hurûfât
misâl : bahs edilen zâtın hem edebli, hem buyurm uş olan Ziya Paşa, yine orada şu
de yanında hafif m eşreblik edilemeyecek beyitleri yazm ıştır :
derecede vekarlı olduğunu ifâde eden k at­ O ldu şuarâsı b u n lan n hep
m erli b ir m edhdir. İkincisi is e : o herifin, Tertib-i h u rû f ile m üretteb
hem fâsık, hem müfsid olduğunu anlatan Ş âir lüsün-i alîkıının hep
katm erli b ir zem dir. İdm âca — birinci m â­ M enkulâtı o lu r m üretteb
nâsına, yâni katm erli medh olm asına gö­ L âkin böyle eserlerin hep
re — «istitbâ’» nâm ı da verilir. Zcm de is- A hlâk-i um ûm a sanm a mekteb
titbâ’ olmaz. Ebkâr-i meâni-i m üretteb
Saf saf dizilir huzuruna hep
tF R Â T : ( ) Bedî’ tâbirlerinden ve T a’kîd ü rekike uğram az hiç
m übâlega nevi’lerindendir. G ulüv derecesin­ E yler okudukça tab ’ı tehyîc. »
de olm am akla beraber îğrâkdan aşağı da m ütâleasında bulunur.
kalm az. M eselâ Sünbülzâde’nin m uam m a D ârüşşafaka’da yazdığım ve H icrî 1329
san’ati hakkında : da N azm ve Eşkâl-i N azm ünvâniyle bas-
Y okdıır ânın gibi b ir fenn-i Iczîz dırdığım notlarda ben de :
Zilııı-i elıl-i dili eyler tcşiıîz «Şu tarz-i takfiye yakın zam anlara kadar
demesi gibi. İfrâtın zıddı «tefrît»dir. (bk. ikfâ nâm iyle meâyib-i edebiyeden sayılır ve
Tefrit) icrâsına ictisâr edenler kavâid-şiken, belki de
bîgane-i sühan addolunurdu. Ziya Paşa bile:
1Ğ R A K : ( ) Bedî’ tâbirlerindendir. Ebkâr-i meâni-i m üretteb
M übâleganın üçüncü derecesi dem ektir, (bk. Saf saf dizilir huzuruna hep
M übâlega) beytinde «b» ile m üntehi bir kelimeye «p»
İH M Â L : ( J l * l ) lrâ d m ukabili olarak bir ile nihayet bıılan bir lafzı kafiye yapdığı
h â ld e:
şeyin zikr edilmem esi m ânâsında kullanılır,
L âyık m ı kî şâirim diyen zât
(bk. Irâd , zikr, hazf)
F ark etmeye m ahrec-i hurûfât
İH R Â C ve İD H Â L U S U L Ü : ( JU-j ' j ta’rîzinde bulunm uştur. Üdebâ-yi hâzıra
«kafiye sem’ içindir» diyerek hudud-i ka­
J jrfl ) Ebced hisâbiyle yazılan târih fiyeyi genişletmeye çabalıvor ve gittikçe te’-
tâbirlerindendir. Bir târih m ısrâından b ir mîn-i m uvaffakiyet ediyor. Bu teşebbüs tes-
m ikdâr çıkarm ak ve b ir m ikdâr ilâve et­ hil-i nazm a m edâr olduğu cihetle hoş görül­
İKMÂL 61 İKTİSÂD
melidir. Lâkin her şeyde olduğu gibi bu «Sa’y ile vücûda gelir. İnsan kendi sa’yiyle
hususda zevk-i selîm sahibi olm ayanlar işe yaşam alıdır ki zam anının kıym etini bilsin.
karışm am alıdır.» demişdim. H ayatının lezzetini duysun.» ibâresindeki
K afiyenin göz için değil, kulak için ol­ cüm leler de böyledir. İkm âl ile haşvi karış-
duğunu ilk def’a söyleyen ve bunu o rtaya dırm am alıdır. İkm âl, sözün levâzım ından,
atm akla pek iyi eden Recâîzâde Ekrem haşv ise zevâidindendir.
Bey’dir. «Ariyet kitab arasında bulunm uş İK S Â R : ( I ) Ç ok söylemek, b ir takım
bir çiçek» başlıklı şi’rinin :
haşviyat ile sözü u zatm ak dem ektir, (bk.
H angi cennetdi doğduğun sahrâ
ltnâb)
H angi bağ-i balıâr idi vatanın
O ldular m ıydı nağme-sâz-i Iıcvâ İK T İB Â S : ( ) L ügatte ateş yakm ak
Şcvk-i hüsnünle kuşları (em enin için b ir yerden k o r alm ak dem ektir ki alı­
kıt’asındaki «vatanın», «çemenin» kafiyele­ nan kora da (knbs) tâbir olunur. Hcdî’ ıs­
rindeki ahenksizlik kendine de hoş gelme­ tılahında âyetdcn, hadîsden alınan b ir p ar­
miş olmalı ki bu faydalı kaideyi vaz’ et- ça ile sözü tezyin vc m ânâyı te’yîd etm ektir.
mişdi. Bence İsmail Safa’nın şehîd Abdüle- İktibas ya tam , ya nakıs olur.
zel Paşa hakkındaki m ersiyesinin: Şâir A hm ed Paşa’nın :
Cenaze başda... diyip L â ilahe illallah Bî-bekadır b u m enzil ey ahbâb
Cenaze başda... olu r hepsi rehneverd-i
(_jLIVI ı_Jjl l li
felah
Âcizin : ve Ziya Paşa’nın :
M ahu oldu o kasvetli sükûtu, gece bitdi Zâlim lere b ir gün dedirir kudret-i M evlâ
Aks eylemeye başladı etrafda âvâz LÛ* -âıl J y I aiJ «LlT
N eşr eyledi âfâka m enârât-i cevâm i’
beyitlerinde ta m b ir iktibâs vardır. Ç ünki
llhâm -i İlâhî gibi b ir nağme-i îkaz
alınan âyetler tam am b ir m ânâ ifâde etmek-
k ıt’ası ikfâlı olsa da her hâlde N âm ık Ke­
dedir.
m al’in :
G ül değil arkasında kanlı kefen İsm im i tah rire âcizken K irâm en K âtibin
Sen misin sen misin garib vatan Tcsliye etmez dil-i pür-zenbim i Iâ-taknetû
beytinden ahenklidir. Hususiyle yeni h a rf­ A rz eder âzâ-yi cismim hâk-i-pâ-yi A lım ede
lerde bu cihet mevzû-u bahs olam ayacağın­ «Y â Şefî’al-m üznibû işfa’ lenâ» yı
dan T ürk edebiyatından ikfâ aybı kaldırıl­ m û-bc-m û
kıt’asındaki iktibâs ise tam değildir. Z irâ
mış demektir. Şurası da v ar ki £_ ile
<t -öı\ ^ja \ya^u V » âyet-i kerîm esinin
gibi harflerle biten kelim elerden de kafiye
yapm am alıdır. F aru k N âfiz’in : b ir kelimesi alınm ıştır.
Birdenbire sıyrıldı gözümden çözülen bağ Bu k a d ar cürm ü seyylâtım la
Bir hâtıranın dağdaki yâdıydı bu m enba’ R âlım et üm m îdim in b u d u r sebebi
beytindeki kafiye yeni harflerle yazılan ya­ K i buyurm uş H udâ-yi azze ve celi
zıda da kafiye olam az. Sabekat rah m etî alâ-gadabî
İK M Â L : ( I ) Bir cümledeki m ânâyı di­ kıt’asında bir H adıs-i K udsî iktibâs edil­
miştir.
ğer bir cümle ile tam am lam aktır. N âbî’nin:
M crd olan kizbe tenezzül etmez İK T İD Â B : (ı_ıU ^îl ) M eânî tâbirlerindcndir.
Zillet-i kizbe teham m ül etmez Sözde m ünâsebet aram aksızın m aksada gir­
beytindeki m ısrâlardan İkincisi birinciye m ektir. (bk. Berâat-i istihlâl)
nisbetle ikm âldir. Ç ü n k i: «İnsan olan yalan
İK T İS Â D : ( ) Bedî’ tâbîrlerindendir.
söylemeğe tenezzül etmez.» demek olan o
m ısraı «Yalancılık zilletine teham m ül et­ İfrât ve tefrite düşmeksizin b ir şeyin hak­
mez ifâdesiyle itm âm , h attâ te’kîd etm ek­ kını verm ektir. Sünbülzâdenin :
tedir, N âm ık K em al’i n : «D ünyâda m al ıt- Enbiyâ vârisi olm uş ulem â
lûk olunur ne var ise ikdâm ile toplanır.» A nla kiuı bu ııc vcrûscl, nc guıâ
ÎK V Â 62 İM Â L E

İlm in izhâr cdincc âdem İm âleli heceler inşâd esnasında uzunca oku­
O ldu bilciimlc m clâik nıülzcm nur. T ak tî’ edilirken iki hece itibâr olunur.
beyitlerinde olduğu gibi. İm âlenin zıddı «zihâf»dır ki uzunca okuna­
cak bir hcccnin vezin zaruretiyle kısa ke­
İK V Â : ( İy i ) K afiyenin kusıırlarındandır.
silmesi dem ektir, (bk. Zihaf)
H azv ve tevcihin ihtilâfına denir. Reviden
Ben neler çekmekdeyim bilsen elinden
evvelki harflerin harekesi biribirine uym a­
ah senin
mak dem ektir, «devr» ile «dûr», «derd» ile
m ısrâındaki «ah»ın çekilmeyişi gibi. İm âleli
«dürd», «gil» ile gül» kelim elerinin takfiyesi
heccler, yerinde olm ak şartiyle hoşa gider­
gibi. (bk. Kafiye)
se de zihâflı hecelerden zevk-i edebî rencide
İ L Â H İ : ( |_^*1 I ) M utasavvıf şâirler tarafın ­ olur. 16. asırda yetişen ve :
dan dinî ve İlâhî fikirleri hâvî olm ak üzere M eddah olalı (eşm -i gnzâlânene Bâkî
yazılan m anzum elerdir. B unlar aruz ile de, Öğrendi gazel tnrzm ı R ûm un şuarâsı
hece ile de yazılır. Y unus E m re’nin hece ile
beytiyle pek haklı övünen Bâkî’ye kadar ge­
nazm edilmiş İlâhîleri pek ziyâde şöhret bul­
len eski şâirlerim izin eserlerinde pek çok
muş ve bestelenip tekkelerde okunm uştur.
im âle ve zihâf vardı. M eselâ Şehzade
İlâhîlerin âyin, durak, çüm hur, tapuğ, ne­
Cem ’in :
fes gibi nevi’leri vardı.
Cânı-i Cera nuş eyle cy Cem bu
 yinler M evlevî tekkelerinde, tapuğlar
Frengistândır
G ülşenî tekkelerinde, N efesler Bektaşî tek­
m ısrâı ile başlayan meşhur manzumesinin
kelerinde terennüm edilirdi.
kafiyeleri hep imâlelidir. N e fî’n i n :
D u rak lar ekseriya H alvetî tekkelerinde ve
zikrin iki faslı arasında bir, yâhut iki zâkir Sen b ir şeh-i zîşânsın, şâhenşeh-i
tarafından, cüm hurlar ise M evlevî ve Bek­ devrânsın
taşî dergâhlarından başka tekkelerde um ûm Y âni ki sen hâkimsin devrinde ben
tarafından okunurdu. hâkaniyem
beyti de böyledir. H albuki elif ve nûn ile
İL L E T : ( ) A rûz vezinlerini teşkil eden
biten kelimelerin imâleli değil, medli okun­
cüz’lerin tegayyüre uğram ası. M e s e lâ : «Fâ­ masını da caiz görm eyen yine eski edebi­
ilâtün» cüz’ünün «fâilün» şekline girmesidir. yatçılardır. Ziya Paşa edebiyatım ızın başlan-,
Bâzı arûzcular bu tegayyürler arasında fark gıciyle ilk zam anlarındaki eserleri anlatır­
bulm uşlar. «A rûz ile harbe tegayyür gelme­ ken :
sine «illet», haşivde tegayyür vuku’ bulm a­
Y a haşv ü im âle vii zihâfât
sına «zihaf» denilir.» demişlerdir. Bâzıları
İnşâd edene belâ-yi âfât
d a «veted» ve «fâsıla»lardaki değişikliği il­
der. E lif ve nûnla m üntehi kelimatı mem-
let, sebeblerdeki tegayyürü «zihaf» saymış­
dûd olarak nazm eyleyenleri d e :
lardır. Bu kadar ince eleyip sık dokum ak
M cd verdi kimi elfle nûna
istem eyenler ise cüz’lerdeki alelum ûm te-
Verdi hareke kimi sükûna
gayyürâta «ilel-i aıûziye» tâbir etmişlerdir.
beytiyle tenkid eder. Bereket versin ki Bâ-
İM Â L E : ( «JL.I ) Bir şeyi b ir yana doğru kî’nin him meti imâleleri ve zihâfları olduk­
eğmek dem ektir. A rûzda bir heceyi iki he­ ça azaltm ışdır. Bir de «istihlâf» vardır ki
ce sayılacak derecede uzun okum ak m ana­ im lâ harfini harf-i med gibi kullanm ak, yâ-
sınadır. nî meselâ (a) ile okunan b ir harfi «â» ile
 h ey zâlim , dilinde hiss-i şefkat yok okunan h arf kadar uzatm ak demektir. N e­
m udur? dim ’in :
m ısrâındaki «âh»ın okunuşu gibi. Bu mıs- A dın anılm adı bîçâre, senin ârâda
râın takti’i şöyle olm ak lâzım g e lir: m ısrâındaki «anılm adı» ve «arada» kelime­
Âh eyzâ lim dilinde — hiss-i şefkat lerindeki (â)lar gibi istihlâflı heceler kulağa
F âilâtün fâilütün fâilâtün hoş gelmez. Hele Şeyh-ül-islâm Y ahya’nın:
yok m udur F irkatinde çekdiğim âlâm ı çekmez dağlar
fâilün beytindeki «dağlar» kelimesinin iki hece sa­
İLMÂM 63 İNCELİK
yılacak, yâni imâle addolunacak dereceye F âyına yüz sürdüğün buldu bu kadri güneş
çıkarılm ası hiç çekilmez, (bk. İstihlâf) Ey güneş lıoş südde-i ülyâya ctdln ittikâ
ve N ef’î’nin :
İL M Â M : ( ) Lügatte kasd ve irâde
M erhaba cy Iiazret-i sâlıib-kırân-ı m anevî
m ânâsınadır. Istılâhda bir şâirin başkası ta­ N âzım -ı m nnzûm c-i silk-ül-lcâl-i M esnevi
rafından îrâd olunan bir m ânâyı az çok de­ M esnevi am nıâ ki her beyti cilıân-i m arifet
ğiştirmek suretiyle kendine m al etmesine Z erresiyle âflâbının beraber pertevi
denilir. Hüseyin Vâiz-i Kâşifî Bedâi’-iil E f­ beyitlerinden birincisinde : «Giincş, m em du-
k âr fî-Sanâi’-il Eş’âr unvanlı eserinde buna hıın ayağına yüz sürdüğü için kadri yük­
misâl olm ak üzere Ezrakî ve E nvcrî’nin şu seldi» diye gaibâne söylenirken «Ey güneş!
beyitlerini misal olarak gösteriyor : hitâbiyle» gaibden m u hataba iltifat yapılm ış­
tır. İkinci m isâlde ise evvelâ H azret-i Mev-
tiUj- j -3 *_s•X**
lân â’ya : sâhib-kırân-ı manevî» ve «nâzım-ı
JV 03j T l±Vj J& J jj^ -j kitâb-i Mesnevi!» diye hitâb edilmişken M es­
nevi şöyle bir eserdir denerek m uhâtabdan
gaibe iltifat edilmiştir.
J i
İL T İZ Â M : ( jJI ) bk. î ’nât ve lüzum u
jlT\ < ib <_İ-U» (jla- JJ
mâ-lâ-yelzem.
A nlaşılıyor ya, E rz a k î: «Sedef tim sahın l ’N Â T : ( o L t l ) Secî’, y âhut kafiyeyi «ka-
ağzında iken kahram anların korkusundan yıdlı» o larak kullanm akdır. M alûm dur ki
çatlar, İçindeki inciler de onun kanından kafiyenin son harfine «revî», revîden ev­
yâkut rengini alır.» demiş. (Tim sahın ağzın­ velki okunan harfe «kayd», kaydlı secî’ ve
da sedef bulunup bulunm am ası burada b ah ­ kafiyelere «mukayyed» derler. M e s e lâ :
se değmez.) E nverî is e : «Denize k ah r ede­ «M ektubunuz vâsıl, m ündericâtından m eser­
cek olsan inci, sedefin içinde n a r tanesi ret hâsıl oldu.» fıkrasiyle :
rengini alır.» tehayyüliyle Ezrakî’nin hayâ­ D erûn-i sinede zahm -i n ihân m ısın
linden istifâde etmiş. N âcî’nin : a gönül?
Bir şehîd-i dem -hurûşânım ki gûş-i canım a E lem le âh çeken b ir dehân mısın
R ûh-ı Y ahya’dan gelir nvâz-i istihsân a gönül?
henüz m atla’ında «i’nât» vardır. Ç ünki fıkranın
beytini hâvî gazeline yazdığım nazîrenin : secî’leri olan «vâsıl» ve «hâsıl» ile beytin
ö y le gerden-dâdc-i aşkım ki tcslîmiyyctim kafiyeleri bulunan «nihân» ve «dehân»
Rûh-ı İsm ail’i eyler bârckallâh-hân henüz kaydlıdır.
beyti de bu kabildendir. M uallim N âcî Be- l ’nâta «iltizâm» ve «lüzum u mâ-lâ-yelzem»
dâi’-ül-Efkâr tercem esinde diyor k i : «llm âm de tâbir olunur, (bk. L üzum u mâ-lâ-yelzem)
«nakl» ünvânı ile de yâd olunur. Erbâb-ı Secî’ ve kafiyede kaydı iltizâm etm ek ku­
m eânî derler k i : bir şâir h atırın a vârid olan lağa hoş gelirse de o lüzûm u mâ-lâ-yelzem i
b ir m ânâyı ibâre-i nâ-pesendîde ile ifâde et­ yapm ak için külfet, hele H âm id Bey’in :
se, diğer bir şâir de yine o m ânâyı ibâre-i M ûcib ne hakarete apansız
pesendîde ile edâ eylese m ânâ, şâir-i sâni- T arih i yazan benim , yapan siz
nin malı olur. Şâir-i evvel için «fazl-üs- beytindeki kafiyeler gibi garâbet ihtiyârına
sebk»den başka bir şey kalmaz.» değmez.
Bir de «mesh» v ardır ki b ir şâir, diğe­ İN C E L İK : ( ) R ecâîzâde’r.in T a ’lîm-i
rinin bir beytindeki elfazı değişdirm ek ve
E debiyat’taki tarifin e g ö r e : «Zevahirinden
meali ibka eylem ek suretiyle m ânâyı ken­
ziyâde m ânâları m uhtevi olan efkâra âid
dine m al etm ektir, (bk. Mcsh)
meziyyetdir. Bu m akule efkârın nüktelerini
tL T İF A T : ( 0 U1II ) L ügatte dönüp bak- anlam ak insana zevk verir. M eşhûrdur ki
jn ak demektir. Bedî’cilere göre sözü gaibden F uâd Paşa m erhum kendisinin bâzı icrââtı
m uhataba, yâhut m uhâtabdan gaibe dön­ aleyhine i’tirâzât-ı şedîde serdiyle âsâr-i k a­
dürm ek san’atidir. Şem’î’nin : biliyetini dâim a efkâr-i hürriyet içinde gös-
İNKÂRİYYÂT 64 İNŞÂ-Yİ TALEBÎ
term ckden m usirrâne hâlî olm ayan b ir sâ- mes’ûlün-anh A hm ed’dir. Onun için «mi»
hib kalem için (N âm ık K em al) lâtife yollu : edâtı ona ilhak edilmişdir. İkincisi A hm ed’in
«Filânı aşm alı da sonra altına gidip ağla­ gelip gelmediğini suâldir, yâni mes’ûlün-anh
m alı, diyerek nükteperdazlık etmişdi.» gelm edir. O nun için «mi» edâtı ona lâhik
olm ıışdur.
tN K Â R İY Y Â T : ( o l j & J İ ) M eânî tâbîrle-
Azerî lehçesinde, biraz da F arscanın te­
rindendir. M uhatabın «inkâr» hâline göre
siriyle istifham edatı getirilm eden kullanılan
söylenmesi lâzım gelen sözlerdir, (bk. H u-
b ir istifhâm şekli vardır ki buna istifhâm-i
lüvv-i zihn)
tavrî demek m üm kindir. Fuzûlî’nin m eşhur
İ N Ş A : ( Llil ) M eânî tâbirlerindendir. Nis- Su k asidesindeki:
bet-i hâriciyesi olm ayan, yâni sıdka, kizbe  b-gûndur giinbed-i devvâr rengi,
delâlet etm eyen söze inşa denilir. İnşâ, bir bilmezem
şeyin husule gelmesini istem ek için olursa Y â m ulıit olmuş gözümden gunbed-i
«gayr-i talebi», yâhut «îkâ’î» vasfını alır. devvâre su»
İN Ş Â Y I T A L E B İ: ( ^ tfL iil ) T em en­ beytinde olduğu gibi ki, «Âb-gûndur» sözü
ni, istifham , em r ve nehy ile nidâdan ibâ- «Âb-gûn m udur? yâni su renginde midir?»
retdir. takdirindedir. İkinci m ısrâ’da «Yoksa gö­
züm den akan su (yaş), günbed-i devvâri mi,
T e m e n n i: Bir şeyi arzû etm ek ve husulüne
dolanan kubbeyi mi kaplam ıştır?» mânâsı-
hasret çekm ekdir. O şeye «mütem ennâ» de­
nilir. M ütem cnnânın husulü m üm kin olm ak nadır.
Nc, kim, kaç, nasıl, hani, hangi ve em­
şart değildir. M uhâl şeyler de tem enni edi­
lebilir. sali kelimeler de mâhiyyet, hüviyyet, kem-
miyyet, keyfiyyet, m ekân, zam an, ta ’yîn ve
N olaydı gençliğim avdet edeydi!
tem yîz m evki’lerinde istifham ifâde ederler.
m ısrâında olduğu gibi.
Bu yoldaki istifham lar hakikaten bir şeyden
T ürkçede tem enni, m âzî için fi’l-i iltizâ-
suâl oldukları için «muktezâ-yi zâhire gö­
m înin rivâyet ve hikâye sıygalariyle, m üs­
re sevk-i kelâm» kabîlindendir. Bir de bun­
takbel için de fi’l-i iltizâm ının şart ve h ikâ­
ların «muktezâ-yı zâhir hilâfına sevk» edil­
ye sıygasiyle ifâde edilir. B unlara ilâveten
miş, yâni bilinen bir şeyden sorulm uş olan­
türkçe : nolûydı, tek, farisîden «kâş, kâş-
ları vardır ki o gibileri, bedı’ san’atleri cüm ­
ki, bâri» kelimeleri de ilâve olunur.
lesinden olur. F uzûlî’nin Leylâ ve Mec-
V edâ’ eyler iken bakdı, dedi hasretle ol nu n ’unda M ecnûn lisânından avcıya söylet-
m ehrû diği şu beyitlerde olduğu g ib i:
N olaydı olm ayaydı beynim izde ülfet G ördü ki b ir avcı dâm kurm uş
evvelden D am ına gazaller yüz urm uş
Z ülfün görenlerin hep bahtı siyah olurmuş Ol dam a cefâ-yi çarh-i gaddar
T ek zülfUnü göreydim bahtım siyâh olaydı B ir âlıuyi eylemiş giriftar
Atcş-ı aşkın hakikat pek telıaıııınülsûz imiş A hvâline rallin kıldı M ccnıın
O lm ayaydıın kâşki sen bî-vefâya âşinâ Bakdı ona dökdü eşk-i gül-gûn
H akkım daki tegafülüne sabr eder idim G önlüne katı gelib bu bîdâd
A ğyara bâri etm emiş olsaydı iltifat Y um şak yum şak dedi ki sayyâd
beyitlerinde olduğu gibi. R alını eyle bu müşg-bû gazale
İstifham : Sorm ak demekdir. Sorm ak, b ir şeyi Rnlını etmez mi kişi bu hâle?
zihnen öğrenm ek istem ek olduğu için «inşâ- Sayyâd, sakın cefâ yam andır
yi talebimden sayılm ışdır. T ürkçe istifham Bilmezsin mi ki kana kandır?
m ânâsı «mi», edâtiyle ifâde edilir. Bu edât, M uallim N âcî’nin :
d â im i m es'ûlün anhe, yâni suâl edilen ne K öleni etm em ol zelile kıyâs
ise ona bitişdirilir. Binâenaleyh : «Ahmed M ütesâvî olur m u tâc ü midâs?
mi geldi? A hm ed geldi mi?» istifhâm ları K ara taş mı, giran-bclıâ zer mi
arasında fark vardır. B irin cisi: gelenin A h­ H indin oğlu H üscyne benzer mi?
med mi, başkası mı olduğunu suâldir. Y âni beyitleri de böyledir.
İNŞA-Yİ TALEBİ 65 İNŞÂ-Yİ TALEBİ
Recâîzâde Tâlim -i Edebiyat’ında : Eski şâirler arka arkaya gelen «ey» ke­
«İstifham sıkı sıkıya bir takım sualler îrâd limesinin İkincisini ve daha sonrakileri
etmekten ibâretdir. F ak at bu tü rlü suâller- — İran şuarâsına tebe’an — «vey» şeklinde,
•den maksad-i hakikî, cevâb etm ek değil, bel­ «ve ey» yerinde tek rar ederlerdi. M ü n îf’in
ki efkâr ve hissiyatı daha vâzıh, daha şe- b ir kasîde m atlaı olan :
dîd, daha müessir bir yolda mevki’-i bürûza E y nigch-bân-ı mekalîd-i nizâm-ı devlet
çıkarm ak ve bu suretle m uhatabı tehyîc ve V cy ncsak-sâz-ı eâzîm-i mclıûm-ı devlet
ikna’ ve yâhut tahyîr ve i’câb etm ekdir. Bu­ beytinde olduğu gibi. Şimdi ise :
nu istifham-i adîden tefrikan nâm ına «tecâ- Ey vatan, ey serm edî m âşûka-i vicdanım ız
hül-i ârif» demek iktizâ eder. Kendisinden m ısraında görüldüğü veçhile aynen tek rar­
istifham olunan şahs, m uayyen ve hakikî ol­ lanıyor.
mak iktizâ etmez.» der. N idâ edatlarının hazf olunduğu da var­
E m r ve N e h y : Bir işin yapılm asını, y âhut ya­ dır. İzzet M olla’nın :
pılm am asını istemekdir. Bu taleb, ya mev- Bülbül, yetişir bağrım ı lıûn ctdi figanın,
cûddan veyahut gaibden olur. Birincisi emr, Sâbit’i n :
yâhut nehy-i hâzırdır. İkincisi de emr, yâhut
Değil kürsiye vâiz, A rş’a çıksan âdem
nehy-i gaibdir.
olm azsın
«Ç ocuklara söyle, derslerine çalışsınlar!»
m ısrâlarında olduğu gibi.
ve «Siz haylazlık etmeyin ki onlar da et­
ö y le sanıyorum ki nidâ edâtının zikr ve
mesinler.» ibareleri gibi.
hazfi mevkiini tâyin edecek olan ancak
E m r ve nchy, biiyükden küçüğe olduğu
zevk-i selîm dir. M e s e lâ :
halde bâzan iltimas tarikiyle akrandan ak­
Beni m abrum -i rü ’yet etm e kim nûr-i
rana, bâzan da niyâz ve istirhâm suretiyle
nigâhım sın
küçükden büyüğe o l u r :
G özüm nûru, fürûğ-i çeşm-i m chcûru
«Gel, bakalım H azret ne âlemdesin?» ve:
firâvân et
T âhir kulunu kesret-] cürmiyJe beraber
M ir’ât-i tecellâ-yi G afu r eyle İlâhî beytinde «ey gözüm nûru» denilmiş olsay­
cümlesiyle beytinde olduğu gibi. G erek emr, dı zevk-i edebîye o k ad ar hoş gelmezdi.
gerek nehyden başka m ânâlar da çıkar. Fehîm ’i n :
N id â : Birine seslenmekdir. Ç ağırana «münâ- D efter-i â'm âlini halkın perîşân et H ııdâ
nâdî», çağırılana «münâdâ» denilir. Birini Y â süâlât-ı kıyam et, hem cevâb-ı m ahşerim
çağırm ak, onun dönüp bakm asını istemek beytinde ise' «Hudâ» yerine «ey H udâ» hi­
olduğu için nidâ da inşâ-yi talebîden addo- tabında bulunsaydı elbette daha güzel olurdu.
lunm uşdur. N idalar yerlerine göre m uhtelif m ânâlar
Türkçede nidâ edatı «ey, hey, behey, ifâde ederler. E krem Bey, Tâlinı-i Edebi­
yâ, eyâ» kelimeleridir. B unlar kelim e ve y a tın d a der k i :
terkiblerin evvelinde b u lu n u rla r: «N idâ dediğimiz şey, rûhun büyük b ü ­
Ey bülbül-i hicranzedc, ben dc uynnıkdım yük hislerini, şedîd, şedîd heyecanlarını iha­
G ûş eyleyerek nâleni sandım , ben imişsin. tadan insanın âciz kaldığı zam an nâgehânî
izhâr edilen feryâd-i m uztaribâneden ibâret­
Lflyıkız gerçi biz etdik, etm e sen
dir. Ekseriyya müz’ic ve müdhiş istifham ­
H ey U lu T anrım , görünsün farkım ız
ların talia-i satveti nidadır. M is â l:
Behey harâb olası, âlemi Iıarâb ctdin Ey hüsn, ey âftâb-i enver
Bâkî E y aşkı eden esîr-i ahker
ve: Bu m uydu üm ıd senden ey nıâh
Bakm a yârab, sevâd-i defterime C âdû ola vaslım a hevû-hâh
Onu yak âteşe benim yerim e Ben kürbet-i gurbet içre bî-tâb
E yâ H abîb-i H udâ, sen görür m üsün lâyık Sen zevk ü sefada şen, ferah-yûb
K i ümm etin dem-i haşr olm aya selâmetde? Lâkin bu m u şîve-1 m ahabbet
Şefâat etsen eğer âsıyân-i k ü ffân İn sâf kıl ey mclı-i scm âlıat
Y erinde yeller eser dûzahin kıyâm etde. Şeyh Galib.

F: 5
İNŞA-Yİ GAYR-İ TfLEBÎ G6 İNŞÂD

İNŞÂ-Y1 GAYR,-! T A L E B İ: 'jf- ) haberiye oldukları hâlde inşâ mevkiinde kul-


lanılm akdadır.
M evcûd olm ayalı b ir m ânâyı iytya’ için kul­
«V allâh, billâh, sübhânallâh, mâşâallâh,
lanılan inşâyi gayr-i ta le b î: «tereccî» ve
A llâh esirgesin!» gibi kelimelerle kullanılan
«teaccüb» ile inşa mevkiinde kullanılan h a ­
cümle-i haberiyeler de bu kabildendir. Bâ-
berlerdir.
kî’n i n :
T creccî: U m m ak dem ekdir. E m el edinilen ve
H oş geldi bana m eykedenin âb u havası
husulü beklenilen b ir $eyin b e y â n ıd ır:
Billâh, ne hoş yerde yapılm ış yıkılası
U m arım ki ola sayende ünfîdim hâsıl
m ısraında olduğu gibi. Şâyed beklenilen beytinde olduğu gibi.
korkulacak bir şey ise onu anlatm aya «iş- İnşa m ühim bir bahis olduğundan daha
ziyade tafsilât alınm ak için A hm ed Cevdet
fak» denilir. F u zu lî’nin :
Paşâ’nın Belâgat-i Osmaniye ve Diyâr-i-
G eh gamzen içm ek ister kanım ı, gâlı
çeşmin Bekirli Saîd Paşa’nın M îzân-ül-Edeb kitab-
lariyle M anastırlı R ifa t Bey’in llm -i Meâ-
K orkum budur ki nâgeh kanjlar ola arâda
n î’sine m üracaat edilmelidir.
beytinde olduğu gibi.
Tereccî’nin m â n â s ı: «U m arım ki, um u­ İN ŞÂ ’ : ( »Lii I ) A sıl m ânâsı yaratm ak ve
lu r ki, ola ki, belki, ihtim âl ki, şâyed, yapm ak demekdir. Sonradan güzel nesir yaz­
inşâallâh, AUâh kerim , A llâh büyükdür.» m a ve güzel nesir m ânâsında kullanılm ışdır.
gibi kelimelerle, işfâk m ânâsı d a : «K or­ Güzel nesir yazana eskiden «münşî» deni­
karını !J, korkulur ki, havf olunur ki, çe­ lirdi.
kindiğim şu ki» misilli lafızlarla ifâde olu­ K im şimdi nazm ü nesre eder Vâsıf, i’tibâr
nur. Terecci ile işfâk, istikbâle m ahsusdur. İnşa vü şi’rc rağbet, o da bir zam an imiş
T em enni ise hem maziye, hem istikbâle âid E nderûnlu Vâsıf.
olabilir. U m ulan ve istenilen şeydeki husu­ N e fî, naztoı dururken nesir ile meşgul
lün. imkânı ile adem-i im kânı da tereccî ve olm ayı tistz ü lil saydığını bir kasidesinde şu
tem ennî arasında ehemm iyetli b ir farkdır. beyt ile a n la tır :
T c a c c ü b : Bir şey hakkında hayret göstermek -
Tenezzül eylemem inşâya, eylesem belki
dir ki bu hayret, o şeyin ya güzelliğinden,
M üsebbihan-i Felek vird ederdi inşâmı
yâhut çirkinliğinden olur. «Ne iyi adam , ne
arsız çocuk, ne güzel yazı, ne çirkin resim», İN Ş Â D : ( jL ıil ) M anzum b ir sözü âhengi-
«Zihî tasavvur-i bâtıl, zihî hayâl-i muhâl» ne göre okum akdır. Fuzûlî'nin :
m isallerinde olduğu gibi. «Leylî’yi seversen eyle inşâd
H aberin inşâ m akam ında k u lla n ılm a sı: «Muk- Bir şi’r ü geçen zam anın et yâd»
tezâ-yi zahirin hilâfına sevk» edilen sözler­ beytiyle Şeyh G alib’in :
den biri de haberî cüm lelerin inşâ mevkiin­ T â dîdesi lıâba ola m u’tâd
de kullanılm asıdır. Bu yoldaki cümle-i ha- Bu şi’ri ederdi dâye inşâd
beriyelerden söyleyenin maksadı onların beytinde olduğu gibi.
n ed lû lü n ü haber vermek değil, m uhâtabdan İnşâda ehemm iyet verilm ek lâzım dır. Bu­
b!r şey istem ekdir. Meselâ : «A rtık^yarın ^ nun için ne taktî’ edercesine m ısraları par-
sat ah bende-hâneye kadar gelmek zahm eti­ çalam alı, ne de belâgat-i bedeniye göstermek
ni ii.tiyâr edersiniz.» diyen b ir adam ın m ak­ emeliyle acemi aktörler gibi çırpınm alıdır.
sadı, «Y arın sabah bizim eve gel!» demekdir. İnşadın ruhu, m anzum enin hem mevzûn,
D oğiulıığu takdir edilmediği için irtikâba hem de m evzua uygun b ir tarzda okunm a­
meyi e te n b ir in e : sıdır. Bunun için vezinleri, onların durula­
İnsana <-adakat yaraşır görse de ikrah cak yerlerini ve çekilmesi, yâhut kısa ke­
Y srd iiu ı sidir doğruların H azret-i Allâh silmesi iktizâ eden noktalarını bilmek, m an­
beytinin ol nması, ona «D oğruluk mesleğin­ zum b ir eseri nesir gibi düm düz okum a­
de d ’.vâm c '» tavsiyesinde bulunm akdır. Bir mak, bilâkis m ısrâ ve beyitleri taktî’ eder­
m alıı satılı; alınm ası esnasında satıcı ile cesine parçalam am ak, b ir cümlenin bitip
alıcının söyh 'iği «Satdım, ve aldım », yâhut diğerinin başladığını inşâd âhengini bozm ak­
«kabu- etd ir gibi sözler de b irer cümle-i sızın anlatm ak, teaccüb, istifhâm, rikkat ve
İNTÂK 67 İNTİHÂL
cezâlet gibi şeylere dikkat ve riâyet lâzım ­ çalm ak derler. Sünbülzâde Vehbî, m eşhur
dır. «Sühan» kâsîdesinde böyleleri için :
İnşâd, b ir de m anzum e yazm a m ânâsına Sirkat-i şi’r edene kat’-i zeban lâzım dır
gelir. Böyledir şer’-i bclûgatdc fetâvâ-yi sühan
T âhir, yine bir sihr-i helâl eyledim inşâd hükm ünü verir. Sünbülzâde için Z iya P a ş a :
Bû nev gazelim eylesin âşıkları tefrîc
D ivânında o miifti-i fen
beytinde olduğu gibi.
D üzd-i-süham n dilin keserken
İN T Â K : ( ıj'lu ’l ) Bedı’ tâbirlerindendir. M anzum esi M îrzâ N asîr’in
Söylemeğe kabiliyeti olm ayan şeyleri söy- D ivânında d u n ır o pirin
letm ekdir. ta ’rîzinde bulunur.
Yetişen h er yeşil çemen yerde İran şâirlerinden m eşhûr E n v e rî:
«V ahdehu lâ-şerîke leh» demede Kes dânem ez-ekâbir-i gerden-keşân-i nazm
K ’ûrâ sarih hûn-i düdîvân bc-gerdencst
beytinde olduğu gibi ki şim enlere « j
Y â n i: «Şâirlerin azam etli büyüklerinden bi­
^ > yâni, «Allâh birdir. Ortağı
rini bilirim ki boynunda iki divânın kanı
yokdur.» hakikati söyletilmişdir. N ahîfî’nin vardır.» demişdir ki «R uhlarını çalm ak su­
Mesnevî-i Şerifden m ütercem o la n : retiyle o nların canını çıkarm ışdır.» demek­
D er kopardılar kam ışlıkdan beni dir.
N âlişim zâr eyledi m erd ii zeni Erbâb-i teşâür’ün bu cür’eti, sirkat-i şi’r
Şerha şerha eylesin bağrım firak olduğ’inda ihtilâf yok ise de tercem e, yâhut
Eyleyim tâ şcrlı-i derd-i iştiyak nakl-i meal suretiyle fikir benim sem enin in-
beyitlerinde ise «ney» lisanından söylenil- tihâl sayılıp sayılm ayacağı ihtilaflıdır. M olla
mişdir. C âm î Behâristân’ında Sâveli Selm ân’dan
H ayvanlar lisanından yazılan hikâyelerde, bahs ederken onun eski üstâdlardan, husu­
meselâ Acemin, daha doğrusu H ind’in Ke- siyle Kemâl-i Isfahânî’den m ânâ nakl eyle­
lile ve Dim ne’sinde, T ürkün T utî-nâm e gibi diğini söyledikden sonra «O naklin elfazı
kitablannda, Lafonten (La F ontaine)’in ve üslûbu güzel olduğu için Selm an ayıblan-
«Fables» denilen m anzum hikâyelerinde in­ maz.» diyerek :
tak vardır. H er intakda b ir «teşhis» bulu­ M a’ni-i nîk büvcd şâhid-i pâkîzc beden
nur. (bk. Teşhis) Y âni söyletilecek şeye bir K i be-lıer-çend der-û câm e digcr-gûn
şahsiyet verilir, daha açıkçası o şey, adam pûşend
yerine konulur. F ak at h er teşhisde intak Kisvet-ı â r büved bâz pesîn h il’at-i û
bulunm ayabilir. G er ne der-hûbiyeş ez-pîşter efzun pûşend
Ey sîne, seni epeyce ezdi H ünerest ân ki kühen hırka-i peşinin
Y ıllar yılı iktirâbı aşkın zı-bereş
H er b ir nefesinle aşkı inle
Be-der-ârend ii der-û atlas ii iksûn pûşend
H âm ûş olam az rebâbı aşkın
Y â n i: «İyi b ir fikir, endam ı latif b ir güzele
Ey göz yaşı, sen de durm a, çağla
benzer. O na ne tü rlü elbise giydirilse ya­
D önm ek gerek âsyâbı aşkın
raşır. Lâkin sonraki elbise, eskisinden yakı­
beyitlerinde sîneye ve göz yaşm a şahsiyet
şıklı olm azsa o güzeli utan d ırır. Asıl hüner,
verilerek hitâb edilmiş ise de onlar tarafın ­
onun sırtındaki eski yün hırkayi çıkarıp ye­
dan cevab verilmediği için intak yapılma-
ni ve ipekli kum aş giydirebilm ekdir.» m üta-
mışdır.
leasm da bulunur. Bâzıları fikri b ir güzele,
İN T İH Â L : ( ) Lügatde başkasının lisanı, yâhut üslûbu da üstündeki elbiseye
m alım «benim!» diye iddiâ etm ek mânâsı- benzetm işler, lisanı ve üslûbu değişdirm enin
nadır. Edebiyatda başka b ir şâirin sözünü elbise tebdili gibi olacağını söylemişler, yâni
benimsemek dem ekdir ki m üteşâirlerin (şâir böyle yapan, intihâl etmiş sayılm az demek
geçinenlerin) tutuldukları b ir hastalıkdır. istem işlerdir. M aam âfih böyle söylemesin­
Böylelerine «düzd-i sühan» yâni «söz hırsı­ den, galibâ biraz da dediğini yapmış olm a­
zı», yapdıklarına da «sirkat-i şi’r», yâni şiir sından zavallı C â m î:
İNTİHÂL 68 İNTİHÂL
Ey bâd-i sabâ bî-gû bc-Câm î fer Çelebi, H eves-nâm e nâm kitâbında m ü ­
A n düzd-i suhan-veran-ı nâm î şarünileyhe işaret edip d em işd ir:
beytiyle başlayan uzun ve ağır b ir ta ’rize Ser-âm cd dediğinin belli hâli
uğram ışdır. O lubdur tcrccm c ulu kemâli
A hm ed H am di Efendi m erhum un Teshîl- Bu, ehl olan yanında schldir sehl
ül-A rûz vel-Kavafî vel-Bedâyi' ünvânlı ese­ Benim katım da belki cebidir cehl.»
rinde : M eselâ Şeyhî’nin bir n a’tin d e k i:
«Istılâh-ı şuarada «menhûl» tesmiye olu­ Cem ’ eyleyiib cem i’ kem alâtı lutf-ı R ab
nan şîve-i sirka icâb etdikde ibâre-i mesrû- B ir zât-i ekmel lçre adın koydu M ustafâ
kayı m ânâsının gayrinde istimâl etm elidir ki ve:
bu keyfiyetle olan serikayı m ütekaddim în G er nerdıbân edinse dokuz çarbı Akl-i K ül
tecvîz etm işlerdir. Y oksa m ükâbere-i sırfa B ir pâyesine erm eye m i’râcım n şehâ
dcrcccsinde olan serikanin failine şâirler beyitlerinden birincisi; H azrct-i M evlûnâ’-
arasında cân! nazariyle bakılır. Elhâsıl bi­ n ın :
risi bir mânâ-yi lâtîfi elfâz-i rekîk ve vezn-i Lûtf-i H udây cUmle kem âlât-l halkrâ
nâ-selis ile îrâd etmiş oldukda o m ânâyı Yekçîz kerd ü dâd be-d-u nârn-i M ustafâ
ibâre-i lâtîfe kisvesiyle iksâ ve vezn-i m at­ beytinin tam , fakat ahenksiz b ir tercemesi,
bu’ üzere inşâ etm ekle şîve-i serikaye riâ­ İkincisi ise Zahîr-i F âryâbî’n i n :
yet etmiş olm akla ta’yib olunm az.» deni­ N ü h kürsi-i felek nihed endîşe zir-i pâ
liyor. N üh buse ber-rikâbe-i Kızıl A rslan dihed
Bizim şâirlerin pek çoğu, H azret-i C âm î beytinin terâşîdesi (yontulup düzeltilmişi) dir.
ve emsalinin edebî fetvâsiyle am el etmiş ola­ Z ahîr’in beytinden Şeyhî’nin yapdığı gibi
caklar ki divânlarında böyle elbisesi değişdi- m ânâyı az çok değişdirm ek suretiyle alan­
rilm iş güzeller görülebilir. «Tezkiret-üş-Şu’a- lara eskiden «maânî-terâş» derlerdi.
râ» sahibi K astam onulu L âtîfî, V eliyyüddin N e f î’n in ;
oğlu Ahmed Paşa’dan bahs e d e rk e n . «Ze- B ir düzd-i nâ-be-kâr-i m aânî-terâş iken
bân-i fürsde vâki’ olan kütüb ve devâvîne Y ârân söziyle şâir olur, nükte-dân olur
tetebbu’-i müstevfâsı ve tefehhus-i mukassâ- beytinde olduğu gibi. H attâ «ilmâm» ve
sı olup cem î’-i m anzum at-i fürsü m ütetebbi’ «selh» denilen iki sanat vardır ki biri bir
ve fevâid ve avâid ve sanâyi’ ve bedâyiin- beytin m ânâsını az b ir tebdil ile, diğeri o
den m ütem etti’ ve m üteneffi’ o lm a ğ ın : beytin yalnız kelimelerini değişdirmekle m e­
ali benim sem ek demekdi. Sünbülzâdenin :
tjju dL»
K udem ânın bulub asân n ı gencîne-misâl
J 'i jr . ^ E tdiler cüm le h arâm î gibi yağmâ-yi sülıan
Sclh ü ilm âm U tevârüd diye sonra çalışır
m azm ûnunca ol libâs ibârat-ı farisî birle Aybini setre nice diizd-i tüvânâ-yi siihan
m ülebbes olan şâhid-i m ânâya siyâb-i elfâz-i beyitlerinde ve Fehîm ’in :
R ûm îden libâs ilbâs eyleyüp ol şiâr-i cedid Felıîm â, şâirân-1 bül-hevesde kalm am ış
ve disâr-i mezîdle her bir m a'ni-i hûbu bir insâf
türk-i tannâz ve m ahbûb-i R ûm î işve-sâz K an âat eylemez m aznıûna dîvânı çalar
göstermisdir.» diyerek M olla C âm î’nin yu­ çarpar
karıda bahs ettiğim m ütaleâsını nakl eyle­ beyitlerinde işaret edildiği gibi. Bu hareket
miş, ondan sonra d a : — yukarıda söylediğim gibi — Şeyhî’ye
«G erçi tarîk-i tcrcem e hâzı fuzalâ katın­ m ünhasır değildir. M eselâ V eliyyüddin oğ­
da m a’kul ve m akbûldür, am m â bâzı zure- lu Ahmed Paşa’nın :
fâ yanında m at’un ve m edhûldür. Ittifâk-i Ol ne âteş ola kim şu’lesine şem ’ güle
sühen-verân budur ki eğer m erhum Ahmed Âteş oldur ki yaka lıinncn-i pervânesini
Paşa mütercim lik töhm eti i<e m üttehem ol- beyti Hâfız-ı Şîrâzî’nin :
mayaydı şü’arâ-yi Rum içinde serâm ed ve  teş ân nîst ki ber-şu’le-i û lıanded şem’
m üsellem ve cem î’inden eş’ar ve ekrem ol­ Âteş ânest ki ber-hıraıen-i pervane zedend
m ak m u karrer idi. N itekim , T âcîzâde Ca'- beytinden, N esim î’n i n :
İNTİHAL 69 İNTİHÂL
G el gel berû ki savm u salâtın kazası var E y cân zi-gamet m erdüm ger nîst tu râ
Sensiz geçen zam an-i hayâtın kazası yok baver
beyti, H azret-i M evlânâ’nın : Âyine-i ruhsâret pîş-i dehenem âver
N em âz-râ bc-hakîkat kazâ biived lîkin beytinden; Koca R âgıb’ın ;
Zcmân-i suhbet-i m â-râ ne-hâhcd-bûd R âgıbâ düşm enin aldanm a tevâzu’larına
beytinden, Mevlid nâzım ı Süleym an Çelebi’- Seyl d îv ân n ayağın öperek hedm eyler
nin tni’râc bahsinde C ebrail’e sö y letd iğ i: beyti, Sâib-i T ebrizî’nin :
. G er geçem b ir zerre denlû ilerû Ber tevâzu’hâ-yi düşm en tekye kerden
Y an ân m başdan ayağa ey ulû eblehîst
beyti, Şeyh Sa’dî’n in : Pay*bûs-i seyl ez-pâ efkened dîvârrâ
E ğer yek ser-i mûy ber-ter perem beytinden; K astam onulu H âkî’nin, kâsîde
Fürûğ-i tecellî bi-sûzed perem verdiği bir vezirden câize alam am ası üzeri­
beytinden; K aram anlı N izâm î’n i n : ne y a z d ığ ı:
V asfında ol cemâlin zikr etdüğiini bu dil K erem ehli m akam ıdır bu sadr
H er kim ışitse eydür L illâh derre kail Bu ulûluk ya bî-sehâ nic'olur
beyti; H âfız-i Ş irâ z rn in : G el beğim sen vezâreti b an a ver
H e r niikteî ki goftem der-vasf-i ân şemail, Beni m edh eyle gör atâ nic’olur
H erkes şenîd ü guf tâ llllâhi derre kail kıt'ası Reşîdiiddîn-i V atvât’m :
beytinden, Sinan Paşa’nın : T ü vezîrî vü medh-gûy-i tü m en
Sen oldun hudâvend-i bâlâ vii pest D est-i m en bî-atâ revâ bînî
V ücûdünle oldu ne y âr ise hest T ü vezfirct bc-m cn güzâr U m erâ
beyti Firdevsî’nin ; M idhatî gûy tâ atâ bînî
H udâvend-i bâlâ vii pestî tiiyî k ıt’asından; N âbî’nin :
N e-dânem çiî her çi hestî tiiyî O ldu rızkın sana senden âşık
beytinden; keza : m ısraı Hazret-i M evlânâ’nm :
K apım da biter lıâcct-i m û r u m âr Rizk-i tü ber-tü zi-tü âşıkterest
D em inle y an ar şu’Ie-i n u r û n â r m ısrâm dan; Beylikci İzzet Bey’in :
beyti, Sa’dî’n i n : L ukm a-i gam ki gülû-gîr-i m elâl oldu banâ
M üheyya küned rûzi-i m âr u m û r Şîr-1 m âder gibi, mey şimdi helâl oldu banâ
V e ger çend bî-dest ii pâyend ii zû r beyti Sâib’in :
beytinden; İbn-i K em âl’in basılm am ış tâ ri­ Ez-şîr-i m âderest m erâ mey halâlter
hinde ve Sultan C em ’in doğuşu bahsinde Z ’in lukm a-i gam î ki m era der gülü girift
bilm ünâsebe y a z d ığ ı: beytinden alınm ışdır.
Sığar on gedâ b ir eve geyn ii d âr Bu gibi m eal nakilleri, nisbeten yeni üs-
B ir iklim e sığmaz iki şehriyâr tâdların eserleri arasın d a bile bulunur. M e­
beyti Sa’dî’n i n : selâ N âm ık K em al’in :
D eh derviş der-kilîm î bi-husbend, Kim se tâyin edemez âlem de
D ii pâdişâh der iklîm î nc-küncend K endi m âhiyyetıni re’yiyle
fıkrasından, Bâkî’nin : M ünferid vâsıta-i rü ’yet iken
Döşedi yine çemen nat’-ı ziim ürrüd-fâm ın G örem ez kendisini dîde bile
Sîm-i hâm olmuş iken ferş-i harim -i giilzâr kıt’asının ikinci beyti, H âfız’ı n :
beyti, Sâm ânîler zam anında yaşamış A m m âr Ez-m erdüm ek-i dîde bi-bâyed am ulıt
isimli b ir şâirin : D îden hem e kes-râ vü ne-dîden hod-râ
Cilıân zi-berf eger çend gâh sîm în bûd beytini; Zjya P aşa’n ı n ;
Ziim ürrüd âm ed ii bi-grift cây-i tûde-i sim Y a bister-i kem hada, ya vîrânede cân verir
beytinden; İstanbullu H afız Behlûl’ün : Ç ün bây ü gedâ hâke berâber girecekdir
C ân gam ınla çıkdı cânâ ger inanm azsan beyti, Sa’dî’n i n :
anâ Çü âheng-i reften küned cân-i pâk
B ir nefes tu t ağzım a âyîne-i ruhsârını Çi ber-taht m ürden çi ber-rûy-i hâk
beyti, kailini bilm ediğim ; beytini; K âzım P aşa’nın :
İRÂD 70 İRTİCÂL
Eylem em âlâm -i fiğinden ölürken iztırâb zım geldiğini anlatm akdır. D uvar dibinden
H avfim oldur kim gidersin tende varken akan selin ayak öpercesine sürünerek geçdi-
can henüz ği hâlde duvarı temelinden yıkm asının zikr
beyti, ö r f î'n in : edilmesi ise o fikrin isbâtı için b ir mesel
Hâkem ez-küşte nist ez-ân m î-tersem iradıdır. N âm ık K em al’i n :
K i henûzem rem akl m ânde vu katil bi-reved M uîni zâlim in dünyâda erbâb-i denâetdlr
beytini hatırlatıyor. B unlar şöylece h atıra K öpekdir zevk alan sayyâd-i bî-insâfa
gelenlerdendir. A ranılsa daha pek çok misâl hlzmetden
bulunabilir. D iğer tarafdan bâzı şâirler, meal beyt-i m eşhurunun ikinci m ıs râ ı:
nakline, yâhut yeni tâbir ile ilham alm aya Kim se tâyin edemez âlemde
da «hâyîde» diyorlar, başka birinin fikrini Kendi mâhiyetini ra ’yi He
kullanm ayı «çiğnemik» yemeye benzetiyor­ M ünferid vâsıta-i-rü’yet iken
lar. M eselâ Piriştineli M e sîh î: G örem ez kendini dîde bile
A lm azam ağzım a ben m a’ni>i hâyıdeyi kim kıt'asının ikinci beyti de böyledir.
Değilim tıfl ki hâyîde edincin iftâr Şiir içinde, vezne uydurarak darb-i mesel
dediği gibi M er’aşli Sünbülzâde V ehbî de : îrâdına da îrâd-i mesel dendiği olur.
A ğzına alm az eğer kand-1 m ükerrer olsa N âb î’n i n :
Lafz-i hâyîdeyi tûtî-i şeker-hâ-yi sıihan «Sözde darb-ül-mesel îrâdına söz yoktur
m ütaleasında bulunur. F ak at bu mUtalea, Söz odur âlem e senden kala bir darb-ı
M esihî’nin düşüncesine pek ziyade benziyor. mesel»
M uallim N âcî O sm anh Şâirleri isimli eserin- beytiyle tem as ettiği husus budur.
Veliyyüddin oğlu A hm ed Paşa hakkında N âbî, Sabit, eski edebiyatım ızın şiirlerin­
yapdığı tercem elere iktibas tâb ir ediyor ve de en çok darb-i mesel kullanan Ustâdların-
«M uhteri’-i tarz-i cedıd addolunan üdebâ-yi dandır. H âm id’in Sabr ü Sebat adlı eserin­
asrın âsân n d a bile b una yakın şeyler görü­ de de birçok atasözleri îrâd edilmiştir.
lüyor. H ele iktibâsât-i garîbe günden güne
İR S Â D : ( ) Şeci’, yâhut kafiye delâle­
revaç bulm akdadır. İktibasa b ir şey denile­
tiyle ifâdenin sonunun ne olacağını evvel­
m ez, fak at bunu ketm edib de kendi mah-
den okuyucuya, dinleyiciye anlatabilecek bir
sul-i karihası gibi göstermeğe elbette «inti­
söz irâd etm ekdir. Meselâ K am ûs m üterci­
hal» denilir. H albuki iktibâsı dahi becere-
m i  sım ’ın :
meyib de m eydana m ânâsız b ir eser çıkar­
m aya ne denileceği bilinemez.» diyar. Niçe bir hizmet-i m ahlûk ile m ahzûl
D em ek, tercem c edilen eserin m ütercem olalım
olduğunu tasrih etm em ek, intihâlden başka Sail-i H ak olalım nâil-1 mes’ul olalım
b ir şey olam ayacaktır. beytinde irsâd vardır. Ç ünki kafiyenin m ah­
zûl olduğu bilinir. İkinci m ısrâdaki «sâil-i
tR Â D : ( j ' j -J ) İhmâl mukabili olarak bir
H ak olalım» cümlesi işidilince alt tarafının
şeyin zikr edilmesi mânâsında da kullanı­ <nâil-i mes’ul olalım » olacağı kesdirüir. Bâ-
lır. (bk. İhmâl, hazf, zikr) k î'n in :
iR Â D -t MESEL yahud İRSÂL-Î M ESEL: Elem in Kayse kıyâs etm e dil-i m ahzunun
( J L - j' ♦ J î* j ' j ’J ) Bedî’ tâbirlerin­ Y ok idi aklı ne derdi var idi M ecnûnun
beytinin birinci m ısrâında «Kays» isminin
dendir. Bir fikri isbât için misâl getirmek-
geçmesi, ikinci m ısrâda ise «Yok idi aklı,
dir. Koca Ragıb’ın Sâib-i Tebrîzî’n in :
ne derdi var idi» denilmesi sözün sonunun
B er tevâzuha-yı düşm en tekyç kerden
«M ecnun» olacağı derhâl akla getirir.
eblehıst
B ir nevi* iştikak san'ati dem ek olan ir-
Pay-bûs-ı seyl ez-pa efkened dlvarra
sâda «teshini» de tâb ir olunur.
beytinden tercem e ile benim sediği:
Râgıbft, düşm enin aldanm a tevfizû’la n n a İR T İC Â L : ( ) U zun uzadıya düşün­
Seyl, dtvfirın ayağın öperek hedm eyler meden m anzûm yazı yazm ak m ânâsına kul­
beytinde olduğu gibi. Bu beyitde asıl fikir lanılır. «İrticâlen» de o m eâldedir. Z iya Pa-
düşm anın yaltaklanm asına aldanm am ak lâ­ şa’m n :
İSNÂD 71 İSTİÂRE
İşte bu sebebledir ki cl’ân değildir. Çünki bir asker, arslan k adar ce­
T ürkîde yok irticâle im kân sur olabilir, fakat arslan gibi dört ayaklı
ve İsmail Safâ’nın : ve yırtıcı pençeli değildir. İşte böyle olm a­
Hâlisâne b ir düâdır m aksadım târîhden m ak, o hitâbda arslanm hakikat m ânâsına
İrticalen söyledim geldim de şevk-ii kullanılm asına karîne-i m aniadır. Bir keli­
gayrete menin başka bir m ânâda kullanılm ası, yâni
beyitlerinde olduğu gibi. hakikatin mecâz olm ası için b ir alâka, bir
İrticai kelimesi, bizim «yaya kalm ak» de­ m ünâsebet lâzım dır. O alâka, ya teşbîh, ya
diğimiz m ânâya da gelir ki şu kıt’ada bu teşbîhden başka bir şey olur. A lâkası teş­
m ânâya tevriye yapılmışdır. bîh olan m ecâzlar «istiâre», başka alâkası
D âva ederek bedîhe-gûluk bulunanlar «mecâz-i m ü rse b d ir. Bir askere
B ir mîr-i zarîf-i niikte-perver «arslan» deyişimiz onu cesareti dolâyısiyle
A ldı kalem i, tutuldn kaldı - arslana benzetişimiz itibâriyledir. B inâena­
İşte buna irticâl derleri leyh o hitabım ızdaki m ecaz alâkası «teş­
«Bedâheten, bilbedâhe» kelim eleri de irticâ- b ih id ir. Böyle demekle arslan kelimesindeki
len m ânâsınadır. cesâret m ânâsını m uvakkate» alm ış ve hazır
İrticâlen b ir m ısrâ’ b ir beyt, nihayet b ir elbise gibi askere giydirmiş oluruz.
kıt’a yazılabileceğini kabul ederim. Çünkü İstiâre ^eşbihden daha kuvvetlidir. Ç ün­
bittecribe anladım . Lâkin b ir gazel, yâhut ki b ir asîcçrte «A rslan gibisin!» dem ek «Ars­
b ir kasîde yazılabileceğini aklım kesmez. lana benzerdin.»; «Arslanım!» diye hitâb et­
Bundan dolayı N e ffn in D ördüncü M urâd mek ise «A rslanm tâ kendisisin!» dem ekdir.
huzurunda irticâlen okumuş olduğu söyle­ Bu, böyle olm akla beraber istiâre teşbîhde
nilen müsem m at kasidesinin, bedâheten tan ­ tarafeyn, yâni iki ta ra f denilen, «müşebbeh»
zimi hakkm daki rivâyete masal derim. Eğer ve «m üşebbehün-bih»den birinin hazfiyle
hakîkaten böyle bir hâdise olmuş ise N e fî, yapılır. O nun için teşbih bahsi evvelce ted-
. o kasideyi evvelce düşünm ek, taşınm ak ve kik edilirse istiâre daha kolay anlaşılır.
bozm ak, yazmak suretiyle tanzim ve hıfz Erkân-i isttâre : Istiârede — teşbîh gibi — dört
etmiş, sonra fevkalâdelik göstermek için o rükn itib a r'e d ilir. M eselâ b ir tab u ru n geçi­
m ârifeti ibrâz eylemişdir. şini tasvir eden :
İS N Â D : ( j l î —I ) M eânî tâbirlerindendir. Sînc-cûşan-ı ham iyyet b ir y a n ar dağdır
gelen
İki şey arasındaki nisbstin beyânı demek­
m ısrâın d aiitff'y sttâre v a rd ır.-O tab u r, göğ-
dir. O nisbet varlığa delâlet ederse isnâd
püudeır nflSbjryet ateşleri k a n a y a n b ir ya-.'
«sübûtî», yokluğu gösterirse «selbî» olur.
û a r dağâ, benzetilm işdir. Buradf. tab u r
«Bu çocuk akıllıdır.» cümlesindeki isnâd sü-
«müşebbeh», yanar dağ «m üşebbehün-bih»,
bûtîdir. «Şu adam ahlâksızdır.» cümlesinde^
göğüsdeki coşkunluk «vech-i şebeh»dir.
ki isnâd selbîdir. (bk. K elam, cümle, haber)
F ak at müşebbehün-bih olan y an ar dağ m ez­
İS T İA R E : ( ) Beyân tâbirlerindendir. k û r olduğu halde m üşebbeh bulunan tab u r
Lügat m â n â s ı: «Birinden iğreti b ir şey is­ hazf edilmiştir. T arafeynden biri zikr edil­
teyip alm ak» meâlindedir. Edebiyatda : «Bir mediği için m ısrâda b ir istiâre vardır. Bun­
kelimenin m ânâsını m uvakkaten diğer b ir lardan «yanar dağ» kelimesi «müsteâr»
kelime hakkında kullanm ak» demekdir. Bu­ onun mânâsı olan m ehâbet «m üsteârün-
nu beyâncılar : «M üşâbehet alâkasiyle ve minh», m ahzûf b ir m üşebbeh olan «ta-
karîne-i m ânia dolayısiyle mânâ-yi mevzûün- bur»un m ânâsı, yâni onu teşkil eden efrâcl
lehin gayride m üstâm el olan lafzdır.» diye «müsteâriin-leh», efrâd ile y a n ar dağ ara­
târif ederler. Şu târife göre istiare kendi sındaki âteşîn coşkunluk da «câmi'» dir.
m ânasında kullanılm ayan b ir lafızdır. M â­ İstiâre nevı’I e r i: Istiâre-i m üfrede tek kelime,
nâ-yi m evzûunda istimâline karîne-i m ânia yâhut terkîbden, istiâre-i m ürekkebe b ir
vardır. . O hâlde «mecâz»dır, alâkası da hey’etden ibâret olur.
«teşbîh»dir. M eselâ b ir askere : «Arslanım!» Y u k an k i misâldeki dağ kelimesinin tab u r
', “T’ilir. Bu hitâbda arslan kelimesi hakîkat hakkında istiâresi tek kelimeli m üfred b ir
İSTİARE 72 İSTİÂftE
istiare, «yanar dağ» olarak, yâhut «sîne-cûşân N âzdan Iıâmûşsun yoksa zebanın
bir y an ar dağ» olarak istiaresi ise terkibli doym adan
nıüfred bir istiaredir. V â sıf ı n : Istesen bin dâstân söylersin ebrularla sen
Aslı yokdur bilirim va’de-i vasl-i dcbenin beytinde fi’l-i m üzâri ile yapılmış bir isti­
N âfilc bal çalub ağzım a yalandırdı beni âre-i tebeiyye vardır. Ç ünki söylemek mas-
beytindeki «ağza bal çalıp yalandırm ak» d arı «ifâde etmek» m ânâsında bir istiâre-i
hey’eti «birine va’dlerde bulunup im rendir­ asliyye olacağı için onun m üzâri’ sîgasiyle
mek» m ânâsına b ir istiâre-i m ürekkebedir. yapılan istiâre de tebeiyye olm uşdur.
M ürekkeb istiârelere «istiâre-i temsiliyye» K albim i kanatan gönce bir güldü
derler. B unların b âzılan halk arasında şü- O radan kan değil, öm ür döküldü
yû’ b ularak «mesel» olur. «Ayağını yorga­ K ın p çiğnediği kadeh gönüldü
nına göre uzat!» gibi ki «yapabileceğin bir O gönül kıranı unutabilsem
işe giriş!» dem ekdir. B ir de «istiâre-i tem - koşm asında da fer’-i fiilden, yâni «kanatan»
lihiyye», yâhut «tehekküm iyye» v ard ır ki ve «kıran» kelim elerinden b irer istiâre ya-
lâtîfe ve istihzayı hâvidir. Şinâsî’nin Lafon- pılm ışdır. İstiâre-i tebeiyyenin harf, yâni
ten (La F ontaine) ’den tercem e ettiği «Eşek edat ile de yapıldığı söylenir ve «sizi ziya­
ile tilki» fıkrasında eşeğe hitâben tilkiye ret için geldim.» d e n ilerek : «gelmekden ga­
sö y letd iğ i: razım sizi ziyâret etmekdir.» sureti m urad
D âim olsun beğim in sâye-i lu tf u kerem i olunur, denilirse de b u suret, türkçede isti­
G ü l biter basdığı yerlerde m iibârek kadem i âre olm aya pek de yakışm ıyor sanırım .
H ele ol hoş kokulu kuyruğu benzer miske İstiâre-i m usarraha : ( <»■j-a* İ jL i—l ) Miişeb-
K oklarım burnum a vurm azsa efendim fiske behi hazf edilmiş teşbih demekdir. Ü ç nevi’
E der irfanını iym â o sûlıen-gû gözler itib âr ed ilm işd ir:
Y akışır ağzına mevziin ii m ukaffa sözler 1— İstiâre-i m usarraha-i m u tla k a : İstiare
beyitlerindeki istiâreler gibi. karinesinden başka m üsteârün-m inhin de,
İstiâre-i asliy e: ( ) İsimlerle m üsteârün-lehin de mülâyim i, yâni m ünâsi­
isim hükm ünde olan m asdarlardan, b ir de bi zikr edilmemiş istiâre-i m usarrahadır.
bir vasf ile m üştehir olan isim hükm üne gir­ A sker g e ç erk e n : «Şu arslanlara bak!» de­
miş alem lerden yapılır. m ekle «m usarraha-i m utlaka» olm ak üzere
R ahnı et bana ey nigâr bak da b ir istiâre yapmış oluruz. Ç ünki burada
Çevrinle bu dîde çağlam akda m üsteârün-m inh olan «cür’et» m ânâsının
beytindeki «ey nigâr!» ve «çağlam akda» ke­ da, m üsteârün-leh bulunan «asker» m ânâsı­
limeleri m üfred birer istiâre-i asliyyedir. Biri nın da mülâyim i olacak b ir kelime zikr
isimden, diğeri m asdardan yapılm ışdır. Ç ün­ edilmemişdir.
ki «ey nigâr» : «ey tasvir gibi b ir güzel!», 2— İstiâre-i m usarraha-i m ücerrede : Müs-
«çağlam akda» is e : «coşkun b ir nehir gibi teârün lehin mülâyim i bir şey zikr edilen
akm akda» demek olm ak üzere b irer teşbih istiâredir. «Süngülü b ir arslan» istiaresi gi­
iken m üşebbehün-bihi m ahzûf bulunduğu bi ki m üsteârün-leh bulunan neferin mülâ-
için istiâre olm uşlardır. yim ve m ünâsibi olan süngü kelimesinin zik­
Z a’fcrân nev’-i nebatın H âce N asreddîn’idir riyle yapılm ışdır.
m ısraında bir istiare vardır. îsm -i âm hük­ 3— İstiâre-i m usarraha-i m ü reşşeh a:
müne girmiş bir alem den yapılm ışdır. «Saf­ M üsteârün-m inhin mülâyim i b ir şey zikr
ran, nebatat arasında H oca N asreddîn gibi edilen istiâredir. «T ürk kuşu, kuvvetli ka-
insana neş’e verir.» dem ekdir. natlariyle havayı yarıyordu.» istiaresinde o l­
duğu gibi ki tayyare, kuşa benzetilmiş, m üs­
Istiarc-i tcbeiyye : ( i j l-l—1 ) ; Fiil ve teârün-m inhin mülâyim i bulunan «kanat»
fer’-i fiil ile yapılan istiaredir. M asdar ile lafzının zikriyle teşkil olunm uşdur.
yapılan istiâreler asliye olduğu için m asdar­ Cevdet Paşa, bu üç istiâreden mücerre-
dan müştak fiiller ile yapılanlara da mas- denin m utlakadan, m üreşşehanın da m ücer-
dara tebe’an «tebeiyye» denilmişdir. N e­ rededen belâgatce kuvvetli olduğunu söyli-
dim ’in : yor.
İSTİÂRE 73 İSTİHLÂF

ts(iâre-i m ekn iyy e: ( i jL l—I ) Müşeb- Beslemiş koynunda gûyâ kim gül-i rân â
seni
behün-bihi zikr edilmeyen teşbihlerdir. Bun­
beytindeki istiare garibedir. Ç ünki; Sevgili­
da müşebbehün-bihin levâzım m dan biri zikr
yi koynunda beslemiş olm ası dolayısiyle gül-i
olunur. M ehm ed  k if i n :
rân â daya kadına benzetilm işdir.
Şu karşım ızdaki m ahşer kudursa, çıldırsa M anastırlı R if’at B e y :
D enizler, ordu, bulutlar donanm a yağdırsa «Teşbîhde bâzı tasarru fat icrâsiyle karib-i
Değil m i o rtada b ir sîne çarpıyor, yılm az mübtezel, baîd-i garîb derecesine îsâl olun­
C ihan yıkılsa em în ol, b u ccbhe sarsılm az duğu gibi istiarede dahi ol veçhile tasarru ­
beyitlerinde düşm an kalabalığı evvelâ m ah­ fat icrâ olunursa istiâre-i mübtezele, istiâre-i
şere benzetilerek m ıısarrah bir istiare yapıl­ garibeye tahvil olunarak havâssın m akbul­
mış, sonra o mahşer de bir köpeğe teşbîh leri olacak b ir hâl-i hasene ircâ olunur. N i­
edilerek, fakat m üşebbehün-bihi zikr edilme­ tekim Fuzûlî’nin :
yip onun levazımından olan «çıldırsa» ve M âha çekdim şeb-i hicrân alem-i şu’le-ı âh
«kudursa» kelim eleri îrâd olunarak bir «is- Â b kim olm adı ol mâlı haber-dâr henüz
tiâre-i mekniyye:» yapılm ışdır. beytinde m âşukun m âha (aya) teşbihi m ü-
Cevdet Paşa’nın Belâgat-i O smaniye’de de betezel ise de âhın meş’aleye ve bedenden
bildirdiği veçhile Beyân kitabları istiâre-i ser çekmiş şu’lenin alem e teşbîhi ve m âha
mekniyyeyi şöyle târif e d e rle r: «Bir şey’i karşı teşhirleri Ye bunca tekellüfât ile uy­
zihinde diğer bir şeye teşbih ve erkân-i kusundan uyaram am asındaki tasarrufat, isti­
teşbîhden yalnız m üşebbeh zikr ve tasrih areyi ibtizalden garâbet derecesine îsâl ey­
ve fakat müşebbehün-bihin levâzım m dan bir lemiş olduğu gibi şu :
şeyin zikriyle o zam irin m uzm eri olan teş­ K ûşe kûşc m ihırler, m ehler bedîd olsun da
bihe rem z olunursa istiâre-i mekniyye olur. gör
M eselâ ölüm ün tırn ak la n filâna saplandı Seyr-i Sa’d-âbâd’ı sen b ir kerre îd olsun da
denildikde, ölüm nâfi’ ve m uzirri fark et­ gör
meksizin helak etmede yırtıcı hayvana teş­ beytinde m ihirler (güneşler) ve m ehlerden
bih kılınm ış ve yırtıcı hayvanın levâzımm - ^ m urâd m esireye gelen güzeller olup teş­
dan olan tırn ak ile b u teşbihe rem z olun­ bîh m übtezel ise de onları ikiye tefrik ile
muş olm akla yırtıcı hayvan, istiâre-i m ek­ b ir kısm ını m ihre ve b ir kısm ını m âha teş­
niyye ve ölüm e tırnak isnâdı istiâre-i tah- bîhden dolayi istiâre ibtizâlden çıkıp g arâ­
yîliyye olur. b et derecesine dâhil olur.» der.
tstlâre-i tahylllyye : ( « jL& J ) îstiâre-i 1ST İD R Â K : ( J l j - C - I ) Bedî’ tâbîrlerinden-
mekniyyede tasavvur olunan ayrıca ve h a­ dir. M edhe delâlet eden sözlerle zem, yâhut
yalî b ir istiâredir. Cevdet Paşa’nın irâd ey­ zem gibi görünen ifâdelerle m edh usulüdür.
lediği yukarıki misâlde olduğu gibi. T e’kîd-ül-m edh bi-ma-yüş-bih-üz-zem», yâ­
ni «zemme benzer medh» ve «te’kîd-üz-
İstiâre-i m übtezele — istiâre-i âmiyye : (S jL î-1
zem bi-mâ-yüşbih-ül-m edh», «medhe benzer
îjU - l t ) C âm i’, yâni vech-i zem» olm ak üzere iki nevi’dir.
şebeh itibâriyle ikiye ayrılan istiârelerden
İS T İF H A M : ( ) M eânî tâbîrlerin-
biridir ki, vech-i şebehinin zâhir, yâni pek
belli bulunm asıdır. A skere «arslanım !» de­ dendir. (bk. İnşâ)
nilm ek suretinde yapılan istiaredeki vech-i İS T İH D A M : ( ) Bedî’ tâbîrlerinden-
şebehin cesurluk olduğunu hem en herkesin dir. (bk. Telvihât)
anlam ası gibi.
İS T İH L Â F : ( ) İm lâ harflerini, bu
Istifire-i garibe, yâhut istiâre-i hâssiyyc:
günkü tâbiriyle sesli harfleri med k adar,
( <-^1^ ı Oj i jL î_ l ) Vech-i
yâni «â, î, û» derecesinde uzatm ak demek-
- şebehi kapalıca olan istiâredir. N edim ’i n : dir. F uzûlî’nin :
Bûydan hoş, rengden pâkîzedir nazük V erseydi âh-i M ecnûn feryadınım sedasın
tenin K uş m u k arâr ederdi başındaki yuvada
İSTİHZÂR 74 İTHÂF
beytinde vâki’ «baş» ve «yuva» kelim eleri­ kîkatde öyle olm ayan kelimelerin bir araya
nin «â»ları, «kuş m u»nun «û»su, «başında­ getirilmesidir. L âm i’î’nin :
ki» nin «î»si; Dûd-ı âbı kimsenin eflâke m em dûd olm adı
B ekâyî’nin : Şu’le-i tîğin olaldan dehr içinde rûşenâ
Zülf-i y ârın haberin kim getirir bâna beytindeki «dûd» ile «memdûd» kelimeleri­
dedim nin b ir araya gelmesi gibi. Bâki’n i n :
G österüb bâd-i scbâyı dediler b û getirir Elem in K ays’e kıyâs etm e dil-i m ahzûnun
beytindeki «bâna» kelim esinin birinci ça»sı, Y ok idi aklı, ne derdi var idi M ecnûnun
«sebâyı» kelimesinin «a» sı ve «bû» keli­ beytindeki «Kays» ve «kıyâs»;
mesinin «u»su; N aci’nin :
N âb î’nin : K ayse değildir h ataratım m akis
Zcn m erde, cüvan pire, kem an tîrine Mahbes-i-şâhin-1 belâdır serim
m ulıtac beytindeki «Kays» ve «makıs» kelimelerinin
Eczâ-yi cihan cüm le b irî bîrine m uhtâc bir arada bulunm ası da şibh-i iştikakdır.
beytindeki «birî» kelimesinin ikinci «î»si, İT H  F : ( 1 ) Birinin adm a eser yazmak
«bîrine» kelim esinin birinci «i»si gibi.
dem ekdir. Eski ilim adam larının b ir âdeti
Istihlâf tü rk ç e . kelim elerde âhenkli olmaz.
vardı. Y azdıkları k itab lan ya bir hükümdâ-
H ele Şeyh-ül-islâm Y ahya Efendi’n i n :
rın, yahut b ir vezîrin, yâhut ileri gelen bi­
«Firkatinde çekdiğim âlâm ı çekmez rinin ismiyle tevşîh ederlerdi, (bk. Tevşîh)
dağlar» M üelliflerin bunu yapm akdan m aksadları
m ısrâındaki «dağ» lafzında olduğu gibi iki hem o adam ın ihsanına nail olm ak, hem de
hece derecesinde uzun okunm ası lâzım ge­ onun yardım iyle eserin nüshalarını çoğalt­
lenleri hiç çekilmez. Istihlâfın zıddı « a z li­ m ak ve yaym akdı. F ak at doğrusunu söyle­
dir. (bk. A zl, im âle, hurûf-i m a’zûle) m ezlerdi. «Bir adam ın adı ancak b ir kitab-
İS T İH Z Â R : ( ) H azırlanm ak demek- da bulunm akla unutulm akdan kurtulur.» fik­
d ir ki konferans vereceklerin evvelce oku­ rini o rtaya atarlardı. N itekim NefF, Birin­
m ak ve araşdırm ak suretiyle hazırlanm aları ci A hm ed’e sunduğu b ir m edhiyede:
m ânâsında kullanılır. İltifat et sühan erbâbına kim an lard ır
Medh-i şâhân-i cihân-bâna veren ünvânı
İST İT B Â ’ : ( ) Bedî’ tâbîrlerindendir.
K im bilirdi şüarâ olm asa ger, sâbıkda
İç içe ve katm erli m edh m ânâsınadır. (bk. D ehre devletle gelüb yine giden şâh&nı
İdm âc) H aşredek âb-i hayat-1 sühan-1 BâkTdir
İŞBÂ’ : ( * L i l ) bk. K afiye. A n d ın b zinde kalan nâm -i Süleym an H ânı

1ŞFÂ K : ( J lü ' ) M eânî tâbîrlerindendir. beyitlerini yazmış, Z iya Paşa d a H arab ât


m ukaddim esinde;
Çekinilen ve korkulan b ir şeyin zuhûra gel­
m esinden korkm akdır. (bk. inşâ) Bu delıre nîce şeh-i cihân-bân
G eldi, gitdi olundu nisyân
İŞ T İK A K : ( J l ü i l ) Bedî’ tâbîrlerindendir. B ir G aznevî n âm u şöhret aldı
Bir m addeden m üştak kelim elerin b ir ibâre- Şehnâm e’de çünkl ismi kaldı
de bulunm asıdır. «En basît b ir câhilin mec- Sa’dî eğer etmeseydi irâd
hulâtı, en derin bir âlim in m alûm atından çok K im eyler idi A tâbek'i yâd
fazladır.» fıkrasındaki «câhil» ile «meehu- Ezkâr-i Hiiseyn Baykarâ’yi
lât» ve «âlim» ile «m âlûm at» kelim elerinin H ıfz eyledi C âm l vü Nevfiyî
b ir aray a gelmesi gibi. demişdi. Y üksek mevki’lerde bulunanlar da
N âb î’n i n : kendileri için eser yazılm asından hoşlanır­
M u râd ederse m üsebbib b ir âdem in kârın lar, h attâ âlim lere, şâirlere em ir verip ki-
Yed-i teşebbüsünü ciist-ü cû eder esbâb tab yazdırırlar, o vâsıta ile sağ iken şöhret
beytindeki «müsebbib» ve «esbâb» da böy- kazanm ak, ölünce de rahm etle yâd olunm ak
ledir. Bir de «şibh-i iştikak» v ard ır ki aynı isterlerdi. L âle devrinde yazılan kitablarm
m âddeden m üştak gibi görünen, fak a t ha- b ir çoğu D âm âd İbrahim Paşa’nın teşvikiy­
İ’TİLÂF 75 İ ’T İ L Â F

le te’lif edilmiş, m üelliflerine Paşa tarafın ­ Â şıkın bağrı kebaba teb-i gayretle döner
dan paralar verilmişdi. beytinde ise yine vezin zaruretiyle «ateş»
İT İL Â F , yâhut M U V Â F E K A T : ( mevkiinde (teb) lafzının irâd ve «âşıkın bağ­
o*»ıja ) E danın m üeddâya, üslûbun m â­ rı teb-i gayretle kebaba döner.» denilm ek
nâya uygun olm ası dem ekdir. Lafzın m ânâ gelirken ibârenin za’f-i te’lîf ile berbâd edil­
ile, lafzın vezinle, lafzın lafızla, m ânânın mesi gibi.
m ânâ ile m uvafekati olm ak üzere i’tilâfda Lafzın lafızla i’tilâfı, b ir ibârede m ânâca m ü­
beş türlü uygunluk lâzım gelir. nâsib kelim eler kullanılm ası, âdetâ «tenâ-
L afzın m ânâ ile i’tilâfı kullanılacak ke­ süb» san’ati yapılm asıdır. Bir resim altına
lim e ve terkîblerin m evzûa uygun olm asıdır. yazılan :
N e f î’nin, b ir m uharebeyi tasvir e d e n : Bir gölge imiş bayât-i bîsûd
Cevv-i havâda sîyt-i çekâçak-i tîğden Bir gün silinir o zıll-i m em dûd
Âvâz-i r ’ad ü sâika reh-güm -künân olur B ir gölgeyi gösteren şu zilden
beytindeki lafızlar gibi. Mevzû, b ir harb Olm az m ı fenâ-yi öm r, meşlıûd
tasvîri olduğu için kelim eler, çezâletli la­ k ıt’asındaki «gölge, silinir, zıll-i mem dûd»
fızlardan intihâbolunm uş ve onların sert te­ kelim elerinin m ânâca uygunluğu gibi. Şeyh
laffuzu m ânâya m uvâfık bulunm uşdur. G âlib’in şu p arlak beyti de b ö y le d ir:
H alim G iray’ın b ir m ısrâm ı tazm inen yaz­ Y âkut gibi şarâb-i engûr
dığım : E lm as gibi piyâle-i n û r
B ayram günü gelüb de ser-i kabr-ı pâkine N ef’î’n i n :
Eşk-i teri çemenlerine şebnem eyledim Çekdikcc silk-i nazm a dür-i medlıin asm an
H er kes evinde, bense m ezârında kardeşim! M ihr, âne târ-ı şa’şaadan risuıân verir
«El îd-i ekber eyledi, ben m âtem eyledim.» beytinde ise «dür» ile «rîsm an» kelimeleri
arasında i’tilâfsızlık vardır. Ç ünki inci, ipli­
kıt’asında âdetâ bir kabrin sükût ve sükûnu
ğe dizilir, h alata dizilmez.
ihlâl edilmem ek isteniyorm uş gibi rakîk ke­
M ânânın vezinle i’tilâfı, m ânânın vezin icâbı
lim eler istimali de m evzûa m ünâsib düşmüş-
olarak karışm am asıdır. Tevfik F ikret’in :
dür. (bk. Rikkat ve cezâlet). M uhyiddin
R âif Bey’in : Bir darbe, b ir dum an ve b ü tün b ir
gürûh-ı sû r
A rarım hep onu M uhyî, sorarım bep onu
B ir m a’şer-i vazî’-i tem âşâ, başîn, a k u r
ben
Tırnaklariyle b ir yed-i k ah rın didik didik
A çar açm az gözüm ü subh-ı kıyâm etde bile
Yükseldi ka’r-i cevve bacak, kelle, kan,
beytindeki «subh» kelimesi tam yerindedir. kem ik
O na m ukabil «rûz», yâhut «yevm» lafızla­ beyitlerinin birincisinde m ânâ vezinle i’tilâf
rı kullanılsaydı mevzû’ ile o k ad ar m ü’telif edememişdir. Ç ü n k i: «başîn» ve «akur»
olm azdı. Ç ünki sabahleyin uyanılır ve o va­ kelim eleri tırnağın sıfatı olduğu halde m ısrâ
kit göz açılır. sonunda bulundukları için birdenbire «m a’­
L afzın vezinle i’tilâfı, m ânâya münâsib bir şer-i vazî’-i tem âşâ»ya âid imiş gibi görün­
kelimenin vezne sığmam ası dolayısiyle yeri­ m ektedir. M e’hazlerim de gösterilm em ekle
ne başka kelime kullanm ak, yahut yine ve­ berâber, m evzûa göre b ir vezin intihâbı da
zin îcâbı olarak kelimenin — takdim ve te’- m ânânın vezinle i'tilâfı cüm lesinden olsa ge-
h ir su retiy le— yerini yadırgam ak, lafzın rekdir.
vezin ile i’tilâf edememesi demek olur. Zi­ M ânânın m ânâ ile İ’tilâfı, b ir husûsun en m ü­
ya Paşa’nın tercî.’-i B endindeki: nâsib b ir şeye m ukarin olm asıdır. M e s e lâ :
Y ârab nedir b u dehrde h er m erd-i zû-fünûn «Ben, ona hürm etlerim i takdim ederdim , o
Olmuş belâ-yl akl ile âdım dan mas&n d a bana teveccüh ve iltifât gösterirdi.» ibâ-
beytinde «masûn» kelimesinin vezin icabı ve resinde küçük b ir adam ın hü rm et takdim i
kafiye icbâriyle «m ahrum» mevkiinde kulla­ ile büyük b ir zâtın teveccüh ve iltifât gös­
nılmadı; Râgıb Paşa’nın : term esi husûslannın m ünâsiblerine iktiranı
G örse cânâ seni ağyâr ile hem-bezm-i gibi. B un lan n yerleri dçğişdirilse de «Ben,
şerâb o n a teveccüh ve iltifât gösterirdim , o d a b a­
İTNÂB 76 İYTÂ’
n a hürm etlerini takdim ederdi.» denilse i’ti- hoca, şunu taktî’ ediver d iy e :
lâfsızlık yapılm ış, çünki küçük büyütülm üş, lz â Iem-testati’ şey’en fe-da’hu
büyük de küçültülm üş olur. Ve câvizhu ilâ-m â testati’
«Tenâsüb» san’atine de «i’tilâf» denildiği yâni «Bir şeyi beceremezsen onu bırak da
vard ır. yapabileceğin b ir şeyle uğraş!» beytini oku­
muş ve herifi nâzikçe istiskal etmiş.
İT N Â B : ( ) Ç ok lafızla az m ânâ
ifâde etm ek, kısacası lakırdıyı uzatm ak de- ÎY H Â M : ( ) Lügatde şübheye düş­
m ekdir ki îcâzın zıddıdır. İcazda tekellüf m ek, düşürülm ek demekdir. Istılâhda müte-
olm akla beraber m akbuldür. Itnâb ise — tav- addid m ânâsı olan, yâni hakikî ve mecazî
zîh ve te’kîd misilli fâide tasavvuriyle bile — m uhtelif m ânâlara delâlet eden b ir kelime
m akbul değildir. ve terkîbin uzakça m ânâsını kasd etm ekdir
Itnab ı «mümil» ve «makbûl» diye ikiye ki buna «tevriye» de denilir. Cevdet Paşa
ayırm ışlardır. H iç b ir fâide gözetilm eyerek Belâgat-i Osmaniye isimli ese rin d e :
sözün uzatılm asına «itnâb-i müm il» yâni «Şeyh-ül-lslâm M ekkî zâde Âsim Efendi’-
usandıran itnâb; bir fâide düşünülerek tat- nin vefâtında V ak’a-nüvis Es’ad Efendi m e­
vîl-i m ekale de «itnâb-i m akbûl» demişler­ şihatı gözler ve ona hazırlanırken A rif H ik­
dir. m et Beyefendi Şeyh-ül-lslâm oldukda Es’ad
Haşv-i kabîhler ve tekrarlar, «itnâb-i mü- Efendi’nin söylemiş olduğu :
m il», haşv-i m elihlerle tekrirler «itnâb-i Bu beytim yâdigâr olsun cihâna
m akbûl» cüm lesinden sayılır. M eselâ Siin- T ehallüfle derûnum gam la doldu
bülzâde V ehbî'nin : B ana lâyık iken Câh-i M eşîhat
H arf-gîr olm a, zarafet satm a H udânın H ikm eti  rif Bey oldu
Sözüne kizb ü diirûğu katm a k ıt’asındaki hikm et dahi bu kabildendir.»
beytinde «yalan» dem ek olan «kizb» ve der.
«dürûğ»dan biri haşv-i kabîh olm akla b era­ Evet, «H udânın hikmeti» terkibinin yakin
b er onun îrâdı ile söz itnâb-i m üm il dere­ m ânâsı herkesin bildiğidir. F ak at Es’ad E fen­
kesine düşm üşdür. di, oradaki «hikmet»i zikr ile uzak bir m â­
Şeyh G alib’in : nâyı, yâni Şeyh-ül-lslâm  rif “H ikm et Mol-
Ey dil ey dil yine b u m ertebe pür-gam sin la ’yı kasd etmişdir.
sen Yeniçeriliğin ilgasında İzzet M olla’nın
G erçi vîrâne isen genc-i m utalsam sin sen nazm etmiş o’duğu m e ş h u r:
beytindeki «ey d ib in tekriri ifâdeyi itnâb-i
Tecem m u’ eyleyüb M cydân-i Lahm e
m akbûl derecesinde bırakm ışdır.
Tuz ekmek Iıâini b ir nicc bâgî
İ ’V1CÂC-1 T A B İA T : ( i- i- U r L j *I ) Ta- K oyub kaldırm adan ikide, birde
bîatin çarpıklığı m ânâsına b ir tâbirdir ki K azan devrildi, söndürdü ocağı
kendisinde «zevk-i edebî» olm ayanlar hak­ kıt’asm daki «kazan» ve «ocak» kelimelerinin
k ında kullanılır. «Filânın i’vacâc-i tabîati uzak m ânâsı olan «Yeniçeri kazanı» ve
vardır.» d e m e k : «O nda edebî kabiliyet «Yeniçeri ocağı» irâde edilmişdir.
yoktur.» m anasınadır. O gibiler, ne k adar fyhâm -i tenâsüb : bk. Tenâsüb.
uğraşsalar m evzûn bir söz söyleyemedikleri lyhâm -i te z â d : bk. Tezad.
gibi, söylenmiş olanları da m utlaka vezin­ 1 Y K A Î: ( I ) înşâ-yi gayr-i talebinin
siz okurlar, h a ttâ âdî b ir ibare ile vezinli
diğer b ir vasfıdır, (bk. İnşâ)
b ir sözü ayırd edem ezler. İnanılam ayacak
garibelerdendir ki bir edebiyat m uallim i : 1YTÂ’ : ( »Uaıl ) Bu da kafiye kusûrların-
«4 m efâîlün» veziyle yazılmış b ir kıt’ayı d andır ki kafiye sırasında ve cinâs olm ak­
«Vezni fâilâtün, fâilâtün, fâilün değil mi?» sızın b ir lafzın tekrarlanm asıdır. N âb î’n i n :
diye b an a sorm uşdu. Böyle i’vicâc-i tabîat Ccm’oldu bezm-i sohbete y aran b irer b irer
sahibi bir adam , arûzu tedvîn eden İm âm -i Câm aldı dest-i işrete rindân b irer birer
H alil’in dersine gelir, fak at h er süâl karşı­ m atlaındaki farsça cem’ edatı olan «ân»
sında kabiliyetsizliğini gösterirmiş. Bir gün ile biribirine benzetilmiş «yaran» ve «rin~
İZÂLE 77 KAFİYE
dân»ın takfiyesi gibi. Bu m atlaı takibedcn lün» cüz’ünden «hetm» ve «harm » dolayı-
beyitlerin kafiyeleri hep böyledir. Âcizin; siyle kalan «fâ’» yerine «fa’l» cüzünü ge-
Tâb-i meh ile M arm ara b ir havza-i sîm în tirm ekdir. (bk. Zelel)
Sathında pcrî k ızlan h er mevce-i nerm în
İZ M Â R : ( ) A rû zcu lara göre «müte-
beytindeki «sîm» ve «nerm » kelim eleri nis-
fâilün» cüz’ünün ikinci harekesini hazf et­
bet edâtı olan «în» ile yekdiğerine kafiye
m ekle kalan «m ütfâilün» yerine « m ü stefi­
olabilm işlerdir. Eskiler uzunca kasidelerde
lün» getirm ekdir. ikinci şekle «muzmer»
ve aralarında en az yedişer beyitlik fâsıla
denilir.
bulunm ak şartiyle böyle iki, nihayet üç k a­
fiyenin tekerrürüne cevaz gösterirlerdi. M a- İZ M Â R K A B L-EZ-ZİK R : ( X jW>') Bir
am âfih kafiye tekrârm da yakınlık uzaklık kelim enin zikrinden evvel ona âid zam ir
gösterm eyenler de vardır. kullanm ak dem ekdir. N âcî’nin :
«îytâ»yı «celî» ve «hafî» yâni «belli» ve O d a olm uş vatan-cudâ, seyyâr
«gizli» olm ak üzere ikiye ayırm ışlardır. Y u­ N e hazîn ağlıyor şu ebr-i hehâr
karıda getirilen m isallere «iytâ-i celî» deni­
beytinde olduğu gibi ki «o» zam îri «ebr-i
lir. lytâ-i hafî is e : «hûnâb, sîrâb, gülâb, sî-
behâr»a âid iken ondan evvel zikr olun-
mâb» gibi «âb» kelimesiyle yapıldığı halde
m uşdur. A bd-i âcizin :
herkesin birdenbire anlayam ayacağı kelim e­
lerle kafiye yapm akdır. Sen de mi giryende-i firkatsin ey ebr-i
N eFî’nin s bclıâr
H âk b ir m ertebe genn oldu İd devıân Y a nazîre-sâz-i eşk-i çeşm-i giryâm m
edemez m ısın?
N ice tufân ile b ir zerre g u b ân n sîrâb beytinde izm ar kabl-ez-zikr vard ır. M aksad:
Böyle germ âdaki deryaları huşk etdi havâ
«Ey ebr-i behâr, sen de mi giryende-i fir­
K ûbdan zahir ü câri olanı sanm anız âb katsin?» dem ek olduğu halde vezin zaru re­
beyitlerindeki «sîrâb» ile «âbsın takfiyesi
tiyle zam îr evvel irâd edilm işdir. İzm âr
gibi. kabl-el-zikirlerde az çok b ir vuzûhsuzluk ol­
İZ Â L E : ( ) A rûz ıstılahında «m efâî­ duğundan yapılm am ası daha iyidir.

K
KABZ: ( J ) «M efâîlün» cüz’ünü «me­ G aflet mi, tegafül m ü nedir? N eyse uyan
fâilün» şekline sokm akdır. İkinci şekle bak
«makbûz» derler, (bk. Makbuz» Bi-hûde güzâr eylem esin m üddet azaldı

K A F İY E : ( ) Son h arf ve harekeleri kıt’asım teşkil eden beyitlerin âhirindeki


«kaldı» ve «azaldı» lafızları gibi.
biribirine uygun olan ve m ısrâ yâhut beyt
R evî — R e d if : K afiyenin son harfine «revî»
sonunda bulunan kelim elerdir.
derler ki biribirine uygun olm ası lazım ge­
B ir tab u r zannetm eyin şehrâha olm uş
len bu h arfdir. Y ukarıdaki «hatve-zen» ve
hatve-zen
«gelen» kafiyelerindeki «n»ler revîdir. Ç ün­
Sîne-cûşan-i ham iyyet b ir y an ar dağdır
gelen ki o kelim elerin tam sonunda bulunm uşlar­
dır. F a k a t:
m ısrâlarının sonundaki «hatve-zen» ve «ge­
len» kelimeleriyle : G cçüb kem âl-i belâgnt kelâli kalnıışdır
Ey altm ışına sâl-i bayatının eren âdem M câl-i şi’r unutulm uş, m clâli kalm ışdır
A ltm ış senelik öm rün elinde nesi kaldı? beytinin revîleri ise «kelâl» ve «melâl» ke­
KAFİYE 78 KAFİYE

lim elerinin sonunda bulunan «l»dir. A lt ta ­ h arfi bulunan «l»ler gibi.


rafı, yâni « ...i kalm ışdır» harfleri «redife­ R e v îd e : «1— H arf-i aslî-i ahîr olm ak,
dir. Z ira revîden sonra gelib tekerrür eden 2— Tekellüfsüz o larak harf-i aslî-i ahîr
harf, yâhut kelimeye «redîf» denir. menzilesinde bulunm uş h a rf olm ak, 3— Te-
T am ve yarını k a fiy e : Rcvî harfleriyle onla­ kcllüfle kelimenin ortasında harf-i aslî-i ah îr
rın harekeleri, yâni okunuşları biribiıinc uy­ menzilesinde bulundurulm uş h arf olm ak,
gun kelim elerden yapılmış kafiyelere «tâm» 4— Tekellüfle kelimenin sonunda harf-i as­
vasfı verilir. Bir de «yarım kafiye» vardır lî-i ahîr menzilesinde bulundurulm uş h arf
ki F renklerin «assonant» dedikleri hafif ben- olm ak» itibâriyle dört ihtim âl buluyorlar.
zeyişdir. F âruk N âfiz Bey’in : 1— Birinci ihtim âle misâl olm ak üzere
B irdenbire sıyrıldı gözüm den çözülen bağ N âcî’nin «Tevhîd»inden olan b ir beyt, yu­
B ir hâtıranın dağdaki yadıydı bu m enba’ karıda gösterildi.
beytindeki «bağ» ve «m enba’» kelim elerin­ 2— İkinci ihtim âle, yâni revînin tekellüf­
den kafiye yapılm ası gibi. süz olarak harf-i aslî-i ahîr menzilesinde bu­
Eskiden yarım kafiyeler, m âni, koşm a ve lunm asına F ikret’i n :
şâire gibi h alk m anzum elerinde bulunurdu. Sokaklarda seylâbeler ağlaşır
A kşam oldu ikindi U fuk yaklaşır yaklaşır yaklaşır
M u m şam dana dikildi beytinin kafiyeleri m isâl olur. Ç ünki orada
H erkesin y ârı geldi m uzari’ alâm eti olan «laşır»lar hakîkatte
Benim boynum büküldü son h arf olm adıkları Jıalde o menzilede bu­
tarzın da takfiyeler, divân şâirlerince ayıb lunm uşlardır. Y oksa «ağlaşır»da son h arf
sayılırdı. Böyle «dikildi», «büküldü» gibi «ğ», «yaklaşır»da ise «k»dır.
harekesi farklı kafiyeler şöyle dursun, 3— Üçüncü ihtim âle, yâni revînin tekel­
m ahreci yakın harflerden kafiye yapm ak, lüfle kelim enin ortasında h arf-i aslî-i ahîr
m e s e lâ : menzilesinde bulunm asına misâl olm ak üze­
Şâir lüsiin-i atikanin hep re N âcî m erhum :
M cnkulâtı o lu r m üretteb D ediler : mevsim-i serm âda çıkar m ı evden
beytinde olduğu veçhile (p) ile (b) nin tak- Hcvcs-i sayd ile İliç olm ayan âdem kevden
fiyesi kusur addedilir ve yapm ak cür’etine beytini irâd eyledikden s o n r a : «Bu beytin
«ikfâ» denilirdi. birinci m ısrâında revî «ev»in harf-i aslî-i
ahîri olan «v»si itibâr olunduğu suretde
Z erre-i n ûrundan iken muktebes
ikinci m ısrâında «bön» demek olan «kev-
M ih r ü m ehe etm ek işaret abes den»in vavı harf-i aslî-i ah îr menzilesinde
beytinin ( ı_r ) ve ( ^ ) harfleriyle biten iki bulundurulm uş olur.» diyor.
4— D ördüncü ihtim âle, yâni revînin te­
kelim eden takfiye edilmiş olm asının cevâ-
kellüfle kelime sonunda harf-i aslî-i ahîr
zına Recâîzâde E krem B e y : «Kafiye göt
menzilesinde bulundurulm uş h arf olm asına
için değil, kulak içindir.» diye edebî bir
da:
fetvâ verdi. O nun üzerine arûz yazanlar
İftih ar eyleriz bununla da biz
da kafiye hududunu genişletdikce genişlet-
diler (bk. İkfâ ve Y arım kafiye) M üstefîz-i mcâsir-i arabiz
beytini misâl gösterdikden sonra : «Bu bey­
K afiye harfleri : Eski kafiyecilere göre ve en
tin birinci m ısraında harf-i aslî-i ah îr «z»
m eşhur itibâra nazaran kafiye harfleri «re-
vî», «te’sis», «dahîl», «ridf», «kayd», «vasi», olduğu halde ikinci m ısrâında «Arabiz» tâ­
«hurûc», «m erîd», «nâire» isim leriyle dokuz birindeki (z) harf-i aslî-i ahîr menzilesinde
harfdir. bulundurulm uşdur.» m ütâleasını yürütüyor.
R c v î: Y ukarıda kısaca bahs edildiği Üzere ka­ N âcî’nin şu m ütâleası «Arabiz» kelimesi
«Arebiz» âhenginde okunacak olursa doğ­
fiyenin son harfidir.
N âcî’nin : rudur. F ak at iyi konuşan hiç b ir T ürk
«Arab» kelimesini «Areb» olarak söyleme­
«A llâh nedir?» diyince gafil
yeceği gibi «Arabiz» denilmesi lâzım gelen
Allâlı! deyib lıamûş olur dil
beytindeki «gafil» ve «dil» kafiyelerinin son « j ^ » kelimesini de «Arabiz» diye te-
KAFİYE 79 KAFİYE
laffuz etmez. Binâenaleyh m isâldeki «tekel- G er ol bî-derd bilmezse bu hâli hâl
lüf»ü asıl bu cihetden aram alıdır. m üşkildir
Revî kendisinden sonra gelen «vasl»a beytini bulundurm uşdur ki, onun kafiyesi
m uttasıl olm az, yâni sâkin bulunursa «mu- olan «müşkil» kelim esinde te’sîs yokdur.
kayyed», m uttasıl ve m üteharrik olursa M aam âfîh olsaydı daha ahenkli olurdu.
«mutlak» vasfını alır. D a h il: T e’sîs ile revî arasındaki harfdir. Yu-
karıki m isâllerde olduğu gibi.
T e 'sls: Revî ile aralarında m üteharrik b ir harf
N âcî der k i :
olan elifdir. Y âni revîden evvel m üteharrik
«Bazılar, revîlerin m üteharrik olduğu va­
bir harf, ondan evvel de b ir elif bulunursa
kit dahillerin ihtilâf-ı harekâtında beis yok­
o elife «te’sis», öyle kafiyeye de «kafiye-i
dur derler. M eselâ «kâtibe» ile «m uâtebe»-
müessese» derler.
nin kafiye yapılm asını tecvîz ederlerse de
Yc’s ile ol riitbe oldum ki m em âtın mâili
bu sûret, âhenge — velev küllî olm asın —
G örsem âguşa alırdım şevk ile Azrâili
halel vereceğinden ade'm-i cevâzının tercihi
Öyle bizâr-i hayâtım ben ki tercih eylerim
daha ziyâde m uvafık-i tab îat görünür.»
Böyle bir öm r-i tiivân-fersâya m erk-i hâili
H âtır-i pejm ürdem i ihya da etse istemem R id f : Revîden evvel bulunan « t î ‘ 3 ‘ ' * im ­
N eflıa-i îsâ ile feyz-i d cm-i Cebrâili lâ harflerinden biridir. Bu da iki tü rlü o l u r :
Âşık-ı âsûdcgî-i mevtim ey şûr-i hayât 1— Revî ile ridf arasındaki m üteharrik,
O lm a A llâh aşkına dildânm ın sen hâili y âhut sâkin ayrıca b ir h arf bulunm az :
Gayet-i hirm ânı gör kim ölm ek istersen M ecm ûanı gözden geçirdim evlâd
yine G ördüm sözlerinde yüksek isli’dâd
E tm iyor dilhâhım ın baht-i siyahım nâili Y aşanan yıllardan hisâb so ru lu r
Sûziş-i efgan-i T âh ir eyliyor işrâb-i lıâl Y aşanm am ış m üddet için ne olu r
K i nasıl âlâm ile olm uş bu nazm ın kaili
B ir bezm-i sam îm i ki m eserret ile Icb-rîz
gazelinin kafiyeleri gibi. H er mevce-i eşvâkı olu r kahkaha-cngîz
T e’sis ile revî arasındaki m üteharrik h ar­ beyitlerinin kafiyelerinde olduğu gibi.
fin aynı- olması, meselâ yukarıki gazelin 2— Revî ile redif arasında sâkin bir h a rf
kafiyelerinde olduğu gibi hemze bulunm ası bulunur.
şart değildir. Bir tahm îsin son parçasını
Ey fürûğ-ı rûy-i pür-tâbiyle kevn efrûhte
teşkil eden şu m ısrâların kafiyelerinde oldu­
tncilâsından onun pehnâ-yi sinem sûhte
ğu g ib i:
kafiyelerindeki sâkin «h» h arfi gibi. F ak at
Şu nazm-ı pâki tahm ise heveslenmiş iken dikkat edilecek olursa görülür ki, bu gibi
hâtır harfler «kayd»dan ve böyle kafiyeler «mu-
Reh-i nâ-reftesinde kaldı ey Tâlıir, kalem kayyed» kafiyeden ibâretdir. A rab la r «vav»
kasır ve «ya» redifinin ihtilâfını câiz görürler.
H u lâ s a : H ak min-el-evvel ilel-âhir olan M eselâ «makul» ile « ek a v îb i kafiye y ap ar­
hâzır lar. Acem ve T ü rk şâirleri bunu yapm am ış­
«H udâ zâlıir, H udâ bâtın, odur maıızur-u lar ve yapm adıklarına da iyi etm işlerdir.
Iıcr nâzır» K a y d : Revînin fasılasız o larak üst tarafın d a
«Dil-i VassâPa şevk-âver o gül-ruhsâr bulunan h arfd ir ki kafiyelerde tek rarı lâ­
mevcâ-mevc» zım dır. ö y le kafiyelere de (m ukayyed) tâb ir
T e’sîsi hâvi b ir kelime te’sisi olm ayan bir ederler.
kelime ile takfiye edilebilir. M eselâ F uzûlî : A bdülhak H âm id Bey’in m e ş h u r:
Beni zikr etmez il, efsâne-i M ecnuna K an akm ada râyet-i zaferden
m aildir M a’dûd oluyor bu, zîb-ü-ferden
N e benzer ol b an a derdi anın derm ânı Âzâde kalaydılar seferden
kabildir Bir ordu çıkardı b ir neferden
m atla’lı gazelinde : parçasındaki «zafer», «fer», «sefer», «ne­
N e müşkil hâli olsa âşıkın m âşûk eder fer» kafiyelerinde bulunan «f» harfleri gibi.
çâre V a s i: Revîden sonra gelen harfdir.
KAFİYE 80 KAFİYE
H u r û c : V asıldan sonra gelen harfdir. îşbâ’da olduğu gibi hazvin de tekerrürü
M c z îd : H urûcdan sonra gelen harfdir. lâzım dır. İhtilâfı, hüsn-i tabîate uygun düş­
N â ir e : M ezîdden sonra gelen h a rf yâhud mez. M eselâ «seyr» ile «sîr» kelimelerinin
harflerdir. takfiyesi kulağa hoş gelmez.
O dil kİ şa’şaa-i vechine m ukabil olu r T c v c îh : T e’sîs bulunm ayan kafiyede revînin
Fürîığ-i lıiisniin ile iıışiâa kabil olu r üst tarafındaki harfin harekesidir.
beytindeki kafiye olan «m ukabil» ve «ka­ Sana düşmez bu i’tilâ ey gül
bil» kelim elerindeki «l»ler revî, «elif»ler O radan düş ki reşke düşdü gönül
vasi, «vav»lar hurûc», «l»ler mczîd, «vav»
ile «r»ler nâiredir. beytinin kafiyelerindeki eskiden « ^ » i l e
N âcî der k i : «Zann-i âcizânemize göre yazılan «n»lerin harekesi gibi.
«revî»den sonra h e r n ı gelirse «redîf» ad­ M uallim N âcî m erhum der k i :
dolunm ak evlâdır.» «Revî sâkin bulunduğu vakit tevcihin tek­
«N âcî’nin gösterdiği bu evleviyyete biz de rarı tabiîdir. M eselâ «elken» ile «mümkin»
iştirâk ederiz. kafiye olam az. M üteharrik olduğu zam an
R e d if : E n doğrusu revîden sonra gelen ve tevcihin ihtilâfını tecviz edenler vardır. M e­
aynen tek errü r eden kelim edir. selâ «müşteri» ile «sâmirî» ve «unsurî»yi
B ir safâ bahş edelim gel şu dii-i nâşâd(a) kafiye yaparlar.»
G idelim serv-i revanim yürü Sa’dabâd(a) Biz de deriz k i : Böyle yapanlara uym a­
ve : m ak evlâdır.
Safa-yi-aşkı kim an lar kim inle söyleşelim M e c râ : Revînin harekesidir ki üstün, esire,
. Vefâ-yi-aşkı kim an la r kim inle söyleşelim ■ ötürü olm akda ve ince, yâhut kalın okun-
beyitlerinde görüldüğü veçhile redîf, tek m akda biribirine uygun olm alıdır. Hazret-i
harfden ibâret olduğu gibi bütün m ısrâı tu­ M evlânâ vasfında o la n :
tacak derecede uzun d a olabilir. Redîfli A rz cdib de sadr-i pür-sûzunda dâğ-i lâle
m anzum elere «m üreddef» derler. M üreddef ney
m anzum e A rabda yokdur. F arsça ve T ü rk ­ B ulm ak ister nefha-i ney-zende feyz-1 jâle
çe nazm a m ahsusdur. ney
K afiye h a re k e le ri: K afiye harekeleri, yâni re­ m atla’lı kasîdenin kafiyeleri hep böyle mef-
vî ile alt ve üst tarafındaki harflerin okun­ tûh ve hafîf harekeli ik e n :
ması : Res, işbâ’, hazv, tevcîh, m ecrâ, ne- Sen o Rûh-ullâlı-i m ânâsın ki vermişsin
fâz nâm iyle altıdır. hayât
R e s : T e’sîsin üst tarafındaki hareke, yâni fet- Benzemişken huşk ü pejm ürde kalan b ir
hadır. dâle ney
M arifet iltifata tâbi’dir beytindeki kafiyede m ecrâ ihtilâfı yapılmış-
M üştcrisiz m etâ’ zâyi’dir dır. Çünki T ürkçe «dâl» kelimesi harekele­
beyt-i m eşhûrunun «t» ve «z» harflerinin nince «dâle» değil, dala» denilmek lâzım
harekesi gibi. gelir.
İşbâ’ : V aslı, yâni revîden sonra tek errü r eden N c fâ z : K afiyede vaslın harekesidir. H urûc,
b ir harfi bulunan kafiyedeki dahîlin h are­ mezîd, h attâ nâirenin harekelerine de bu
kesidir. Bu hareke, ya üstün, ya esire, ya isim verilir. K afiyelerde «nefâz» da tek rar
ötürü olur. İşbâ'ın ihtilâfı, meselâ «lâgari» olunm alıdır. O lunm ayacak olursa kulağa
ile «şâiri» kelim elerinin takfiyesi, «uyûb-ı hoş gelmez. K afiye harekeleriyle aldıkları
kafiyemden (kafiye ayıblarından) sayılır. isim lere dâir N âcî m erhum Istılâhât-i Ede-
H a z v : R edîf ile kaydın üst tarafındaki harfin biye'siııde gösterdiği misallerle şöyle b ir hü­
harekesidir. lâsa yapıyor :
K âinata hâne-bîrûn ol da et b ir iltifat R es : Sanayi’ - menâfi’
Şekl-i İnsanîye girmiş rû h görsün kâinat işb â’ : A zerî - hâverî, nâilî - mâili, tegafülün -
beytindeki «iltifât» ve «kâinat» kafiyelerin­ tecâhülün
de vâki «f» ve «n» harflerinin harekeleri H a z v : K âr-bâr, tîr-m îr, nûr-m ûr, zeng-teng
gibi. Tevcîh : Ben-sen, m üştehir-m üftehir, gül-mül
KAFİYE 81 KAFİYE
M ecrâ : Tcnc-zenc, zemânı-m ekânı idi. B unların dördü de «s» vc «i» harfinde,
N e fâ z : Â nınızın-şâm nızın, pîşânînize-peşî- îzâh edilmiş olm akla beraber burada kısaca
mânînize. söyliyeceğim.
T aktî’ itibariyle kafiye ııcvi’lc r i: Kafiyenin Senâd : K afiyelerde redifin, yâni revîden
h arf ve hareke itibariyle nevi’leri ve aldık­ evvelki harfin hareke ihtilâfıdır, «sâr», «sîr»,
ları isim ler yukarıda gösterildi. Bir de tak­ «sûr» kelimeleri gibi.
lî' itibariyle, yâni imlâ harfleri nazar-i iti­ lkvâ : Hazv ve tevcihin ihtilâfıdır. «Devr»,
bâra alınm ak şartiylc beş nev’e ayrılır ki «dûr»; «derd», «dürd»; «kel», «kül» kelim e­
isim leri: «M üteradif, m ütevâtir, m ütedârik, leri gibi.
miiterâkib, m ütekâvis»dir.
ik fâ : Revînin değişmesidir. Sabah *
M iitcrâdik kafiye : Sonunda yan yana iki sâkin
h arf bulunan kelimedir. «Uhııd», «şühûd» ile intibah »L* I havâs u * 'y - ile h a­
kelimelerinin sonundaki «û» ve «d» harfleri vas kelim elerinin takfiyesi gibi.
gibi.
iy tâ ’ : Celî ve hafi olm ak üzere ikiye ay­
M iitevâlir k ııfiyc: Sonunda bir sâkin, ondnn
rılır :
evvel bir harekeli, daha evvel bir sâkin
îytâ-yi c e l î : Bâzı edâtlar yardım ı ile ya­
harf bulunan kelimedir, «yârım», bârım»
pılan kafiyelerdir. N âb î’nin :
kelimelerindeki sâkin «â» ve «m» harfle­
riyle harekeli «r» harfleri gibi. C em ’ oldu bczm-I sohbete y a rin b irer
birer
M ütedârik kafiye : Sonunda bir sâkin, ondan
Câm aldı dest-i işrete rindân birer birer
evvel iki harekeli, daha evvel bir sâkin harf
bulunan kelimedir. «G iryânım ı», «cânânı- m adam daki «yaran», «rindân» kelim elerinde
mı» kelimelerindeki sâkin» «â» ve «ı» h arf­ olduğu gibi. B unlardan cem ’ cdâtı olan
leriyle harekeli «n» vc «m* harfleri gibi. «ân» kaldırılacak olursa «yâr» vc «rind» ke­
M iiterâkib k u fiy e: Sonunda bir sâkin, ondan limeleri kalır ki onların yekdiğerine kafiye
evvel iiç harekeli, dalıa evvel b ir sâkin olam ayacağı «ân»ların ise ancak «redîf»
h arf bulunan kelimedir. «Sclıbâ-yi adem», derecesinde kalacağı m alum dur.
«mînâ-yi adem» terkîblerindeki sâkin «a» îytâ-yi hafi ise : T ekerrürü «yarân» «rin­
dân» k adar belli olm ayan kelim elerdir.
ve «m» harfleriyle harekeli «yı = ıj »
Tûb-i ıııelı ile M arm ara b ir lıavzn-i s'ınîn
«a = » ve «d = J »harfleri gibi. S athında perî k ızlan her nıevce-i ncrınîn
M iitekâvis k a fiy e : Sonunda bir sâkin, ondan beytindeki «simîn» ve «nerm în» kafiyeleri
evvel dört harekeli, daha evvel b ir sâkin gibi. B unlar «sîm» ve «nerm* kelim elerinin
harf bulunan kelimedir. M uallim N â c î: «în» edâtı ile ism-i mensııb yapılm ış olduk­
«D ört harekenin teâkııbiyle sakil olacağı ları halde ilk bakışta farkına v arılam a­
derkâr bulunan bu nevi’ kafiye, evzânın yacağı için buradaki iytâ, h âfî sayılm ışdır.
müsâadesizliğinden dolayı — bililtizâm ya­ lytâ-ı-celîyi hâvi olan ve alelekser ccın’,
pılm azsa— hemen hiç bulunm ayacak dere­ yâhut sıfat-i m üşebbehe alâm eti olan «an»
cede azdır. Meselâ «gelememiş» ile «çele- ile yapılan kafiyelere «kafiye-i şâygân», tâ­
memiş», vezne sokıılabilse kafiye-i müteka- bir olunur.
vise için bir misâl olur.» diyor. Bir m anzum enin m atlaını teşkil eden mıs-
Kafiyenin ınailekknb, yâni adı belli sıy ıb ları: râlardan birini m akta’da aynen irâd etmek
Takfiyc hususunda acemilik yapm ak, eski de iytâ cüm lesinden sayılm ışdır. M ahallin­
şâirlercc ayıb sayılırdı. O ayıblardan bâzı- de gösterildiği üzere şu harekete «redd-i
larına isiııı bile veıilmişdi. Uüyle adı belli m atla’» denilir.
olan kafiye kusurlarına «ııyûb-ı mülekkaba-i U yûb-ı gayr-i ıııülekkaba-i k a fiy e : K afi­
kafiye» derlerdi. T opuna birden böyle bir yenin isim verilm emiş kusurları da vardır.
ünvân verilmesi : adı konulm am ış kafiye kıı- M eselâ revî’nin bir m ısrâda harekeli, bir
suıir.rı da olabileceği ihtim âline m ebnî idi. m ısrâda sâkin olm ası. Enderıınlu V â sıfın :
Kafiye ayıblarının adı sanı belli olanları: G eldi lııırûş u cû 'u yine dilde âb-ı aşk
«Senâd», «ikvâ», «ikfâ», «iytâ», dcnilcnlcri I Etdi esâs-i sabr u şckîbi lıarâb-ı aşk

F: 6
KAFİYE 82 KAFİYE
m ;ılluında «âb» ve «harâb» kelim eleri iza­ rct-i M evlânâ» vasfındaki m eşhur kasidesi­
fetle m üteharrik iken : ne :
Feyz-i miicssirat-i lıavâs âzıuûdedir Bârgâlı-i âşinân m ı, Kubbc-i H adrâ mıdır?
V âsıf ederse noln hem an şeybi şâb aşk Y a fezâ-yi lâ-m ekânda çetr-i «Ev-ednâ»
beytinin kafiyesi bulunan «şâb» kelimesi mıdır?
m ünkatî’ ve sakindir. beytiyle başlamış ve kafiyeleri istifhâm î ola­
Benim : rak irâd eylemiş iken sonralarına doğru :
G alib gelüb aklı sürdü sevdâ H âıııc kim fülk-i yenı-i vasfında olmuşdıır
A sarını Iıep süpürdü sevdâ reîs
Aldı dili destbiird-i sevdâ Âşikanc b ir gazel tarlı eylese eyyam ıdır
Bir sûru yıkık Iıisâr idiııı ben beytinde kafiyeyi ihbarı, alt taraflarında ise
bendim de de «sürdü sevdâ» ile «destbürd-i yine istifham ı olarak kullanm ışdır. Aşağıki
sevdâ» kafiyeleri bunu andırır. gazelin bâzı kafiyeleri de bu yolda mâm ul-
F ikret’in : dur :
B ulutlar karardıkça zerrâta bir
Cevr-i gerdûn yıkm ada zâten dil-i
A ğır, ınıılıtazır dalgalanm ak gelir
efkendemi
beytindeki «bir» ve «gelir» kafiyeleri de b a­
 h ey hâtır-nüvâzım , şimdi artık sen de
na bozuk düzen geliyor. Ç ünki «bir» keli­
mi?
mesi «dalgalanm ak»ın sıfatı olduğu halde
G iryc-bâr oldukça senden tesliyet bekler
m evsufundan epeyice ayrılm ışdır.
iken
Zam m eyi andıran fethalı kelim e ile fet-
Sen değil, h attâ hayâlin kaçm ada şîven
ha-i sarihalı kelimenin takfiyesi de kusurlu
demi
sayılırdı. H albuki Iran edebiyatında «hoş»
G öz yaşı fâş eylediyse mâcerâ-yi aşkımı
ile «keş» in, «hod» ile «bed»in kafiye ya­
G öz m ü m ücrim , yoksa insaf et kabahat
pıldığı pek çokdur. M eselâ F ird e v sî:
bende mi?
M cyâzâr nıûrî ki dâne-keşest
K alb-i bîm arım nasıl etmez enîn-i iztırâr
Ki cân dârcd ü cân-i şîrîn hoşest
T îr-i gamzen rûlıu uıccrûlı ctdi, ancak
«Tane çekendir diye bir karıncayı incit­
tende mi?
me. Ç ünki onun canı vardır. T atlı can da
G özde eşk-i gam, lebimde hande-i ye’s-i
hoştur.»
peşin
Sa’di de :
Giryc-i sevdam ı gör, seyr eyle zehr-i
Y ekî ân ki der-nefs hod-bîn m ebaş
handemi
D iğer an ki der lıalk bed-bîn m ebaş
Ben lıarîdârım m etâ’-i cân ile bildir bana
D ikkat edeceğin şeylerin biri odur ki ne­
N i’met-i arâm -i kalb-i T âlıir ey meb,
fiste hod-bîn olma! Diğeri de odur ki halk
sende mi?
içinde bedbin (kötüm ser) olma! demişdir.
Eskiden V âsıFın : K afiyenin teaddüd ettiği de olur. Bir
Ey muğ-beçe m innet ile yanm aksa elinden manzum enin kafiyesi iki tane olursa «Zül-
Erbâb-i lınrûbât yıkılsın tem elinden kafiyeteyn», ikiden ziyade bulunursa «zül-
kavâfî» nâm ını alır.
beytinde olduğu gibi « ^ » ve « ü » h arf­
İki kafiyeliler ya «m ütekarrin», ya «mah-
leriyle kafiye yapılm ası da kusurlu sayılır­
dı. F ak at şim dilerde bu k ad ar ince aranılıp cub» olurlar. M ütekarrin olanların kafiye­
leri yan yana bulunur. M uallim N âcî’nin :
sık dokunulm uyor; bu gibi şeyler çekinil-
meksizin yapılıyor. H angi âkil der ki ancak «râlı»-i
Kafiyeyi bir de «gayr-i mam ul» ve «m a’- «gülşcn»den geçin!
mûl» olarak taksim ederler. Bir de gafiller, şu «nâliş-gâh»-i «şîven»den
G ayr-i m âm ul kafiye, tasa rru f ve tekel- geçin!
lüfsüz olarak kafiye olabilen kelim edir. M â­ beytinde olduğu gibi.
m ul kafiye ise, terkîb ve teczie gibi bâzı M ahcûb olanların kafiyeleri fasılalıdır.
tasarru fat ile kafiye olabilen kelimedir. Ye­ N â b î’jjifı :
nişehirli A vnî Bey, «Kubbe-i H ad ra ve Haz- «Â lem » csîr-i dest-i meşiyyet» değil midir?
KALB 83 KARİB
«Âdem» zebım-i pençe-i «kudret» değil T egayyür gelse dc kaini pederse dalıl ii
midir? îr: ula
beytinde olduğu gibi. M nsârifdc tegayyiir gelmez aslâ k:ılb-i
Yenişehirli A vnî Bey’in : dam ada
«Erbâb»-i «kalcın» mârifet-âmıız-i beytindeki «dâmâd» kelimesi gibi ki nc ta­
«iimemndir rafından okunsa aynı kelim e zulıûr eder.
«Âdâb»-i «iimcın» ırıâ-lıasal-i feyz-i Eskilerden işi gücü olm ayanlar, boş yere
«kalem »dir kafa yorm akdan çekinm eyenler m aklûb-ı
beyti dc «ziil-kavâfî»dir. müstevî olacak m ısralar ve beyitler tanzi­
miyle de uğraşm ışlardır. Bilmem hangi F ars
KALB: ( __-15 ) Bedî’ san’atlerindendir. Bir
şâirinin :
kelimedeki harflerin yerlerini değindirmek,
Lr'ft* v* 'r'k ıM *s * j ~
fakat başka bir lıarf ilâve etm emek şartiyle
mısıâı ile Ed i rn c IT N a z m î ' n i ı ı :
başka ve manâlı bir kelime çıkarm akdır.
H oş kem âlin lıeme kelâm ın şuh
Ç ıkarılan kelimeye «maklûb» denilir.
Âşinâ-yi Icâli-yi inşâ
«Âteş», «şitâ»da sevgilidir lıalk-i âleme
beytinde olduğu gibi.
ve :
Bâzı harflerinin yerleri değişmesiyle baş­
«E m tl»-i «kâh»a düşenler «elcm»-i «hâk»a
düşer ka m ânâ ifâde eden kelim elere «kalb-i
ba’z», yâhut «kalb-i m u’vec» derler. Yine
m ısrâlarındaki eski harflerle «âteş» ve «şi­
L âm iı’nin ;
tâ», «emel» ve «elem», «kâh» ve «hâk» ke­
D ahi eder huld-î berine kasrının lıcr
limeleri gibi.
safhası
Eski bedi’ciler kalbi de cinâs kabilinden
R aks ıırur havzun içinde m ilır U ıııch
sayarlardı.
sııblı u ıncsâ
H arflerin yerleri aşağıdan yukarıya doğru
beytindeki «dahi» ile «huld» ve «kası» ile
ve bir intizam ile değişmek, daha doğrusu
«raks» kelim elerinde olduğu gibi.
kelime sonundan evveline doğru okunm ak
Cinâs bahsinde söylenildiği vechilc latin
üzere başka ve m anâlı kelime çıkarsa o k al­
harfleriyle yazılan yazıda bu gibi kelim e­
be «muntazam denilir; ve :
lerin cinâs veya m aklûb olabilm esi m üm ­
Âteş şitâda sevgilidir halk-ı âleme
kün değildir veya pek güçtür; m eğer ki im ­
m ısrâındaki «âteş» ve «şitâ» kelimeleri gibi
lâ harfleri bırakılıb okunan harflere ehem ­
ki ikisi de sondan öne doğru okunacak olur­
miyet verile veya b ir tesadüf ola.
sa yine «âteş» ve «şitâ» kelimeleri çıkar.
«Kalb-i m untazam »a cinâs-i m aklûb diyen­ K A L E N D E R İ: ( ) H alk edebiyatı
ler, cinâs-i m aklûbu da «mücennah» ve tâbîrlerindendir. H alk şâirleri « m efû lü ,
«müstevî» diye ikiye taksim edenler de var­ m efâîlü, m efâîlü, fcûlün» vezninde tanzim
dır. ettikleri gazele bu adı verirler. K ayserili
Pesendî’nın :
M aklûb-i m ü c e n n a h : Bir kelimenin aslı
Ey bâd-i sabâ, y âr ile vııslnt ne zam andır?
ile m aklûbunun bir fıkra, yâhut b ir m ısrâ
B ir kerre siiâl eyle ki ruhsat nc zam andır?
ve yâhut bir beytin evveliyle sonunda bu­
D ağ olsa bile eyleyemez hecre tehammül;
lunm asıdır. L âm iî’nin m eşhur kasidesindeki:
T aş olsa erir âteş-i hasret nc zam andır?
M ûr gibi em rine kılınış itâat halk-i R ûm
beyitlerini hâvi m anzum e gibi.
R âm olubdur nitekim M ûsâ’ya ey şeh
sihr-i m âr K A R İB : ( ) A rûza sonradan ilhak olu­
beytindeki «mûr» ile «rûm» ve «râm» ile nan bahirlerdendir. T ürkçeye hiç yakışm a­
«mâr» kelimeleri birer m aklûb-i miicennah- yan ve T ürkçede hiç kullanılm ayan vezin­
dır. Bunıı nüieemuılı denilmesi de; asıl ke­ leri şu n la rd ır:
lime ile m aklûbun iki tarafd a b irer kanad 1— M efâîlün, m efâîlün, fâilâtün
gibi olm asındandır. 2— M efâîlü, m efâîlü, fâilân
M aklûb-i m üstevî ise, alt üst edilişinden 3— M efû lü , m efâîlü, fâilâtün
yine aynı zuhûr eden kelimelerdir. 4— M efû lü , m efâîlü, fâilât
KASİDE 84 KASİDE

K A SİD E : ( »-*—»» ) M atlaı m u sarra’ ve ay­ Ondan evvel, yâhut sonra da ihsanı um u­
lan zatın çok yaşam ası için tem eıjniyatda
nı kafiyede on beş beyitden fazla olm ak
bulunulur. Bâzı şâirler kasidelerinin ya ih­
üzere yazılan uzun m anzum e. K asidenin
tidasında, ya ortasında bir gazel yazarlar ki
asıl mevzuu nıedihdir. Eski şâirlerin bir kıs­
buna «Icgazzül» adı verilir.
mı, ihsanını um dukları kimseleri göklere
B âzılan da yalnız m em duhun değil, ken­
çıkarırcasına medh ederler, m ukabilinde bol
dilerinin de medhine kalkışırlar, yâni hem
bol caize alırlardı. Esasen âşikane sözlerden
överler, hem övünürler, «Fahriye» dedik­
ibâret olm ası lâzım gelen gazelin sonradan
leri bu övünm e ile «kibar dilenci» oldukla­
her türlü fikre beyân vasıtası olduğu gibi
rını gösterirler.
kasideler de sonradan her vadide yazılm a­
Şu tâbirlerin nasıl tatbik edildiğini göster­
ya başlam ış, meselâ N âm ık K em al’in «H ür­
mek için en m eşhur kasidecim iz N e fî’nin bir
riyet Kasidesi» gibi vatan-perverâne duygu­
lara ifâde zemini olm ıışdur. T a b iî o yoldaki kasidesini alıyorum :
m anzum eler bahs edeceğim medh kasidele­
KASÎDE-1 F A H R İY E D ER-M EDH-1
rinden hâricdir.
SU LTA N OSM AN
Kasîdeye m usarra’ bir m atla’ ile başlanı­
lır. Başlangıcda ya doğrudan doğruya Safder-i m âni, dil-i sâlıib-kırânım dır benim
m edh ü senaya girişilir, yâhut âfâk i-v e yâ­ T îgi, şem şîr-i cilıân-gîr-i zebânım dır benim
hut âşikane bir m ukaddim e yapılır. M ukad­ Sinesin çâk y le d iıu çarlıın, değildir
dim e âfâki ise, yâni bahardan, hazandan ve kehkeşân
sâireden bahs ediyorsa «teşbîb», âşikane Zahm -i şemşîr-i zebân-i kin-sitânım dır
d uygulan ihtiva ediyorsa «nesîb» nâm ını benim
alır. K ahram anım nıze vü şem şîre çekmem
Nâcî, M ecm ûa-i M uallim ’de : ihtiyâç
N esîb, nisbetden m e’hûz o larak kasaid- H âınc-i cadû-zcbân tîg u sinânım dır benim
lerin başlarında îıâd olunan gazele ıtlak olu­ Hıısrev-i gencîne-perdâzıııı tükenm ez
nur. G ûya ki şâir, bununla mahbubesine. in- gevherim
tisabeder. V âridât-ı gayb, genc-i şâygânım dır benim
Teşbîb — ki lügatde bir şeyin revnakını T â ezelden feyz-i H ak m cvkufdur endîşeme
a rtırm a k d ır— ıstılâhda nesîbden ibâretdir. M iilk-i m a’nî vakf-i tab ’-i kûm -rûnınıdır
G ûyâ ki şâir, bununla kasidesini tezyin eder. benim
Ekser-i üdebâ nezdinde nesîb ile teşbîb, Miilk-i R ıınıu ol kadar tııfdu sevâdı şi’rimin
m ustalâhat-i m üterâdifeden m âdûd ise de Fcyzî’yim gûyâ ben, ol H indûsilâm m dır
bazıları neslbi şâirin kaside ibtidâsında benim
m ahbûbcsinc arz-i m uhabbeti m ııtazamm ın Şimdi sırr-ı feyz-i H allâk-i M eâııi bendedir
söylediği gazele, teşbîbi dahi yine kaside ih­ Scr-tc-ser âlem, sevâd-i Isfchânım dır benim
tidasında — âşikane olsun o lm a sın — hasb-i- Enverî-i rüzgârım , nokta-i pergâr-i gayb
hâl ve tavsîf-i asâr-i tabiat yollu îrâdo- Kfıy-i hurşîcl-i zam îr-i niikte-dânınıdır
lunan sözlere tahsis ile beyinlerini tefrik benim
edcıicr. Bu itibâra göre meselâ Bâkî’nin Ali L â-m ekân-seyr âftâbım , Iıâkc diişmez
Paşa vasfındaki kasidesine : pertevim
R ü lıb alış oldu M csî'ıâ-sıfat enfas-i balıâr Arş-i istiğııâ-yi him m et âsitânınıdır benim
A çılılar (lülelerin lıâh-i adem den ezlıâr İlen, o Iııır.şîdim ki piuhâııım dcrfın-i
gibi beytlerle «başlayışı teşbîb kabilinden zerrede
olıır.» der. H em cihan bir şıı’lc-i kevkeb-feşanım dır
MuVaddimeden sonra bir münâsebet geti­ beniın
rilerek mcdhc girişilir. Bıı münasebeti hâvî Ui-vücûdııın ol k adar âyine-i idrâkde
olan beyte «güriz» yâhut «gürîz-gâlı» deni­ K im gııbûr-i dil, cihân-i lâ-ıııekânım dır
lir. (bk. Gürîz-gfıh) beııiın
Şâirlerin mahlası bulunan beyte «tâc beyt» Ccvher-i ferdim heyûlâ-yi tasavvurdan
tâbir edilir, (bk. Tâc beyt) beri
KASİDE 85 KASİDE
Şeş cıhât-i m a’rifct K cvn ii m ckânım dır O lalı vassâf-ı dest-i zer-feşânı âfitâb
benim Cild-i dîvân-i m uhayyel dâstânım dır benim
K oline. üs(ûd-ı mualliınlıânc-i endîşeyim Feyz-i evsâfiylc bcıı gîiyâ cilıân-i m a'niyim
N âtıka, şâgird-i ders-i iıııtilıânım dır benim Kenc-i tab u çcşııı-i dil b ah r ü kâm ındır
Ol nedîm-i bczle-gûyıım bezm-i şâlı-i aşkda benim
Güft-ü-gû-yi can ü dil sclıv-i lisânınıdır Mcşrcb-i pâkidir ol ser-çcşnı-i Âb-ı H ayât
benim Kim hayâl-i reşhasi rûh-i rcvânım dır benim
 fitâb-i sublı-i nıa’nî bezm-i endîşemde Meclis-i ikbâline geldim gülıcr-pâş olm ağa
cânı C evheriyim , bıı gazel zîb-i dükânınıdır
Bâdc feyz-i bâ-yezâl-i câvidanım dır benim benim
N âz-perver âşikım , ser-m est olursam gam Şâir b u rad a tagazzül ediyor :
değil  şikım , şûrîdclik ârâm -i cânım dır benim
G am ze-i hûn-rîz-i sâkî pâs-bânım dır benim G am ze-i dilber, belâ-yi nâgehanım dır
M ahrem -ı esrâr-ı aşkını b an a düşm ez ' benim
söylemek beytiyle b ir «teedîd-i m atla’» eder, yâni yeni
H ançer-i müjgân-i cânân tcrccm ânım dır bir m atla’ yazar. G azel şöyle devam eder :
benim Gam zeden kim lıavfcdcr ziilfü havadar
Söylesem ol niiktc-pcrdâz-i m cânî-pcrverim olm asa
Akl-i kül dîvânc-i lıiisn-i bcyânım dır benim G am ze zîrâ hem-dem-i râz-i nilıânım dır
M cst-i câm -ı aşkım , ilhâm olm ayınca benim
söylemeni Ben, girîbân-çâk mcst-i câm-i istiğnâ-yi aşk
G erçi kim fevvâre-i m a’nî dehânım dır F itne hidm et-kâr-i dâm cn-der-m iyânım dır
benim. ■ benim
B uraya kadar olan beyitler, hem b ir teş- Bülbül-i gülzâr-i aşkım sînc-i piir-dâğ ile
bîb, hem de bir fahriyedir. Bundan sonraki N ev-şügüfte gonca-i dil âşiyânım dır benim
beyit de «gürîzgâh» olub ondan sonra şâir . H ânm ân-sûz-i dilim, girdfıba düjınii? ateşim
padişahın sitâyişine girm ektedir : H alka halka turre-i dilber duhânım dır
Şimdi anım a böyle deryalar gibi pür-cûş benim
eden Âteş-i aşkım ki deryalar söğündürm ez beni
lltifât-l padişâh-i nüktc-dânım dır benim N ukta-i dâğ-i süveydâ dûdm ânım dır benim
Ol şehenşâh-i cihân-pervcr ki lâyıkdır dese N ıılka gelsem N efi-i ını‘ıc:z-dem>m fsâ g:bi
Kıble-i şâlıân-i âlem âsitâm m dır benim Beyt-i m âm ûr-i m cânı hânm aııım dır benim
Dâd-ger hâkan-i âlî-rütbe Osm an Iiâ n ki H em kâsîde, lıem gazel bir taze vâdîdir
çerh bu kim
Yüz sürüb pâyına d e r : şâh-i ciham m dır İh tirâ’-i hâm e-i mûciz-bı-yârfVtndır benim
benim beyitlerinde hem m ahlasını söyler, hem de
D evr-i adlinde m übâhât eylcyüb der, yeni bir vâdî ardığını anlatm akla yine övü­
rüzgâr nür. N ihayet :
Kim bu günler îd-ü ncv-rilz zcm ânım dır Söz tam am oldu dııâ etsem nota şimrien
benim gerü
Döyle şiılıensâlı-i âdil g elm em edir Aleme Kııdsiyân, nıiişlâk-i naznı-i dil-sllâııım dır
Ciiıııle târîlı-i selef lıâtır-ııişâııııııdır benim benim
Benden a'lâ m ı bilür kadrin felek, yâ H aşr olunca tâ ki şevk-engîz-l bezm-l
rii7gltr I ehl-1 dil
K im Iıayâl-i medlıi lıer dem yûr-i eam m dır | Kcyf-i salıbâ-yi hayâl-i şâdm ânım d^r benim
hcniiıı. Şâd-kânı olsıın serîr-i saltanatta rfız ıı şeb
Falır ederse ger zemin bûs-i cenubiyle felek Bu duâ şâm ü seher vird-i zcbâm m dır
Hâk-i pâyi rüzgâra arm aganım dır beııim. benim .
Kîm yâ buldum -.ürünce lıâk-i payına yüzüm beytleriyle duaya başlar ve kasideyi bitirir.
Genc-i devlet nakd-i vakt-ı râyegânıındır Bu gün, «terkedildi.» denilen kasîdecilik,
benim bize A cem ler vasıtasiyle A rab lard an gelmiş-
k a s Id e 86 KASİDE
dir. H icretden bir buçuk asır evveline kadar rahim Paşa neş’elenir ve şâirin ağzına m ü­
A rab lar birkaç beyitlik m anzum eler söyle­ cevherler doldururm uş. G erm iyan Beyi,
yebilmişler. İlk d e fa uzun m anzum e tanzim kendini medh eden Şeyhî’nin ne dediğini
eden «M ühclhil» adındaki şâir imiş. T o ru ­ anlam adığı halde âdet diye dinler ve câize
nu « lm rü ’ül-Kays» ise kasîdeyi âşıkane hisler verirmiş. Bir gün huzurunda saz çalan bir
ve şâirânc tasvirler ile süslemiş. Bunun bir halk ş â i r i:
kasidesi; K â’be dıvarına asılan ve «Mualle- Benim devletin sultanını akîbâtın hayır
kat-i Se'o’a» denilen yedi m anzum enin en olsun
üstünde dururdu. K u r’ân’ın belâgatine karşı Yidiğiin bal ile kaym ak, gezindiğün çâyır
İrtırü’iil-Kays'in hemşiresi tarafından indiril­ olsun
di. Hazret-i Peygam ber ve Hıılcfû-yi Râ- beytini terennüm etmiş, bu sözü anlayan Bey
şidîn devirlerinde kasîdeciliğe pek ehemm i­ de pek hoşlanmış : «Söz dediğia böyle olur.
yet verilm edi. Em evîler ile A bbâsîler, kendi­ Şeyhî gelir, söylenir durur, medh mi eder,
lerini medh ettirm eye pek düşkündüler, ka­ zem mi eder anlam adığım halde dinlerim»
sidecilere bol bol ihsanda bulunurlardı. H a ­ demiş.
lîfelerin biı tem ayülü, devlet erkânına da Lâyık olm ayan kim seleri — sırf vere­
sirayet etdi. Sonra da «Tavâif-i M ülûk»e ya­ cekleri câize için — medh etmek, o gibileri
yıldı. Binâenaleyh A rab, Acem, T ü rk m em ­ vehme düşürm ek ve istibdadî hareketlere
leketlerindeki şâirler, nazm san’atını âdetâ sevk eylem ekden başka bir şey değildir. Y a­
m enfaat vasıtası haline getirdiler. zık ki eski şâirlerim izin çoğu bu küçüklüğün
Biı T ürk hakanı olan G azneli M ahm ud’un m ürtekibi ve padişahlarla devlet adam ları­
sarayında aylıklı 400 şâir olduğu söylenir. nın yapdıkları zulüm lerin en birinci müseb­
Bunlar, M ahm ud’un vasfında kaside yazar­ bibi olm uşlardır. İkinci Osm an gibi çok genç
lar, «Sultan-uş-Şuarâ» ünvânını taşıyan re­ bir hüküm dâr için N e f î’nin :
isleri U nsur! vasıtasiyle H ak an a takdim H er ne işlerse zam ane tâbi’-i endîşesi
ederlerm iş. H er ııc enir eylerse devrân bcndc-i
T ürkler m üslüm an olm adan evvel de ara­ ferm ânberi
larında bu âdet vardı. «Ozan» dedikleri şâ­ d e m e si:
irler, hakanlar ile hatunların m edhine dâir Gelince aklına bir şey çekinme, cınr eyle
m anzum eler tertib ederler ve «Kopıız» de­ N e tü rlü olsa irâden hem en reva diyelim
dikleri saz ile birlikde okurlardı. Bu m an­ D uyıır elest hitabın şimalin islersen
zum elere — saz nağmesine koşulup beraber İtiiküb dc boynum uzu lıep «belâ, belâ!»
okundukları için — «Koşuk» derlerdi ki diyelim
«mesnevi» şeklinde olurdu. Bizim koşm alar, dem ekden ve aklına ne gelirse onu yap teş­
bu koşuk kelimesinin hem adı, hem şekli vikinde bulunmamdan başka nedir? N e acı­
değişmişidir. nacak haldir ki eski divânların ekser mün-
Şâirler kasidelerine m ükâfat olarak câize» dericatı, lâyık olm ayanlar için yazılmış
nâm iyle ihsanlar alırlardı. Bu yüzden çok övüntülerden ibâretdir.
zengin olm uşları vardı. Meselâ G azneli 19. asrın ortaların a doğrıı ilân edi­
M ahm ud’un Sultân-uş-Şııarâsı olan U nsıırî len T anzîm âtdan sonraki yazılara «Tan­
bu sayede o kadar zenginleşmişdi ki — riva­ zimat. Edebiyatı» diyorlar. O edebiyatın mii-
yete göre — tenceresini gümüşden, sofra ta ­ essisi diye tanınmış olan Şinasî Efendi ile
kım ını altından yapdırm ışdı. T anzim at edebiyatının değerli üstâdlarından
Bir kasidesi üzerine kendisine b ir mem le­ Ziya Paşa da kaside yazm akdan kalemlerini
ketin vergi geliri bağışlanm ış, yâhut uhde­ kurtaram am ışlaıdır. Şinasî, Reşid Paşa’yı
sine birkaç köy ve nahiye tem lik edilmiş medh ederken :
şâirler bulunduğunu tarih haber veriyor. Bi­ Eyâ clıâli-i fazlın Rcîs-i Cümlıuru
zim N ef’î’nin b ir kasidesine câize olmak diye yeni yolda bir hitabda bulunuyor ve
üzere vezir llyas Paşa b ir at, b ir köle, b ir­ T anzim at K anunu için :
çok kıym etli eşya ve bin altın vermişdi. Meş­ Bir ıtıkııûm cdir inşâna senin kanûnun
hur N edim kasidelerini okurken D am ad İb­ Dildirir lınddini Sultâna senin kanûnun
KASR 87 KELÂM
diyebiliyordu. F akat Ziya Paşa, Sultan Ab- ûlün»; «m ütefâilün» ciiz’ünü «feilâtün» şek­
dülaziz'e takdim ctdiği kasidelerle onu beşe­ line sokm akdır. İkinci şekillere «maktu'»
riyetin de fevkine çıkarıyordu. A bdülham id denilir, (bk. M aktu)
devri, kasîdeciliğiıı cn coşkun bir zam anı idi.
K A T F : ( «—*!*» ) «M üfâaletün» cüz’ünii «fc-
Padişahın velâdet ve cülusuna tesâdiif eden
ûlün» şeklinde sokm akdır. İkinci şekle «mak-
günlerde gazete sahifeleri, m ânâlı mânâsız
tuf» denilir.
nıedbiyelcrle dolardı. M aam âfih onları ya­
zan hııluskârlara on para da verilmezdi. O K AY D : ( -4’ ) Revîden evvel gelen ve iki
vakitki medh ve senalar, m uayyen günlere kafiyede biribirinin aynı olan harf. N aci’nin :.
ve m anzum sözlere de m ünhasır değildi. Ben ne Mesîlıî, ne M esîlıâ-dem im
Gazetelerin her günkü nııshaları birer sita- Zevki lıakîkatdc arar âdem im
yişnâme idi. Çiinki her fıkra, belki her sa­ beytinin kafiyelerindeki «d» harfi gibi.
lınla Padişahın icıâalı alkışlanırdı. Kayıdlı k;ıfiyclcıc «ıınıkayycd kafiye-:)
K ASR: ( ) M câni tâbirlerindendir. Bir derler, (bk. Kafiye)
şeyin başka b ir şeye tahsîsi demek, yâni bir K E F : ( '- i * ' ) «Fâilâtün» cüz’Linün yedinci
şeyin başkalarında bulunm ayıp ancak bir
harf-i sâkinini hazf ile kalan «fâilât» yerine
şeyde bulunduğunu söylemektir. Bulunan şe­
«fâilân» cüzünü getirm ekdir. İkinci şekle
ye «maksur», kendinde bulunan şeye «mak-
mekfııf» derler.
surün-aleyh» denilir.
Acıyan yok bana kendi yüreğim den gayri K E L Â M : ( r'JĞ' ) M eânî tâbirlerindendir.
Ağlayan yok bana öz ıncrdüıncğiımlcn İşitene tam bir m ânâ ifâde eden sözdür.
gayri İfâdenin tâm olm ası, kelim eler arasındaki
beytinde olduğu gibi «acımak» ve «ağlamak» nisbetin tâm olm asından husule gelir.
başkalarından selb edilerek şâirin yüreğiyle K elim eler arasındaki nisbet ya «sübûtî»,
göz bebeğine tahsis cdilmişdir. B urada «acı- ya «selbî» olur. «H ava nçıkdır.» kelâm ın­
m ak»la «ağlamak» m aksur, «şâirin yüreği» daki nisbet sübutîdir. Y âni havâda açıklık
ile «göz bebeği» m aksıırün-aleyhdir. gösterir. «H ava açık değildir.» sözündeki
K asr m ânâsı, Türkçede «ancak, yalnız, nisbet, selbîdir. Yâni havâda açıklık olm a­
başka, özge, sâde, belki, meğer, değil» edât- dığını anlatır.
lariyle, yâhut nefy ve isbât tarikiyle ifâde K elim eler arasındaki nisbete «isnâd», nis­
edilir. Bâki'ııin : bet edilen kelimeye «müsned», kendisine
M âvcrâ-yi perrie-i esrara İmlimiz kimse râlı nisbet edilen keilmcye de «müsııedün-ilcylı»
H azret-i H akdır bilen ancak hakikat denir. Y ukartki m isallerdeki «açık» ve «açık
nolduğıın değil» kelimeleri miisned, lıava kelimesi de
D elinle nlıvsîl-i Iıalltı gösterir âyînc yok. miisnedün-ileyhdir.
Suret ü cndâm ı rii’yet etdirir -âyînc var K elim elerin selben, yâhut sübûten nisbeti,
beyitlerinden birincisi edât ile, İkincisi nefy mazi, hâl, istikbâl zam anlarından birine mıı-
ve isbat tarikiyle yapılan kasra misâldir. karin olu r ve harice teallıık ederse o ifâdeye
K asr hakkında Belagat kitabları fazla mâ- «cümle-i habcriyye» denilir. «Fskidcn okıı-
lûm at verirler. T afsilât alm ak için oralara muşdum.», «şimdi yazıyorum .» ve kitabım ı
m ürâceat edilmelidir. inşâallâh bitireceğim.» ibâreleri birer «cüm ­
KAT*: ( ) Bedî1 san’atlerindendir. Sözün le-i haberiyye»dir. Ç ünki hem zam ana delâ­
letleri, hem hârice teallukları vardır. F akat
te'siriııi artırm ak ve dinleyenin anlayışına
«D ikkat etsinler.», «Y anılm asınlar.», «G ü­
bırakm ak için lakırdı bitmeden kesivermek-
zünü aç!», «Alay etme!» ibarelerinde h âri­
dir. Y usuf Ziya O rtaç Bcy’in :
ce teallıık yokdur. O nlardaki nisbet gaib ve
«D erdim öyle biiyiik ki...
m uhatabın şahıslariyle kaim dir. Böyle ııis-
H ayat öyle b ir yiik ki...»
betlere de «İnşâ» denilir, (bk. lıışâ)
m ısrâlariyle «im tihan geliyor. Çalışın, yok­
K elâmın asıl rükünlerine, yâni müsnediin-
sa...» ibaresinde olduğu gibi.
ileyh ile miisnede «Umde», m âadasına, yâni
K A T’ : ( ) «M üstefilün» ciiz’iinü «m ef’- ciimlcnin m ütcm m im âtına «fazla» adı verilir.
KELÂM-ÜR-RÛH 88 KIYÂSA MUHALEFET
K EL Â M -Ü R -R Ü H , K E L Â M -Ü S -S Â M ÎT : telaffuz etm ekle berâber ezber ders dinle-
tiyorm uş gibi okum akdır. Böyle okuyuş,
( c— t ^ yJ ' ) Tekellüm -i ruh,
dinleyene bir şey anlatm az. O kuyanın oku­
tekcllüm -i sâm it denilen tarzda yazılan y a­ duğu şeyin mevzûunu iyi kavram am ış oldu­
zılardır. (bk. Tekellüm -i ruh, tekellüm -i sâ- ğunu anlatır. Bundan dolayı öyle kırâet, bir
mit) m akinenin duygusuz işlemesine benzetilir.
K E SF : (>—i—f ) «M efûlât» cüzHinün yedinci M antıkî k ır â e t: Acele etmiyerek, noktalam a
harfini hazf ile «mef’ûlâ» yapm ak, onun ye­ işaretlerinin hükm üne riâyet ederek, yâni
rine de «m efûlun » cüz’ünü koym akdır. virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz
İkinci şekle «meksuf» denilir. daha durm ak, tcaccüb ve istifham noktala­
rını anlatm ak, m uhaverelerde konuşanların
K ESRET-1-TEK RAR : ( Zj j S )
sözlerini ayırm ak suretiyle okum akdır.
Bir kelim e veya terkibin bir ibârede lüzum ­ Bedîî k ır â e t: M antıkî kırâet şartlarına riâ-
suz yere birkaç d e fa zikr olunm asıdır, (bk. yetden fazla o larak sesini rikkat mevkiinde
T ekrar, tekrir) indirm ek, şiddet m akam ında yükseltmek,
K İN Â Y E : ( k^ S " ) Lügatde tasrîhin zıddı- acem i aktör tavrı takınm aksızın mevzûu,
dır. Y âni bir fikri kapalı söylemekdir. llm-i savtî ve bedenî belâgatlc tecessüm ettirmek-
B eyânda is e : «Hem hakikat, hem mecaz dir. (bk. İnşâd)
m ânası anlaşılabilen lafız»dır. O lafza «mek- K IT ’A : ( <»1*3 ) En m âruf kullanışa göre
nî-bih, delâlet etdiği m ânâya «meknî-anh» aynı vezinde iki beyitden ibâret ve başlı ba­
derler. M eselâ biri için «açık göz» denilm e­ şına bir m ânâ ifâde eden nazım parçasıdır.
si kinayedir. Ç ünki bundan hakikat m ânâsı, Z âten kıt’a denilmesi de bu itibâr iledir.
yâni o adam ın gözünün açık olduğu anla­ K ıt’aların — yine en ç o k — 2 nci ve 4 üncü
şıldığı gibi, mecâz m ânâsı, yâni onun zeki m ısrâları kafiyeli olur. Şu parçada olduğu
olduğu da anlaşılır. Asıl maksûd olan mânâ g ib i:
d a budıır. İşte «açık göz» kinâyenin lafzı ol­ Zikr-i hayr ile anılm ak dem edir
duğu için «meknî-bih>, «zeki» de kinâyenin V ar ise feyz-i beka inşâna
m ânâsı olduğu için «m eknî-anh»dir. K inâ­ O nu tahsîle çalış öm ründe
yenin daha bir takım enva’ ve taksim atı «Âb-ı lıuyvâıı»! bırak lıayvaııa
varsa da pek de ehem m iyet verilecek şeyler K ıt’a la n n iki beyitden fazla olanları da
olm adığından onların nakline lüzum görm e­ vardır ki o nlara «kıt’a-i kebîre» denilir. Bi­
dim. Fazla m âlnm at alm ak isteyenler «Mu- rinci m ısraı kafiyeli olanlara ise «nazm» tâ­
tavvel Tercem esi» ile D iyaribekirli Saîd Pa- b ir edilir.
şa’nın «M izân-ül-Edeb»ine ve M anastırlı O lm uşun m ûni’i- rah at bana sen âh gönül
R ifa t Bey’in «llm -i B e y â n u n a m ü racaat et­ Sebebi çekdiğimin sensin a güm-râh gönül
sinler. .
G ayct-i rikkat ile oldıııı csîr-i sevdâ
K IR A E T : ( «ij'lyi ) Y azılm ış b ir yazının N e k adar hisli yaratm ış seni AUâh gönül
okunm asıdır. İnsan, bir yazıyı da kendi ken­ parçası gibi.
dine nıütalea eder, yâhut başkasına dinlet­ KIYÂSA M U H A L E F E T : ( <-L$ )
mek üzere okur. H ususî m ütalea, b ir takım G alât-i tehâkküm î de dedikleri kıyâsa m u­
kaideleri bulunm akla beraber, yine de nasıl halefet, üdebâ arasında cârî olan usûle uy-
olsa olabilir. F akat dinletm ekden m aksad m am akdır. Başlıca üç şeyden o l u r :
anlatm ak olduğu için o yolda okum anın dik­ 1— N azım da vezne uydurm ak için b ir ke­
kat edilecek bâzı n o k tala n vardır. limenin telaffuzunu değişdirmek, m e s e lâ :
O kunacak eser, m ensur ise onu okum aya harfini hazf etm ek, yâhut hecesini uzatm ak
«kırâet», m anzum ise «inşâd» denilir, (bk. ve kısaltm ak, yâhut müşedded bir heceyi mu-
înşâd) haffef, m ııhaffef bir heceyi müşedded oku­
G erek kırâeti, gerek inşadı «mihaniki», m ak.
«m antıkî», «bediî» diye üçe ayırıyorlar. 2— M üteaddid mânâsı olan b ir kelimeyi
M ihanikî k ır â e t: Kelim eleri, terkibleri doğru m eşhûr olm ayan m ânâda kullanm ak.
KIYÂSA MUHALEFET 89 KOŞMA
3— S arf ve nahve âid kavâid hatası yap­ m ısrâındaki «âdâblar» ile Tasvir-i E fk âr ga­
mak. zetesinin : «K öprüde âm ed-ü-şüddün intiza­
Tevfîk F ikret’in «Bir sabah idi» başlıklı m ını te’m in için vakf-i m ü rû rîn a m âni ol­
m anzum esinin : m ak üzere Polis M üdiriyetince beş n okta
D uvaklı bir gelin süsü verirdi karşı sâlıile ikam e edilmişdir.» fıkrasındaki «vakf-i mii-
G ubâr-i n ûra benzeyen Iıafîf ü sâf b ir nikab rûrîn» terkibi dil kaideleri nokta-i n azarın ­
beytindeki «karşı sahil» tâbiri kıyâsa m uha- dan yanlış, binâenaleyh kıyasa m uhalifdir.
lifdir. Ç ünki o m akam da «karşıki sâhil» de­ K LA StZ M : Y unan ve R om a edebiyatının te­
nilir. N e f î’nin : sirleri ve onların taklidi ile m eydana gelmiş
B âna ne ben rind-i cihân-dîdeyim edebî bir tarz. A rab ve A cem edebiyatının
Etm ez eser bâna ganı-i rüzgâr tesir ve taklidi ile teessüs ettiği için bizim
beytiyle N âbî’nin : D ivân E debiyatı’na da «Klasik Edebiyat»
Zen merde, cüvân pire, kem an tîrine diyorlar.
m uhtâc A rabi, A cem i tutub da örnek
Ecza-yi cilıân ciiııılc biri bîrine nıuhtâc T ürkccye verdiler bu yolda âlıcnk
beyitlerindeki «bana» ve «bir» kelim elerinin D em ek ki beşinci asırda bizim
heceleri uzatılm ıştır. E debiyatım ızda b ir klasizm
N âm ık K em alzâde Ali E krem Bey'in : M eydana çıkdı da geniş yol oldu
T ârîhdir âlem de nice ilm in esâsı A vrupa o yolu sonradan buldu
T ârîhdlr ilâ eden azmâyiş-i nâsı T aklidin arası tabiî farklı
beytinde de — tecribe m ânâsına olan — Birisi garblıdır, birisi şarklı.
«âzmâyiş» kelimesinin m eddi kasr olunmuş- K O M E D İ: O ynanm ak üzere yazılmış olan gü­
dur. lünç piyes dem ekdir. D ram atik eserler, h a ­
Z iya Paşa’nın : yatı temsil için yazıldığı, h ay at ise başlıca
H er şahsi harim -i H aka m ahrem jn i keder ve sürûrdan ibâret olduğu için tra ­
sanırsın jedi nevi’leri kederi, kom edi nevi’Ieri de sü­
H er tâc giyen çulsuzu Edhem m i sanırsın rü rü gösterm ek m aksadiyle kalem e alınır.
beytindeki «Hakka» kelimesi şeddeli olm ak G erek trajedi, gerek kom edi, Y unanistan’da
lâzım gelirken şeddesiz, Ş arab M âbûdu Baküs nâm ına yapılan âyin­
lerden sahneye çıkarılm ış, o rad an R om a’ya,
K abiliyyet dâd-i H akd ır h er kese olm az
R om a’dan da A vrupa ve A m erika’ya geç-
nasîb
mişdir.
Sadhezâr tcrbiyye etsen bî-edeb olm az edîb
Bizde ilk yazılan kom edi, Şinâsî’nin «Şâir
beyt-i m eşhûrundaki «terbiye» lafzı da mu-
Evlenm esi» ismindeki eserdir.
haffef olm ak îçâb ederkeri müşedded olarak
KOŞM A : H alk edebiyatı nazım şekillerinden-
kullanılm ışdır. Bir vakitler çıkan İkdam ga­
dir. On b ir heceli ve dörder m ısrâlı bend-
zetesinin bir nüshasında m ünderic : «Beş se­
lerden teşekkül eder, hususî b ir âhenk ile
nelik b ir emekden sonra tram vaylarım ızı, o
terennüm olunur.
da kısmen, «kehrübâ» ile işletebildik.
M uharrir-i Acizin b ir k o şm a sı:
Tasvîr-i Efkâr» gazetesinde m u h a rre r:
«A vrupa efkâr-i-umum iyesi nazarın d a b u n ­ Seyrine daldığın şu coşkun d ere
G özüm den çağlayan h icran yaşıdır
dan iki üç sene m ukaddem ine k adar Müs-
lüm anlar tedenni ve «vukuf-i sırf ile itti- D ikkat et basdığın, ezdiğin yere
hâm olunm akda idi.» fıkralarındaki «keh­ Y üzüm den ibâret p ın ar başıdır.
rübâ» kelimesinin «elektrik», «vukuf» keli­ Süzülüp geçerken o gam lı dere
m esinin de «tevekkuf» m ânâlarına kullanıl­ S ıçrar da b ir dam la durduğun yere
m aları kıyâsa mııhâlifdir. Çünki o kelimeler, G elirse o, şâyed sana b ir bere
bu m ânâları ifâde ederlerse de lisânımızda A ğlayan ruhum un sitem taşıdır
K ehrüba (Kehribar) : m âruf m aden, «Vukuf» Ç evrinle kanayan yüreğim dağlı
da : - «haberdâr olmak» m eâlinde kullanılır. İrâdem zülfünün teline bağlı
Âmidli H âm i’nin : G önlüm ü doğrayan, kılıcı zağlı
«Giyib esvâb-i kemâli, takın âdâbların» Sevdanın tükenm ez b ir savaşıdır
KOŞUK 90 LEFF-Ü-NEŞR.
Felek dc benim le olm uş kavgacı K oşuklar K opuzla ırlanırdı lıcp
Serpiyor iistümc belâdan saçı K oşuk denilmeye bu idi sebep
Ölüm dedikleri olsa da acı Kopuzdu Tiirklcriıı pek eski sazı
D uyduğum acının en yavaşıdır O nunla inlerdi göniil avâzı
A lnınım yazısı bezdirdi beni K Ü B İZM : A vrupa’da yeni ve edebî bir mes­
K albinden yaralı gezdirdi beni lek. Behçet Y azır'ın Genç Şâirlerim iz vc
A yaklar altında ezdirdi beni Eserleri isimli kitabında kübizm e dâir şıı
Belki toprağım ı bnşda taşıdır .nalıım at veriliyor':
«Kübizm, esasen «Im prcssionisnıc»e k ar­
K O Ş U K : Eski T ürk edebiyatında mesneviye
şı aks-ül-amel olarak resme m ahsus bir ye­
benzer, her beyti ayrıca kafiyeli, bir nazım
nilik iken daha sonraları edebiyat âlemine
şekli, M anzum Bir M ırhtıra unvanlı eserim ­ dc intikal etmiş vc «Sim ultancisnıc»in (yâni
de şöyle demişdim : hcm-zemaniyctciliğin) ve ayrı ayrı yerlerde
T ürklcrde çırpınan duygulu yürek geçen şeylerin birlikde ve aynı zam anda cc-
Şi'rinc nazın ile vennişdi âhenk v reyânım n tasavvur ve tasviri sisteminin «Lc
Y ck-âhenk nazm ının ölçüsü Iıecc goût dc pâle-mâle» ile, yâni karm a karışık-
«A yak»Iar külfetsiz, m ânâsı yiicc dan hoşlanm a zevki ile birleşm esinden doğan
Şekline gelince pek fazla yokdu b ir san’at cereyanı hâlini alm ışdır. Kiibist-
B irisi: «D örtlem e», biri «Koşuk»du lerin eserlerinde karm akarışık görünen im aj­
D ö rtle m e : «M urabba’» şekli gibiydi lara ve darm adağın kelimelere tesadüf edil­
«Mesııevî» şekline T ü rk : «K oşuk» dedi mesi bundandır.»

L
LÂ Z IM -İ F Â tD E -l H A B E R : ( j« - ÎA.İİ r jV ) D okunm az leb lebe Rem zi okurken
Dclıân-i dilbere nüktc-niim âı ol
M eânî tâbîrlerindcndir. (bk. H aber)
Bu gazelin m aktam dan m âadâ beyitleri, du­
LEB D E Ğ M E Z : ( ) «H urûf-i şefe- daklar açık olduğu halde okıınabildiğindcn
viye» denilip sesli harflerden sonra okun­ «Leb değmez» nüm ûncsidirler. T.eb değmez
m aları ancak dudakların tem âsiyle kabil olan m anzum e söylemeğe asıl saz şâirleri arasın­
«b, p, f, m, v» harfleri bulunm ayan m an­ da ehefhm iyet verilir ve söyleyebilmek b ü ­
zume. Ü sküdar M evlevihanesinin sâbık şey­ yük m arifet sayılırdı.
hi ve Ü sküdar’daki Selim Ağa Kütübhanesi- L E F F -Ü -N E Ş R : ( ) >-1' ) Bedî’ san’atle­
nin M üdîri rahm etli A hm ed Remzi D ede­ rindendir. Lügat mânâsı diirüb bükmek vc
nin şu gazeli gibi : ' sonra dağıtnıakdır. Bedî'ciler, bııııu muhtelif
Tarik-i aşke gir, clıl-i lıüdâ ol ibarelerle târif ederler. M eselâ Telhis vc
G önül, gel lâyik-i her-i’tilâ ol M utavvel m ütercim i A bdünnâfi’ Efendi :
D ilersen delırde âzâdc-serlik «Leff-ü n e ş r : tafsil veyâhııt icmâl üzere
G ıırûr-i câlıı terk eyle, gedâ ol müteaddidi zikr edib bâdehıı bu m üteaddi­
Sakın izhârdan ağyara Iıâliıı din âhâdından h er birisiyçiin olan şeyi redd-i
Y ine sen derdine çârc-rcsâ ol sâm ia itim âda min-gayr-i tâyîn zikr elmek-
Cidâl-i kîl-ii-kalc yok nihayet dir, yâni m iiteaddid m ezkûrun her b ir âlıâ-
R icâlullâh ile hâl-âşinâ ol dı için olan şeyi mâ-hüve-lehlcrinin samiin
Çekil izzetle, uzlet kuşesinde reddedeceğine viisûk vc itim âda mcbııi min-
Azîz ol, derd-i şöhrctdcn cüdâ ol gayr-i tâyin zikr eylemekdir.» diyerek Leff-
LEFF-Ü-NEŞR 91 LEFF-Ü-NEŞR
ü-Ncşrin «müretteb» ve «gayr-i müretteb» A nbcr etmiş toprağın ismin, suyun adın
olacağını söyledikden sonra m eşhur Zâl oğlu gülâb
Rüstem ’in çengini tasvir için Firdevsî’nin beytinde olduğu gibi. Buna da «Leff-ü-Neşr-i
Şeh-nâme’de yazdığı : gayr-i m üretteb» denilir.»
Bc-sûz-i neberd ân ycl-i ereniend M ecâm i’-ül Edeb sâhiui M anastırlı R if'at
Bc şem şir ii hançer, bc-gürz ü kemend Bey llm -i Bedî’inde : «Leff-ü-Neşr» : Bir fık­
Bcrîd ü derid ü şigest ü bi-best rada clfâz-i m üteaddide neşr etdikden sonra
Yclânrâ ser ii sine vii pâ vü dest tayin-i m erci’ etmeksizin karâin-i lafziyye ve
beyitlerini, A rabcadan « lbnii H ayûs»ıın : mâneviyye ile sâmiin intikaline delâlet ede­
F i’I iil-miidâmi ve levnülıâ vc mczâkulıiî cek sûretde elfâz-ı m ütekabile leff etm ekdir
Fî-m ukletcyhi vc vccncleyhi vc rikılıî ki M üretteb ve Müşevveş olm ak iizere iki
Türkceden de : nevi’dir.» dedikden ve m isallerini getirdikten
Lebinden buse alm ak, malırcnı-i beznı-i sonra :
visâl olm ak «Taksim ile Leff-ü-Ne*r birbirlerine ben­
Nişîıncn-gâlı-i cennet’dc şerab-i Kevser zediklerinden hakikatlerinin tefriki lâzım dır.
içmekdir, Yâni taksim de tâyîn-i m erci’ etm ek şart ol­
beytini misâl olm ak getiriyor. duğunu vc Lerf-ii-Ncşir'de ise tâyîn-i m eıci’
Cevdet Paşa Belâgat-i O smaniye’sinde : câiz olm ayıb uygun lafızlar ve lüzum lu k a ri­
«Leff-ü-Neşr san'ati — ki m üteaddid şey­ neler ile edâ vâcib idüğünü göz önüne alıp
ler zikr olundııkdan sonra her birine âid ona göre beyinlerini tefrik icabcder.» tenbi-
olan hüküm ler irâd olıınmakclır. — iki kı­ hinde bulunuyor. Bu tenbihi D iyaribekirli
sım dır. Kısm-ı evvel m üretteb ve kısm-ı Said Paşa da ediyor. M uallim N âci Efen-
sâni gayr-i m ürettebdir. di’ye gelince Istılâhat-i Edebiye’sinde : «Leff-
Leff-ü-Neşr-i m üretteb : ü-N eşr : ibarede evvel em irde iki, yâhut da­
Sûz-i aşkın sînede, sevdâ-yi zülfün kalbde ha ziyade şey zikr ederek bâdehû onlardan
N ârd ır küllıande gûyâ, m ârd ır gencîncdc. her birine âid olan şeyleri irâd eylcm ekdir.»
beytinde olduğu gibi. tarifini yazıyor ve «Evvel em irde ve bâdehû
Leff-ü-Neşr-i gayr-ı m üretteb : zikr olunan şeyler beyninde tertîb-i tekabü-
Fjkr-i zülfün dilde, tâb-ı-sı"ız-i aşkın sinede lîye riâyet olunm ak ve olunm am ak suretle­
N ârd ır külhanında gûyâ, m ârd ır gcncînede rinden birisiyle vücûda geldiğinden iki kıs­
beytinde olduğu gibi.» diyor. ma m ünkasim olur. Birincisine Leff-ii-Neşr-i
M îzân-ül-Edeb müellifi D iyaribekirli Saîd M üretteb, İkincisine «Leff-ü-Ncşr-i M üşev­
Paşa, A bdünnâfi’ E fendi'nin tcrcem e etdiği veş» tâb îr olunur. Leff-ü-Neşr-i M ürettcbe
arabca tarifi daha ziyade anlaşılır b ir ifâde m ukabil, Leff-ü-Neşr-i G ayr-i M üretteb» de­
ile ve şu suretle nakl ediyor : mekle iktifa edenler de vardır.» diyor.
«M üteaddid şeyleri zikr etdikden sonra Şu tariflerden anlaşıldığına göre Leff-ü-
hnnlflrrlnn V>nr Vuriçî*»' *An1 !ııt' V.:»- '•«vİ Neşirde evvelâ m üteaddid şey zikr edilecek,
sâmiin mâhüvc-lehine reddedeceğine itimâ- sonra onlara âid olan şeyler getirilecek, yâ­
den tâyîn etmeksizin zikr etm ekdir. Bu da hut her birine âid hüküm ler verilecek. M e­
iki türlü olur. Birincisinde eşya-yi mütead- selâ «Fuzûlî ile N edim ’in âşikane vc şûhânc
didenin o suretle zikri tertib üzere cereyan yazıları heyecan ile okunur.» ibaresinde ev­
eder. N âbî’nin : velâ Fuzûlî ile N edîm zikr ediliyor, sonra
Bağa gel, kadd ü rulı u hâlin göriib olsun Fuzûlî’ye âid olan âşikane ve N edîm ’e âid
lıncîl olan şûhâne yazılar söylenilip bunların he­
Serv gülden, gül karanfüldcn, karnnfiil yecan ile okunduğu hükm ü veriliyor.
lûlcdcıı Cevdet Paşa’ııın tarifine göre evvelce
beytinde olduğu gibi. Buna «Leff-ü-Neşr-i zikr edilen şeylerin h er birine âid hüküm le­
m üretteb» denilir. İkincisinde tertibe riâyet rin îrâd olunm ası, m ânânın tam am lanm asına
olunm az. Fuzûli’nin : ve ikinci kelim elerin m ânâca birincilere m ü­
Aksi rûyun suya salınış, sûyc zülfün tem m im olm asına m ütevakkıfdır.
toprağa A bdünnâfi’ E fendi’nin tarifindeki F arisî ve
LEFF-Ü-NEŞR 92 LİRİK

A rab î m isâlleri türkceye çevirccek olursak E y darbe-i ınübccccle, ey dûd-i müııtakim


b irin c isi: «O emsalsiz pehlivan m uharebe K im sin, nesin, bu savlete sâik sebcb ne,
gününde başını, göğsünü, ayağını, elini, k ı­ kim?
lın d a , hançerle, gürzle, kem endle kesdi, del­ beytini Leff-ü-N eşr yapmaksızın nesre çevir-
di, kırdı, bağladı.» İkincisi de : «ŞeraJjın te’- sek şöyle dememiz lâzım gelir :
siri, rengi ve lezzeti, sevgilinin gözleriyle ya­ «Ey m uhterem darbe, ey m üntakim du­
naklarında ve ağzı suyıındadır.» şekline gi­ man! Sen kimsin ve nesin? Bu saldırışına
rer. Birinci tercem eye dikkat edecek olursak sebeb nedir, seni buna sevk eden kim dir?.
anlarız ki : kesdi, deldi, kırdı, bağladı keli­ «Sebeb nedir?», «sevk eden kim dir?» cüm ­
m eleri, kılıçla baş, hançerle göğüs, gürz ile lelerinin isnâdî birer terkîb olduğu «sebeb»
ayak.kem cnd ile el kelim elerinin m ânâlarını ve «sevkeden» kelimelerinin müsnedün-ileyh,
tam am lam akdadır. Keza ikinci tercemedeki «ne», «kim» lafızlarının da m üsned bulun­
gözler şarab te’sirinin, y anaklar şarab rengi­ duğu m alum dur.
nin, ağız suyu da şarab lezzetinin m ânâlarını İsnâdî terkiblerde m üsnedün ileyh ile m üs­
ikm âl etm ekdedir. ned b ir arada zikr olunur.
Şu halde bizim anlayışım ıza göre Leff-ü- Kimsin, nesin? Bu savlete saik, sebeb ne,
N eşr’ln tarifi şöyle olm ak lâzım g e liy o r: kim?
Lcff-ü-N eşr; Evvelce zikr edilen kelimele­ m ısrâındaki isnadlarda ise ayrı ayrı zikr
rin m ünâsib ve m ütem m im i olacak elfâzı edilmişlerdir. İşte bu müsnedün-ileyh ve
sonra îrâd eylem ekdir. Evvelki ve sonraki m üsned ayrılığı Leff-ü-N eşr husule getirmiş-
kelim eler sırasiyle zikr ve îrâd edilmişse ona dir.
«MLirettcb Lcff-ü-N eşr», tertibe riâyet olun­ N âcî’nin m üretteb Leff-ü- N eşre misâl ge­
m am ışsa «G ayr-i M üretteb Leff-ü N eşr» de­ tirdiği
nilir. A sâr-i âcizânem den bulunan şu kıt’a- «K ara taş mı, giran-bahâ zer mi
da olduğu g ib i: H ind’in oğlu H üscyne benzer mi?»
Bir tabiî lavha-i g arrâda görm ek isteyen beytinde kendisinin de söylediği g ib i: «Mak-
Şâirâne hiisn ile aşkın niyaz ü nâzını sud H indin oğluna kara taşa, Hüseyn'i zere
D ille dildârın tem aşa eylesin m ehtâbda teşbîh etm ekdir.» Yâni : «H ind’in oğlu ile
N azara-i âm âliııi, çcşnı-i tegafül-sâzm ı Hüseyn, kara taşla giran-bahâ zer (bahası
Bu k ıt’anın birinci beytinde G ayr-i M ü­ ağır altın) gibidir.» demek istenilmişdir. F a ­
retteb bir L eff-ü-N eşr vardır. Ç ünki evvelâ kat m ukayyed kafiye merakiyle yapılan istif­
«hüsn ve aşk» zikr edilmiş, sonra «niyâz ve ham dan ta ’kîd değilse bile bir za ’f-i le’lîf
nâz» kelim eleri îrâd olunm uşdur. M aksad husule gelmiş, sureta M üretteb olan Leff-ü-
ise «aşkın niyazı ve hüsnün nâzı»dır. E ğer : N eşr, m ânen Müşevveş hâlini alm ışdır.
Şâirâne aşk ile lıüsniin niyâz ü nâzını Bâzı kitablarda İzzet M olla’m n Leff-ü-
denilmiş olsaydı M üretteb Leff-ü N eşr olu r­ N eşr misâli olm ak üzere gösterilen :
du. İkinci beyitde ise M üretteb b ir Leff-ü- «G crdûn sitem-i balıt-i siyâh etmeğe değmez
N eşr vardır. Ç ünki evvelâ «dil ve dildâr» Billâh bu gam -hânc bir âh etmeğe değmez»
zikr edilmiş, sonra «nazara-i âmâl» ve ve :
«çeşm-i tegafül-sâz» terkîbleri îrâd olunm uş­ Ser-i M ecnûnda fikr-i kâkül-1 Leylâ karar
dur. etmez
Yenişehirli A vnî Bey’in : O vîrân âşiyâna miirg-i devlet i’tibâr etmez
B aran değil, şafak değil, ebr-i seher değil •beyitlerinde evvel ve sonra zikr olunan ke­
G üz yaşıdır, ciğer, kanıdır, dûd-ı âlıdır lim eler, birbirinirt m ânâsını tam am lam adığı
beyti de güzel ve m üretteb bir Leff-ü N eşri gibi «bu» ve «o» zam irleriyle merci’ de gös­
ihtiva eder. terilmiş olduğundan ikisinde de Leff-ü-Neşr
Lcff-ü-Ncşf, daha kısa ve daha kolay ol­ değil, taksîm san’ati vardır, (bk. Taksim )
mak üzere şöyle de an latılabilir : LİR İK : Bir duyguyu kalbe doğduğu gibi an­
«M üsncdün-ileyh ve müsncdleri ayrı ayrı latan şiir m ânâsına kullanılan b ir tâbirdir.
irâd olunm uş terkîb-i isnadîler Leff-ü-N eşr Saz demek olan «Lyre» kelimesine nisbet
teşkil ederler.» Meselâ F ikret’i n : edilmişdir. Eski şâirlerin m anzûm elerini saz­
LÜGAZ 93 LÜZÜM-MÂ-LÂ-YELZEM
larla terennüm etmesi, lirik şiirlerin de kalb Gclıî bir şîr-i nıerdüm -hâra benzer
duygusuna tercem ân olm ası dolayısiyle bu Gelıî bir dilber-i gaddara benzer
vasfı almış olsa gerekdir. İlk lirik şâirler Y u­ G ehî bel bekçisidir ol dil-âver
nanistan’da yctişmişdir. B unlardan Örfe Gelıî k at’-i tarîk ehline yâver
(Orphc) mersiyeleriyle, Linüs dinî m anzu­ K iinâm ında y atar mâncıuf-i ejder
meleriyle, T irte (Tyrte) ile P indar vatanî E der gcncîııcsindc lııfz-i cevher
eserleriyle, Safo (Sapho) ve Alsc (Alcee) ise V elîkin teng ü tîrc Iıâb-gâhı
garam î şiirleriyle iin alm ışlardır. G irer bahse ki pek çokdur giiııâhı
Bııgiin lirik kelimesinin ifâde etliği m ânâ­ Sitem dir çün ana âyîn ii âdet
lar evvelce hecrî, İlâhî, vatanî, garam î ve A sarlar, etse de m erdâne hizm et
saire gibi kelimelerle anlatılırdı. Bilinm ez kandedir aslâ nıekaıın
Bizde Y unus Em re ile Fıızûlî halk ve di­ Y a H indidir, ya M ısrîdir, ya Şâıııî
vân şâirleri içinde cn büyük lirik şâir olm ak K ızılbaş olduğu gayetde rûşen
üzere gösterilir. Ilo râsâ n m ülkünü ctnıişdi m esken
L Ü G A Z : ( J il ) M anzum bilmece dem ek­ Celâdet sâyesin her sem te salm ış
C ihanı kabza-i teshire alm ış
dir. Eski divanların çoğunda bunlardan b ir­
kaç tane bulunduğu gibi halk lisanında he­ Eğcrçi şu’Iesi D ûzah-nişândır
V elîkin gölgesi zıl-li-cihaudır
ce vezniyle tertib edilmiş olanları da v ar­
Bunun b ir de «M uam m a» denilen kısmı
dır. «Limon» ve «çivi» demek olan :
vardır ki, «insan isim lerine dâir bilmcce»-
«Bir küçücük fıçıcık
dir. (bk. M uam m a)
İçindedir turşucuk»
ve : L Ü Z Ü M -M Â -L Â -Y E L Z E M : ( f r J j )
«Bir küçük A rabcık Secî'i, yâhut kafiyeyi kayıdlı o larak irâd et­
B aşındadır tahtacık» m ektir. A bdiilhak H âm id Bey’in :
bilmeceleri gibi. K an akınada râyet-i zaferden
D ivân şâirleri, her şey hakkında lügaz M âdfıd oluyor bu, zîb ü ferden
yaparlar, onu bir takım teşbihler, iyham lar, Â zâdc k alaydılar seferden
hattâ harflerin Ebced hisabındaki kiymctle- Bir ordu çıkardı b ir neferden
riylc anlatırlardı. parçasının kafiyelerinde olduğu gibi. Şu ga­
M eselâ F itnat H anım ’ın «Ccm reler»e dâir zelin kafiyelerinde de lüzum ı-m â-lâ-yelzem
bir liigazi : v ard ır :
Ol nedir kiın iiç birader lıcr zam an Ç eşm ânı o mehveşin elâdır
Birbiri ardınca olınıışdur revân Pek bakm a eki değil, belâdır.
Y ılda b ir kerre gelirler âlem e G ö r silır-i beyânı gamzesinde
M akdcm iylc kesb-i feyzeyler cilıân H ubânc lisan-i cs-sclâdır
K im seler görm üş değildir yüzlerin Bak kâkülüne kalır mı aklın
İsmi vardır cismi am m a ki nilıân Zincir-i ciinıın-i ibtilâdır
Birisi oldu havaya miinkalib Seyr eyle o tengi-i dehânı
Birisi âb içre tııtdu âşiyân Mcdlı‘ıl-i celîl-i lafz-i «Iâ»dır
G ördü bulm uş Iıer birisi yerlerin Ol kam eti eyle b ir tcınâşâ
B iri dâhi eyledi hâki m ekân F ikrini gibi nıâil-i ulâd ır
Serleri üç, p â la n beş anların Bir hüsn-i m usavver ol perî-zâd
Kıl tefekkür eyledim sana beyân K albini de ıııiiccsscm-i velâdır
Sevdâ iken âzam -ül-beliyyât
«Cemre» kelimesinin başı ( ^ ), ayağı
G önlüm o belâya nıiibtclâdır
( * ) dir ki biri ebced hisabında 3, öbürü Ilû n -âb c içinde sahn-i sîneın
5 dir. G ûyâ ki fezâ-yi K erhelâ'dır
Sünbtilzâdc V ehbî'nin «kılıc»a dâir bir Iü- V cchim deki isfirâr-ı firkat
g a z i: Rulısâre-i ye’se b ir tılâdır
N edir ol kad-kamîcle pîr-i şirrîr G am doldu o rü tb e kim derûna
Cihanı eylemiş kalır ile dil-gîr D il, ciind-i lıiicûma bir luelâdır
MAHBÛL 94 MÂNİ
G irycın ediyor o Iıiisnii cfzûn Gûş ct ki figaıı-i kalb-i T âhir
Eşkini o na gazc-i ciladır Bir m uhtır-i âyet-i «V elâ»dır
Ey şııh, sakın ki âlı-i m azlum (bk. l ’nât)
Relı-yâb-i sipihr-i i’tilâdır

M
M AHBÜL: ( ) A ruzda «M ef’ûlât» M A H Z Û F : ( >_ij ) N oktasız harflerle ya­
cLiz'ünüıı «Feilât» şekline girmiş hâlidir, (bk. zılmış m anzum , m ensur yazı. Buna «müh­
I labl) m el» ve «miicerred» de derler, (bk. Mücer-
red, m ühm el, hazf)
M AHBÛN : ( ) A ruzda «müstef'ilün»
cüz’ünün «mefâilün» şekline girmiş halidir, M A H Z U F : ( ) A ruzda «Fâilâtün»
(bk. H abn) cüz’ünün «fâilün» şekline girmiş hâli. (bk.
Hazf)
M A HCÜ F: ( ) «Fâilâtün» cüz’ünün
«fa’» şekline girmiş hâlidir, (bk. Cahf) M AHZUV: ( ) A ruzda «mütefâilün»
cüz’ünün «fa’lün» şekline girmiş hâli. (bk.
M AHLAS: ( ) Bir şâirin as:l adından
Hazf)
başka edebiyâda kullandığı isim.
M eselâ F u zû lî’nin asıl adı M ehm ed’dir, M A K B Û Z : ( u" ) «M efâîlün» ve «Feû-
N ef’î'ninki Ö m er’dir, N âb î’ninki Y ûsuf’tur, lün» cüz’Ierinin «mefâîl» ve «feûl» şekilleri­
N edîm ’inki A hm ed’dir, Ziyâ Paşa’nınki Ab- ne girmiş hâlleri, .(bk. Kabz)
dülham îd’dir, N âm ık K em âl’inki M uham -
M A K L Ü B : ( ı-ı^A . ) (bk. Kalb)
m ed K em âl’dir, H âm id’inki A bdülhak’tır.
Fâtih Sultan M chm ed Avnî, İkinci Bâyezîd M A K SU R ( ) «Fâilâtün» cüz’ünün
Adııî, K anûnî Sultan Süleym ân M uhibbi, «Fâilât» şekline girmiş hâli. (bk. Kasr)
Birinci A hm ed Bahtî, İkinci Osm an Fâris,
M AKTA’ : ( ) : Bir m anzûm enin, alel-
Ü çüncü A hm ed N ecîb, İkinci M ahm ûd A d­
lî... m ahlaslarını alm ışlardır. hıısûs gazel ve kasidenin son beyti.
Şiirlerinde kendi adlarını m ahlas olarak M AKTÜ’ : ( ) «M üstefilün» cüz’ünün
k ullanan lar da v ardır : A hm ed Paşa, Taşlı-
«M ef’ulün», «M ütefâilün» cüz’ünün «Feilâ-
calı Y ahyâ, Şeyh-ül-lslâm Y ahya gibi.
tün» şekline girmiş halleri, (bk. K at’)
Asıl adı «M ehm ed Agâh» olan Y ahyâ Ke­
mâl m üsteâr adının K em âl’ini, gazellerinde M A KTÛ F: ( O jİJ * ) «M üfâaletün» cüz’ü­
m ahlas o larak kullanm ıştır, (bk. T âc beyt, nün «Fcûlün» şekline girmesi hâli. (bk. K atf)
T ehallüs)
M Â N Î: ( J !-• ) H alk edebiyatı nazım şekil­
M A H LA S B E Y T İ: ( Jy. ) G azellerde lerinden biridir ki terennüm olunm ak üzere
şâirin adı bulunan beyt. (bk. T âc beyt) tanzim edilir. M âni tâbiri A rabcanın «m â­
M A H L A S -N Â M E : ( <*L al£ ) Ü stâd bir nâ» kelimesinden bozm a olduğu zannedili­
yor. Ç ünki «m ânâ», «dâvâ» gibi Elif-i Mak-
şâir tarafın dan yetişm ekte olan b ir şâire
m ahlas verildiğine dâir o üstâd tarafından sûre (a gibi okunan ) ile yazılan A rab-
yazılan m anzıım e. Â lî’nin N e fî’, E şref Pa- ca kelim eler, Acemcede «I» sedasiyle «mâ­
şa’nın N âm ık K em âl için yazdıkları M ahlas- nı», «dâvî» diye okunur.
n âm eler beşhûrdur. (bk. Tehallüs) M âniler, 7 heceli ve 4 m ısralı, yâhut
MÂNİ 95 MEÂNİ
7 + 7 heccii ve 2 m ısralı olur. H usûsî bir bir saz takım ı bu terennüm e iştirak ederdi.
âhenk ile terennüm olunur. 1, 2 ve 4 ünc'ii Ciııâslı m ânilerden birkaç lânc :
m ısraları kafiyeli, 3 üncü mısraı scrbcslclir. A dam anıan m âniler
N e yaraşm az güzele illâ al harm aniler
U alıçdcrdc saz olur
A dam aıııan m âniler
G üt açılır yaz olur
D ef elde yarim okur bcniın için m âniler
Beıı yarim e gül dcıııcın
A dam am an çc m idir
G üliin öm rü az olıır
N efesin giil kokuyor, içerin bahçe midir?
K al’anın burcu muyinı A dam am an çc m idir
Dil bilm ez G ürcü müyiıtı Beni başdan çıkaran yârim in perçem idir
Beni gurbete yollar A dam am an bc şarab
Ben gılrbct harcı mıyım Seni içen m est olur sende ııe vıır bc şarab
A danı am an bc şarab
A ltın tasd a yoğurdum A rabistan çölünde beni soydu beş A rab
G am içine boğuldum Birinci .nevi’ m ânilerde m a k s a d : 3.
A na, belin bükülsün ve 4. m ısrâlarda ifâde edildiği, 1 ve 2. 1er
D&rd için mi doğurdun doldurm a olduğu gibi bu nevi’lerde de
parçaları gibi. B unlardan ikisinde görüldüğü ehem m iyet verilen şey «ayak»ların cinaslı
üzere_ m ânilerde yarım kafiye kullanılabilir. olm asıdır. M ısrâlar arasında uygunluk olub
A sıl gözetilen m ânâ 3 iincü ve 4 üncü mıs- olm am ası düşünülm ez. Y akın zam anlarda
râlardadır. Üst tarafları ayak uydurm ak gene şâirler de mâni şeklinde güzel güzel
içindir. Zâten halk edebiyatı nazım şekille­ m anzum eler yazdılar. O rhan Seyfî Bey’in :
rinin hemen hepsi de böyledir. M âniler, es­ cinâslı olm asıdır. M ısrâlar arasında uygunluk
kiden ekseriya kadınlar tarafından tanzim olub olm am ası düşünülm ez. Y akın zam an ­
ve terennüm edilirdi. Husûsiyle H ıdırellez lard a gene şâirler de m âni şeklinde güzel
(H ızır-llyas) sabahları kadınların bir araya güzel m anzum eler â z d ıla r . O rhan Seyfî
toplanm aları ve çömlckden niyet çekerken Bey’in :
mâni okum aları yakın vakitlere k ad ar âdet Sevdi, aldatdı beni,
hükm ünde idi. Bu toplantı şöyle o lu r d u : G üldü, ağlatdı beni.
Eski N isan’ın 23. (şimdi M ayıs’ın G itdim , kölesi oldum ,
6.) gecesi b ir evde hazırlanan b ir çöm ­ G ötürdü, satdı beni.
leğe m ahallenin kızları ve gene kadınları N e H in d ’de, ne Ç in’deymiş
yüzük, küpe, düğme gibi birer şey atarlar, A cab ilerdeym iş, neymiş
üstünü bir ayna ile kapatırlar, b ir gül fida­ A radığım meğerse
nının dibine bırakırlardı. E rtesi H ıdırellez G önlüm ün içindeymiş,
günü güneş doğm adan evvel çömleğin b u ­ şi’ri gibi.
lunduğu bahçede toplanırlar, b ir kız çocu­ M ANZUM ( fM* ) : ö lç ü lü ve âhenkli
ğunun yüzünü örterler, eline çömleğin üs­
sözdür ki en güzel olanlarına «m anzum şi­
tündeki aynayı verdikden sonra sıra ile m â­
ir» denilir.
ni okurlardı. H er m âninin bitişinde çocuk
aynaya bakar ve elini çömleğe sokar, ne M A ’S Ü B : ( ) A ruzda «M üfâaletün»
rast gelirse çıkarırdı. Ç ıkan şey kim inse cüz’ünün «mefâîlün» şekline girmiş halidir,
okunm uş olan mâni de ona âid olurdu. (bk. Asb)
M âninin diğer nev’inde ayaklar, cinâslı M A T LA ’ : ( ) K asidelerin ve gazelle­
olur ve terennüm e «adam am an» m ukaddi­
rin veya alelıtlâk h er m anzûm enin birinci
mesiyle başlanılırdı. O kundukları yerler de
beyti. M atla' beyitleri kafiyeli olur.
«Semâ'î kahveleri» idi. O ralara «K ülhanbe­
yi» denilen «ayak takım ı» toplanırdı. M â­ M EÂNÎ : ( ) Belâgatin m ünkasim ol­
niler «mâni atmak» ve «semâ’î okum ak» da duğu üç fenden biri, lafzın m uktezâ-yı hâle
m ehâreti olanlar tarafından terennüm olu­ m utabakatını bildiren ahvâlden bahs eden
nurdu. Z urna, darbuka, zilli m aşadan ibâret ilim.
MECAZ 9G MECRÂ
M eydanda «Bedî’» ile (M eânî) elden üstündür.» meselinde olduğu üzere
Diz de okuduk biraz «Beyân»ı kudrete «el» denilmesi gibi.
N âm ık Kemal H ulûl : H akikat ve mecâz m ânâlarından
(bk. Belâgat, bedî, beyân) birinin ötekine nırıhal olm asıdır. «Derse gi­
rildi.» denildiği vakit dersin söylenilib onun
M ECÂZ: ( ) L ügatde «Geçilib gidilen
m ahalli bulunan dershanenin kasd edilmesi,
yer» dem ek olan m ecâz beyân tâbîrlerin-
«Y emekhaneye gidildi.» denilince de m ahal
• dendir. H akikat, M ecâz, K inaye diye üçe
bulunan yem ekhânenin zikr edilib yemeğin
ayrılan kelim e nevi’lerinin İkincisidir. K eli­
me, vaz’olunduğu m ân âd a kullanılırsa haki­ m urâd edilmesi gibi.
kat olur. Bir m ünâsebetle asıl m ânâsından S eb eb iy y et: H akikî ve mecâzî m ânâlardan
başka bir m ânâya nakl edilirse ve kendi m â­ birinin diğerine sebeb olm asıdır. «Bir m u­
nâsında kullanılm asına «karîne-i mânia» bu­ h a rrir kalem iyle geçinir.» cümlesinde sebeb
lunursa m ecaz olur. M eselâ tah ta kelimesi, olan «kalem »in zikr edilib müsebbeb olan
ağamdan satıh m ânâsına olduğu zam an, ha- yazı ücretinin kasd edilmesi, k ar yağdığı
kîkatdir. F ak at yazı levhası m ânâsına kul­ vakit «Bereket yağıyor.» cümlesindc müseb­
lanılır, faraza b ir m uallim tarafın d an tale­ beb olan «bereket»in zikr edilib sebeb olan
besine «T ahta başına geç!» denilirse mecaz­ karın m urâd olunm ası gibi.
dır. Ç ünki lavhnnın tahtadan yapılmış olm a­ C üz’iy y e t: H akîkat ve mecaz m ânâların­
sı m ünâsebetiyle, bir dc başına geçilccek dan biri diğerinin cüz'ü olm asıdır. Fâzıl
tahtanın ancak yazı tahtası olup döşem e vc A hm cd Bey’in :
tavan tahtalarının başına geçilemeyeceği ka­ « M arm ara’da her yelken u çar gibi ncş’eli»
rinesiyle o kelime, hakîk at m ânâsından m e­ beyt' ide yelken gibi ki, onun zikriyle küllü
câz m ânâsına nakl olunm uş olur. N akildeki bulunan kayık m urâd edilmişdir.
m ünâsebete «alâka» denilir. A lâkası teşbîh U m û m : H ak îk at ve mecaz m ânâlarından
olan m ecaziar; İstiare, başka tü rlü alâkası biri diğerinden daha um um î olm akdır. U m û­
b ulunanlar da «Mecaz-i M ürsel»dir. m a delâlet eden «hayvan» kelimesiyle hu­
M ecaz, «aklî» vc «lügavî» olm ak üzere susu gösteren meselâ «at» m urâd edilmesi
iki kısım dır. gibi.
M ecaz-i a k l î : Bir fi’li, failinin gayriye is- Itlâk : H akîkat ve m ecaz m ânâlarından biri­
nâd etm ekdir. «Edebiyat m uallim i bu sene nin m utlak, öbürünün m ukayyed olm asıdır.
iyi m uvaffak oldu.» cüm lesinde mecâz-i aklî Z iya Paşa’n ı n :
vardır. Ç ünki m uvaffak olan m uallim değil, İnsan ona derler ki ede kalb-i rakîkı
talebedir. F akat m uallim in okutm ası, tale­ Âlânı-i benî nev’i ile -kesb-i nıelâlct
benin öğrenm esine sebeb olduğu için, fi’li beytinde insan kelimesi m utlak zikr edil­
sebebine isnâd kabilinden olarak m uvaffaki­ diği halde kâm il b ir insan demek olm ak
yet m uallim e isnâd edilmişdir. üzere m ukayyed b ir m ânâ kasd edilmişdir.
Mecâz-i lügavî : Mccâz-i M ürsel demek- Kevniyyet : Bir şeye eski hâlinin ismini
dir ki alâkası teşbîhdcn başka tü rlü olur. verm ekdir. Bir validenin saçlı sakallı oğlu­
M ecâz-i M ürsel alâkaları pek çokdur. Cev­ na «Bizim çocuk» demesi gibi.
det Paşa T ürkçe için M üşâbehetden başka E v v eliy y et: Bir şeyi sonra alacağı isimle
şunları zikr ediyor : zikr elm ekdir. «K öm ürü yak!» yerinde
Âliyyet, m azhariyyet, hulul, sebebiyyet, «Ateşi yak!» denilmesi gibi.
cii/.'iyyet, um ûm , ıtlâk, kevniyyet, evveliy-
yct. M ECBO B : ( ) A rûzda «mefâîlün»
Âliyyet; H akîkat m ânâsının mecâz m ânâ­ cüz’ünün «fa’l» şekline girmiş halidir, (bk.
sına âlet olm asıdır. Kelim eleri söylemeğe Ccb)
âlet olm ası dolayısiyle lügate «dil» denil­ M E C D Û ’ : ( £ _ ) A rûzda «m efûlât» cüz’­
mesi gibi.
ünün «fâ’» şekline girmiş halidir, (bk. Ced*)
M azhariyyet : H akikî m ânânın mccâzi
m ânâya m ahall-i zuhur olm asıdır. Kuvvet M EC R Â : ( <£j£- ) Kafiyede revînin hare­
ve kudret elden zııhıır etmesi dolayısiyle «El kesidir ki üstün, esire, ötürü olm akda ve
MEDHİYYE 97 MERSİYE
ince, yâhut kalın okunm akda biribirine uy­ gösterilebilmesi için yazanın candan, yürek-
gun olm akdır. (bk. Kafiye) den m üteessir olmuş bulunm ası lâzım dır,
ö y le olm azsa mersiye diye yazılan o nıısrâ-
M E D H İY Y E : ( V ’"'* ) Birini öğmek için
ların m ezâr taşlarını karalayan ısm arlam a
yazılan m anzûm e (bk. Kaside) târihlerden farkı olm az. «Nazm ve Eşkâl-i
M EFSÜ L: ( J ) M eânî tâbîrlerindendir. Nazm» ünvâniyle 1911 tarihinde tab’ ettir­
A tf ve rabıta edâtlariyle biribirine bağlanıl­ miş olduğum nâçiz b ir eserde bu bahse dâir
mamış cümlelerden müteşekikl söz. (bk. şu satırları yazmıştım :
Fasl) « ... Bâzı vefat tarihleriyle kabir kitabe­
leri v ardır ki b unlar m ezâr taşı ısm arlanır
M E K FO F : ( <_> ) «Fâilâtün» cüz’ünün
gibi bir şâire sipariş olunur. Bîçâre şâir, as­
«Fâilân» şekline girmiş hali. la tanım adığı m erhûm un meziyyât-i güzide­
M E K N I-A N H : ( ) Kinâyenin m ânâ­ sinden bahs eder ve rûh-ı m ağfurunu Cen-
sıdır. (bk. Kinâye) net’e sokacağım diye fî-sebîlillâh uğraşır, du­
rur. K abir ta şla n gibi soğuk birkaç beyt ya­
M EKNI B İH : ( \ ) Kinâyenin lafzıdır, zabilirse meyyitin velîsine tutuşdurub elin­
(bk. Kinâye) den yakasını kurtarır.»

M E K N İY Y E : ( ) Beyân tâbîrlerin- H em şirezâdem m erhum e F atm a Vcdiatul-


dendir. Müşebbehün-bihi m ahzûf olan istiâ- lâhın irtihâli dolayısiyle yazdığım tarihli bir
redir. Bu ıstılah kelimenin kökü olan kinaye m e rsiy e :
ve lisanımızda kullanılan gizli m ânâsına ge­
M akdem -i sa’d-i m escrrct-balışı
len «mekni»den alınarak yapılm ıştır.
Iıâhcr-zâdcm in
M E K S Û F : ( >_>.)— ) «M efûlât» cüz’ünün Şevk-i diğer verdi dc kalb-i sürûr-âbâdım a
«M efûlün» şekline girmiş hâlidir, (bk. Beş vakit âm in ile yâd eylerim târihini
Kesf) H ıfz-ı kuds-i K adire olsun V edia Fûtım a.
h. 1325
M EN H Ü L : ( ) İntihal edilmiş söz de- K ıt’asiyle doğduğun târihi yazmışdını senin
mekdir. (bk. İntihal) Şimdi zabt etm ek nc müşkil irtilıûl-i
ahzenin
M ENHÜR: ( ) A ruzda «M ef’ûlât»
Vâlid-i g u rbet-karânndan emânctdiıı bana
cüz’ünün «fa’» şekline girmiş hâlidir, (bk. Ben «Vedia» ismini vermişdim evlâdını,
N ahr) saııa
M ENKÛZ: ( ) A ruzda «Fâilâtün» Sen idin b ir serm edi feyz-i b a h â n
öm rüm ün
cüz’ünün «Fâilân» şekline girmiş hâlidir,
Çehre-i safındı dâim neşve-zârı öm rüm ün
(bk. N akz)
E y sam îm -i rûhunıu tcnşît eden dilber
M EN SÛR: ( ) T abiî konuşm a şeklin­ melek,
de olan, yâni manzum gibi ölçülü olm ayan G ıbta etdi m ânevi czvâkımn zâlim felek
söz. Bıınun m ânâca ve ifadcce en güzel Pençesi b ir derd-i bî-dcrmûııın oldu
olanlarına «mensur şiir» denilir. dil-lıirâş
K ıldı giilbün kanıct-i vâlânı meebftr-i firâş
M ERBÛ ’ : ( ) A rûzda «Fâilâtün» cüz’-
B ir devadan âfiyet kesbetm edi derd-i rien
ünün «Feil» şekline girmiş hâlidir. (bk. Olm adı b ir veçhile kabil Iıclâs ü tcbricn
Reb’) B ir hazânı reng çökmüşken rulı-i
M E R FÛ ’ : ( £ ) «M iistefilün» cüz’ünün giil-gûnuna
«Fâilün» şekline girmiş hâlidir, (bk. R e f) G üller açdı öksürük her dem Icb-i
piir-lıûnunn
M E R S İY E : ( v V ' ) Birinin ölüm ü üzerine Doğdu da A llahına kalbinde cşvûk-ı sııîid
dııyulan teessürü ifade etmek için yazılan M abz-i rûh oldun tam âm en, eyledin mahv-i
manzum edir. M ersiyelerde şart olan te’sîrin vücııd

F: 7
MERSİYE 98 MESH
VcrmcmişdİD bir zam an sen ruhsat-i gaflet H akkı i’lâ etm ek üzre kendini kıldın fedâ
dile Odu tavrun sâlikân-i bak için relı-bcr
A zuı-i vahdet eyledin ezkâr ile, tcvlıîü ile H üscyn
Ey beııim çarlı-i feııâdan âfil olmuş lııdiras-i şer’-i garrânm koşup im dadına
yıldızını, Sîne gerdin ihtırâsın savlct-i bîdâdına
H âline ârâın-i kalb ii rûh olan öksüz Bakm adın hattâ bu yolda sevgili evlâdına
kızım, Cân-sipar-i azmin oldu A sgar ü Ekber
Rilıletı'ndcn anladım ki lıâtırın gafil değil H üscyn
Cismin ûfil olsa da, rûlıun senin âfil değil L a’l-i pâkin bulm amışken hayli dem bir
A dn’c uçdun sen de biz kaldık peyinde katre su
kaygulu tncilâ etmiş iken zâtında sırr-i valıdclıu
Bistcr-i gufranda artık istirâhat et, uyu Etm edin A llâh için ehl-i şakaya serfürû
D âğ-dâr-i hasret oldukça dayın didânna Oldu hâlinden nüm ûdc mâye-i H aydar
H ak seni mcclâ-yi eltâf eylesin envârına H üseyn
D üşdü bir târih, kayde mevt-i suziş-nâkini H er cerihandan tcmcvvüc etdi b ir deryâ-yi
Ceddcnin âguşıı yavrum sardı cism-i pik in i nûr
h. 1347 Oldu her m ızrak, teninde pür-tecellî Nalıl-i
(M erhum e, büyük annesinin kabrine gömül- Tûr
müşdü.) Kesdi son serrişte-i hestîyi şemşîr-i şürûr
Eski T ürkler, mersiye m akam ında sagu» Böyle açdı rûh-i bî-kaydin senin şeh-per
tâbirini kullanırlardı. «Sagu sağmak» m er­ H üseyn
siye söylemek demekdi. Şimdi de Konya ta­ Siillcm -i ıııi’râc olııb zalim i ten-i
raflarında mersiye için «Ağıt», söyleyene dc nıccrûlıunuıı
«ağıtçı» diyorlar. Kcrbclâ bir «Kurb-i ev cdnâ»sı oldu
M ersiye denilince bir de Seyyid-üş-Şühedâ ruhunun
H azret-i Hüscyn radıy-A llâhü anh’in fecîa-i Cilvc-i âşık*nüvâzı eyledi Sübbûhunun
şehâdeti dolayısiyle yazılan teessür-nâmeler Z âtını bir lutf-i âl-ül-âl ile m azher
hatıra gelir. Şu manzum e g ib i: Hüscyn
Ccdd-i kudsî hilkatin Şâh-i Risâlct aşkına
Şchîd-i K erbclâya
M iirtezâ-yi kilıriyâ, Zclırâ-yi ismet aşkına
Ey scrîr-l ibtilâyy şâlı-i bî-efser Hiiseyn
Ser fedâyân-i tarîk-i kurbete server Hiiseyn D âdcr-i ekreın, o scrıncst-i şclıâdct nşkına
Böyle yâd eyler seni kalb-i clcnı-pcrver Eyle T âlıir bendeni bâbında bir K anbcr
Hiiseyn H üseyn
Nocl-i Zelırâ, şibl-i H ayder, sıbt-i İran ’da mersiye tanzimiyle en ziyade şöh­
ret almış olan şâir; «Mulıtcşem-i Kâşânî»dir.
Peygam ber Hüscyn
Cedd-i pâkin nâil olm uşdun rükûb-i duşuna M uallim N âci onun hakkında :
F er verirdin vâlid-i zî-şâııının âguşuııa Bir vclâ-pcrvcr-i iıısâf-şiâr olsa dahi
H azrct-i Falır-ül Bctûlün sîne-i pür-çûşuna Nazın-i cş’ârda Iıem-kcvkcbe-i H âkanî
Cism-i pür-nûrunda clhak zînet ü zîver Yazdığı mersiyeyi neşr edemez şcrmindcu
Hüscyn V ar iken ıııcrsiyc-i Mulıteşcm-i Kâşânî
Âh o cismin rc's-i-ıııak(ûu olııp âvâresi dcnıişdir. Madîknt-üs-Siinılâ’ sahibi Fıızıılî dc
G crdcn-i m azlum un oldu hâke kan dahil olduğu halde Türkçedc en çok m er­
fevvâresi siye yazan Kâzım Paşa’dır. Vak’a-i Kerbe-
Hüıııınıın her katresi b ir sönm ez âteş lâyı tasvir eden bir mesnevisiyle müteaddid
paresi mersiyesi «M ekalîd-i Aşk» Unvanlı bir ki-
M 'ıferik hâlâ o âtcş-pârcden diller tab olarak ııcşr cdilmişdir. Sakızlı N evrcs’in,
H üscyn Tebrizli M uallim Fcyzî’nin de türkçe hazin
ı 'it tâlıi olm adın, dünyâya oldun mersiyeleri vardır.
lıak-niima MESH : ( ) Bir şâirin, başkasının bir bey­
1 r ı'lı.nı-i hırsa karşı durdun ey merd-i tindeki elfazı değişdirmek ve meâli ibka ey­
H udâ lemek suretiyle mânâyi kendine mal etm e­
M E SN E V İ 90 M EZÎD

sidir ki intihalin bir ncv’idir. (bk. llm am ve ye, Sünbülzâde V ehbî’nin Lutfiyye nâm ın­
intihal) daki manzum nasihatnam cleri, keza V ehbî’­
M E S N E V İ: ( t £ / - A ) H er beyti birbiriyle nin Tulıfe ve N uhbe isimli eserleri de bil'
kafiyeli olan m anzum edir. Y âni gazel gibi, vakit çok ehemm iyet kazanm ışlardı.
kaside gibi her beytin sonunda aynı revî ile M esnevi bahsinde H azret-i M evlânâ’nın
biten kafiye bulundurm ak mecburiyeti yok- M esnevî’sini de hatırlam ak lâzım dır ki altı
dur. Bunun için nazım şekillerinin en kolay cildlik ve 26.000 beyitlik tasavvufî bir eser­
tanzim edilenidir. Bu kolaylık dolayısiyle de dir. Farisî olarak yazıldığı halde T ürk ede­
her mevzua dâir ıızıınca m anzum eler, hattâ biyatı üzerinde çok te’siri olm uştur.
manzum kitablar mesnevi şekliyle yazılagel- Âşık Paşa’nın T ürkçe, Şeyh G ülşenî’ııin
mişdir. farsça olarak yazdıkları G arîb-nâm e ve M a­
M esnevi şekli A rablarda yokdıı. İran ’da nevî isimli kitablar mesneviye nazire olarak
İslâmî edebiyatın zuhurundan sonra şüyu’ yazılm ışlardır. Y unus Em re divanının baş
buldıı. Belki Acemlere de T ürklerden geç- tarafında da uzun bir mesnevî vardır.
mişdi. Çünki eski Türklerin sazla okuduk­ T anzim at edebiyatı üstadları da mesnevî
ları ve «koşuk» dedikleri m anzu'm eler mes­ şeklini kullandılar. Şinasî’nin divânçesinde
nevi şeklinde idi. «Dastan» ve «Hikâye» bu şekilde m anzum eler olduğu gibi Ziya
mevzû’larına dâir mesnevi şeklinde kitablar Paşâ H arâb ât’ının m ukaddimesini, N âm ık
yazılması F ars edebiyatında başladı. Ondan K em al’in de Tarib-i H arâbâl’ının bir kısm ı­
sonra T ürk edebiyatına intikal etdi. 10. nı, hele H âm id Bey manzum piyeslerinin
asırda B uhara’da yetişen Rûdegî nâm ında hemen hepsini mesnevî olarak yazmışdı.
bir şâirin Kelîle ve Dim ne ismindeki kitabı Servet-i-Fünûn Edcbiyatı’nın manzum kı­
aslı Hindce, tercemesi A rabca olan eserden sım ları ekseriyet itibâriyle mesnevî şeklinde
naklen Acemce olarak nazme çekdiği söy­ idi. Millî edebiyatçılar da bu şekli yadırga­
lenilir. 11. asırda H orasan’da vefat eden m adılar.
Tuşlu Firdevsî’nin Şah-nâm e ünvaniy- M EŞKÛL : ( J ) A rûzcıılara göre «fâi­
le 30 senede yazmış olduğu 60.000 beyitlik lâtün» cüz’ünün «feilât» şekline girmiş hâli­
İran dastanı, tasvir itibâriyle yüksek bir dir.
eserdir. Y usuf H as H âcib nâm ında bir Türk
M EŞTÛ R : ( * ) Y arıya indirilmiş m â­
şâirinin T ürk dili ve arûz vezni ile tanzim
nâsına bir kelime olııb arûzda meselâ 4 me­
etdiği Kudatgu-bilig» adlı ahlâkiyat ve içti­
fâîlün, 4 m üstefilün gibi vezinleri ikişer
maiyata dâir eseri de yine o asrın edebî
ciiz’e indirm ek suretiyle yazılmış m anzum e
mahsîıllerindendir. Bundan sonra Genceli
demekdir.
Şeyh N izam î «Penç Genç», yâni «Beş H a­
zîne» ismini verdiği m anzum beş kitab yaz­ M EV K U F : ( < - J ) A rûzda «m efûlâtü»
dı ki hepsi de mesnevi şeklinde idi. cüz’ünün «m efûlât» şekline girmiş hâlidir,
Şeyh N izam î’den sonra «Hamse-nüvîslik», (bk. Vakf)
yâni beş tane manzum kitap yazmak şâir­
M EV KU S: ( <j° />_>* ) A rûzda «miitefâilün»
ler arasında moda oldu. Acem ve T ürk şâ­
irlerinden bazıları bu m odaya uydular,he­ cüz’üniin «mefâilün» şekline giınıiş hâlidir,
men hepsi de aynı mevzu’lara dâir mesne­ (bk. Vaks)
viler yazdılar. Husrev-i Dehlevî, M ollâ Câ- M EVSÛL : ( ) M eânî tâbîrlerinden-
mî, Ali-Şir Nevayî, Behiştî, T aşlıcah Yahya
dir. A tf ve rabıt cdatlariyle birleşdirilm iş
Bey, N ev’îzâde A tâyî, Acem, Ç ağatay ve
cümlelerden ibâret söz. (bk. Vasi)
T ürk hamsecilerinin en m eşhurlarındandır.
Yine mesnevi şeklinde kitab yazmış, fakat M EZÎD : ( ) H urûcdan sonra gelen
yazdıklarını beşe çıkarm am ış şâirler vardır kafiye harfi. N âcî’nin :
ki bizde bilhassa şöhret almış olanları F u ­ Zam anım ız sülıan-cfrûzııdıır /elıânııııızm
zulî ile Şeyh G alib’dir. Birinin Leylâ ve Zebanım ız hikem-ânnızııdıır zam anım ızın
Mecnûn, öbürünün Hüsn-ü-Aşk iinvanlı beytinin kafiyelerinin en sonundaki «n» h arf­
eserleri gayet kıymetlidir. N âbî’nin Hayriy- leri gibi. (bk. Kafiye)
MISRÂ’ 100 MUAMMÂ

M ISRÂ ’, M ISRA ’ : ( * ],-** ) T am b ir vezin eder. Birkaç satır yukarıda adı geçen Nişa-
purlu M ir H üseyn M uam m âyî’nin «Esmâ-i
ölçüsüne göre tanzim edilmiş s ö z :
H üsnâ M uam m ası» olm ak üzere yazdığı yüz
Eğer maksûd eserse mısra’-i berceste
beyitlik bir mesnevi, 16. asır fuzalâsından
kâfidir.
Bursalı Lâm iî Çelebi’nin kalem iyle Türkçc-
Râgıb Paşa
ye çevrilmiş ve mütercem risaleye «M ir’ât-
M U Â D : ( »t»* ) Y ukarıki beytinin son ke­ ül-Esma yâhut Câm-ı Cihan-nüm â» adı ve-
limesi, aşağıki beytinin ihtidasında zikr edi­ rilmişdir. M ütercim Lâim î, orada m uam ­
len m anzum e, (bk. lâde) mâya dâir birçok m alum at verir. Ezcümle
der k i :
MUAKKAD: ( ) T a'kîdli söz demek-
«M uam m â, asılda ta ’miye’den m üştakdır.
dir. (bk. T a’kîd) Ism-i m efû ld ü r. T a ’miye lügatde gizlcmek-
M UALLAK: ( ) H ecenin ayık olanı, dir. Pes m uam m â gizlenmiş demek olur.
(bk. Hece) A m m â ıstılâh-ı zurefâ ve i’tibâr-i urefâda
şol kelâm a derler ki bi-tarîk-ir-remzi vel-îma
MUAMMÂ : ( ) H allinden isim çıkan, anda istihrâc-i isme işâret buluna. Bir veç­
m anzûm , bazen de m ensûr olan, bilmecedir. hile ki tab’-i selim ve zihn-i m üstakim anı
Bunun «lügazsden farkı, lügazin her şeye, m üstahsen ve m akbul tu ta ...»
m uam m anın ancak insan ismine delâlet et­ Şu tarifden sonra m uam m â nasıl yapılaca­
mesidir. Eski şâirler, m uam m ayı tertib et­ ğını ve nasıl hallolunacağını uzun boylu an­
meğe de, halleylemeğe de büyük ehemmiyet latır. Binâenaleyh bu hususda fazla m alu­
verm işlerdi. M olla C âm î gibi bir âlim , ârif, m at alm ak isteyenler, o risâle ile m uam m a­
şâir ve fâzıl, m uam m âya dâir küçük, orta ya dâir yazılmış diğer kitablara m üracaat
ve büyük olm ak üzere üç risâle yazmışdır. buyursunlar. B urada b ir iki m uam m a m i­
M ir H üseyn M uam m âyî denilen İran şâiri, sali irâd ile iktifa ed eceğim :
öm rü boyunca m uam m â ile meşgul olm cş- Bczııı-i gülşende lâlenin geldi
dur. Dizde m uam m a ile en ziyâde uğraşan G özelerine şerâb-i gül-nâri
Edirneli E m rî’dir ki Elif-bâ harfleri sırasiy- Şu kişi kim sım adı tevbesini
le m uam m alar tertib etm işdir. Diğer şâirle­ G örracm işdir o çeşm-i dildârı
rin divanlarında da «M uam m â be-nâm-i fii­ E m ri’nin bu kıt’asından «Nûh» ismi çıkı­
lin = F ulanın adına m uam m â» başlıklı b ir­ yorm uş. Tevbesini sımayan, yâni kırm ayan
kaç m uam m a bulunur. «Nasûh» imiş. D ild ân n çeşmi ile (sad) h ar­
N âm ık Kemal b ile : fine işâret ediliyor ve o görülmeyince «N a­
B!r katrc ınâ düşünce gülün kalb-i pâkinc sûh» kelimesi «Nuh» oluyormuş.
N âm ım yazıldı her verak-i tâb-nâkine Ser-ı engüşt ile melıin basın
beytiyle «Kemal» nam ına bir m uam m â yap- İki şak eylemiş H abîb-i H udâ
m akdan kendini alam am ışdır. N azar et rûy-i Sfitâb-veşe
Fuzûlî’nin de biri T ürkçe, diğeri Farsça G ö r ki olmuş o mu’cizc peydâ
olm ak üzere iki m uam m â risalesi vardır. Yine E m rî’nin bu kıt’asından «Celâl» ve
Sünbülzâde V ehbî’ oğlu için yazdığı Lût- «Sinan» isimleri çıkıyormuş. «M eh»den mu-
fiyye m anzum esinde : rad «Hilâl» olub, onun başı olan « * » Eb­
Y okdur onun gibi bir fenn-i leziz ced hisabında 5 adedini, «engüşt»ün «ser»i
Zihnin ehl-i dilin eyler tcşhîz olan ( I ) de yine Ebced hisabında bir ade­
M ülk-i İran ’da be-gayet m akbul dini gösterir ve ikisi 6 olurm uş. İki şak edi­
Bilmeyen şâir olu r pek m edhûl lince 6 adedi 3 kalır. 3 adedinin Ebced hi-
Kunda nâdir bu lun u r erbabı
sabında muâdili ( £ ) olduğu için hilâlin
U:liriz adı çıkan ahbabı
I’cılerimlcn anı tahsil cılc-gör ( * ) si ile ( ^ ) lebfıdül eder ve «Ce­
Dil nıczâyâsını tekm il ede gör. -
lâl» kelimesi m eydana çıkarmış. Kezâ «rûy-
beyitleriyle muam m ayı uçurdukça uçu ru r ve
Lutfııllah M olla’yı bunun tahsiline teşvik yi âfitâb-veş» şemsin « ^ » i imiş. Bu,
M U A ŞŞE R 101 M UHAM M ES

tashif ile t <_r » oluyorm uş. Sonra mehin N e kuvvet ü ne teayyün, ne zahm ü
başı iki şak olması «kam ersin kafından elif m erhem var
geçerek kafi iki -nun hâline getirmesi, yâni Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim nem
ya*-?
«nân ü'u’ » şekline girmesi demek imiş.
Vücûd cûd-i İlâhî, hayât bahş-i K erîın
Bunun baş tarafına « u" > getirilince N efes atiyye-i rahm et, kelâm fazl-i kadin
Beden blnâ-yi H udâ, rûb nefha-i tekrim
( » olurmuş. A llâh uğraşanlara tü ­
K uva vedia-i kudret, havâs sun’-i hakim
kenmez sabır ve oynam az akıl ihsan etsin!
Bu kârhânede bilsem neyini, benim ncııı
M U A Ş ŞE R : ( ■ ) O nar m ısrâlık bend- var?
lerden müteşekkil bir nazm dır. Recâizâde N âb î
Ekrem Bey’in şu acıklı şi’rinde olduğu g ib i:
M Ü Z D E V İC BİR M U H A M M ES
Bia havf-i can-birâş ile derm ânde b ir emel
U m kunda ruhum un m ütem âdi edüb cedel Tîr-i gamzenle eğerçi sîne hûn-efşân henüz
T ahrik ederdi cismimi mâlûl ü pür-kesel D ilde bâkî ârzû-yi lıançcr-i m üjgân henüz
T ab’ım bulurdu âlemi tatsız, fakat güzel V erm e ey huni-nigâhım , lutfuna pâyân
henüz
R âzî idim sürünm eğe de sâkıt-ül-ame]
Birden sokunca kalbim e şemşirini ecel Şevk-l tîğinle ceriham dan rcvândır kan
henüz
H av f ü emel katîi olarak çekdi benden el
R eşba-i şemşirine dil-teşne lâkin cân henüz
A m m â kİ derdim oldu beter, bulm adan
halel
K u rtar bo derdden beni ey Rabb-i B ir şehtd-i cân-be-leb, b ir bismil-l
Lem-yazel bı-kudretim
R ûhum N cjad, gel bana, b ir tesliyetle gelt K erbelâya benzem işdir meşhed-i ulvlyyetim
D uysa tekbir-i m elâik çok mu gûş-i
Tenhâ yatardı seng-1 m usallada n a’ş-i pak safvctim
Bahtın gülerdi cilvcsine bî-niyâz ü bâk ö y le gerden-dâde-i askım ki teslimiyetim
G ördüm ufukda b ir ufacık ebr-i gfrye-nâk Rûh-1 Ismfill’i eyler bârekâllah-hân henüz
D urduk nam aza ecr ile pür-şevk u inhim âk
Fânilerin yanında m üheyyâ duran megak
Feyz-1 şemşirin olunca zevk-bahşâ-yi derûn
T âbûtu yutdu, üstüne der-fin yıkıldı hâk
Oldu rûhum kail-i « tnnâ ileyhi râciûn»
Bilmem nasıl bu hâli görüb olm adım helâk
H ûn-ı T âhîr eyledi deşt-i garânıı lâle-gûn
Ç ıldırm adan mı ben oradan etdim infikâk
E tdim ol rütbe siyaset-gâb-ı aşkı gark-ı
ö ld ü r ki ölmek isterim ey vâhib-ül-ecel
hûn
R ûhum N ejad, gel bana, b ir tesliyetle gel!
K im o güne olm am ışdır kanlı b ir tufan
MLPCEM s ( ,.»>*• ) N oktalı harfleri hisâb edi­ henüz
lecek târih (bk. Ebced hisâbi ve târih) Bâzı m uham m eslerde m ısra’ yerine beyt
tekerrür e d e r:
M U GA LATA-l-M A ’N E V IY Y E : ( «UI&-*
H evâ-yi sayd ile sa h râ lan etdikce ben
) bk. Telvihât. m esken
M U HA M M ES: ( ) N azım şekillerin- G örürdüm h er gün Istimdâd ederdi sîrler
dendir. Beşer m ısrâlık bendlerden teşekkül benden
eder. M ürabba’ gibi bu da «mütekerrir» ve O lurken nâvekim h e r girdiği yerden
«müzdevic» olm ak üzere iki nevi’dir. sadâ-efken
Şikâr-i tlr-i aşk oldum d h â n ı sayd ederken
M Ü TEK ERR İR BİR M U H A M M ES ben
Bu gül-sitânda benim çün ne gül, ne G el ey âhû bakışlım gel, benim sayyâdım
şeb-nem var oldun sen
Bu (ârsûda ne dâd ü slted, ne dirhem var
N e kudret ü ne tasarruf, ne blş ü ne kem N asıl âteş-feşândır bakm adın tîğim deki
var renge
M U H A R R E M İY Y E 102 M UKTEDAB

N igâh eldin de bir kirpik süzüşle başladın ederdi. Enderûnltı V âsıf’ın, bahara tesa­
cengc düf eyleyen 1217 senesi için yazdığı ve
N îcc Iıükm eyledin gönlüm gibi b ir şanlı Ü çüncü Selîm’e takdîm ettiği muharremiye-
evrenge den bir parçayı aşağıya nakl ediyorum :
Şikâr-i tîr-i aşk oldum cihanı sayd ederken Sâl ü balıâr tcv’cm olub pîş-gâlıına
ben Tebrike geldi ey şclı-i dânâ m übârekî
G el ey âhû bakışlım gel, benim sayyâdım Bu sâl-i nevde şâlıid-i bahtın bc-yümn-i
oldun sen. H ak
M ehm ed Celâl Bey Basdı zemîu-i meym enete pâ mübârekî
Bâzı m uham m esler de hem m ütekerrir, Etdi tulü’ cvc-i şerefden misâl-i mâb
lıcm müzdcvic olur. M uharrir-i ûcizin şu Tâbeııde nccm-i tâli’-i garrâ mübârekî
eserinde olduğu g ib i: Câm-i cilıân bu sene İcb-riz-i neşvedir
Sîııede lıubb-i valan ser-mâye-1 îm ânım ız Sayende delıre sevk u tescllâ m übârekî
Bir perestiş-kâr-i dîdar-ı vatandır canımız Ahdinde giydi bâğ, çcıneıı-zâr-i feyz olup
Âşık-i ıılviyyetiz çünki vatan cananımız C ennet yeşili câmc-i kcmlıâ m übârekî
Pâym âl olsun yolunda katrc katrc kanım ız G üller lisân-i lıâl ile der, lıcıııçü andelîb
Ey vatan, ey serm edi m a’şûka-i vicdanımız K ıldıkça kasr-i gülşeni m e’vâ m übârekî
Ben de bu iki m ısra’-ı târib-i tâm ile
O lm ayınca sinemiz (opdan, tüfekden D edim, nıisâl-i tûti-yi gûyâ m übârekî
çâk-çâk G ülzâr-ı mülk-i şevkde ey şâlı-i kevn-kâın
Senden alm ak düşm ene kabil değil bir (1217)
kabza luık Zîb-i tarabla sâl-ı ser-efzâ mübârekî (1217)
U ğraşırken hıfzına olsak da hep birden H icrî 61 yılı M uharrem in 10 uncu (10.10.
b ılâ k 680) günü K erbelâ'da şehîd edilen Hz. Hü-
Bir girilmez kal’adı’r serhaddine cbdânım ız seyn Efendim iz için yazılan ve «Maktel-i
Ey vatan, ey serm edi m a’şûka-i vicdanımız. Hüseyn» denilen mersiyelere de M uharre-
M ehm ed  k ifin şu şi’rinde olduğu gibi miyye adı verilir.
ayrı ayrı kafiyeli bendlerden müteşekkil m u­ M U H T E M tL-Ü Z -Z ID D E Y N : (
ham m esler de v a r d ır :
«Tevcîh» san’atinin diğer adıdır, (bk. Tel-
Bakına kabristanın ancak sâlıa-i vîhât)
mcdlıûşuna
D ıır da b ir m üddet kulak ver nâle-i M U K A B E L E : ( ^1* ) A ralarında tezad
Iıâmûşuna! ve tekabül bulunan şeyleri bir ibârede bıı-
K albi hiç benzer mi bak sîmâ-yi lu n d u rm ak d ır:
heybet-pûşuna? D ilde safâ-yi aşkın, dîde gnmnıla pür-nem
Kim kapılmışsa hayâtın scyl-i cûşa-cûşuna, Bir evde ayş-ü şâdi, bir evde yc’s ü ınâtem
C an atar bir gün gelir, yorgun düşüb beytinde olduğu gibi. (bk. Tıbâk, tezâd)
âguşuna!
M UKTEDAB: ( ) Lügatda kesilmiş
Ey m ezâristân, ne âlem sin, ne ulvî fitretin!
şey demekdir. A rûzda bir bahrin adıdır. Asıl
Sende pinlıân en güzîn evlâdı insaniyyetin,
eczası A rablara göre bir m ısrâ d a : «M ef’û-
Senden istimdâd eder feryâdı ye’sin,
lâtü, m üstef’ilün, m ülef’ilün», Acemlere gö­
haybetin
re : «M ef’ûirılü, m üstefilün, m ef'ûlâlü, müs-
Bir yığın göz nurusun, yâlıud m ulıam m er
tef’ilün» dür. Füruu altıdır. Vezinleri şun­
tıynetin
lardır :
Rûh-1 pâkinden coşan göz yaşlarından
1— Fâilâtü miifteilün ffıilâtü müfteilün
milletin.
müsemmen-i matvî
M U H A R R E M İY Y E : ( ) H icrî - 2— Fâilâlü m ef’ülün fâilâtü mefûHin
kam erî yıl başı olan M uharrem gelince eski müsemmen-i ınatvî-i m aktu’ (arîız ve darb)
şâirler tarafından yazılıp büyüklere verilen 3— Fâilâlü m üfteilün
m anzum eler idi ki ekseriya târihi de ihtiva m ıırabba’-i m atvî
M U K T E Z Â -Y İ H Â L Ü M A K A M 103 M URABBA’

4— M efâîlü müfteilün M Ü T EK E R R İR BİR M URABBA’


m urabba’-i mahbûn-i m atvî (arûz ve darb) Y âreler aldı dil-i gam-fikenim
5— Fâilâtü m üstefilün Nâvek-I aşke nişân oldu tenlin
murabba’-i matvî-i sâlim (arûz ve darb) Acubâ kal’a mi sandı bedenim
Bir yiğit gönlüm ü feth ctdi benim
6— Fâilâlü m ef'ûlün
m urabba’-i matvî-i m aktû’ (arûz ve darb) Z ûr-i bâzûsıına, tedbîrine bak
Şölıret-i şiddet-i şem rfrine bak
M U K TEZÂ -Y t H ÂL Ü M A K A M : (
Kuvvct-i pençe-i teslıîrinc bak
JL. Sözde lıâlin vc m akam ın îcâb Bir yiğit gönlüm ü feth eldi benim
ettiği tarzdır ki ona riâyet etmek, yerinde
ve adam ına göre söylemek demekdir. N âcî Söyleyin tîğini assın beline
der k i : Beni dünyâ gibi alsın eline
Z ülfünün cân vereyim bir teline
«Hâl ile m akam beyninde fark var ise de
Bir yiğit gönlüm ü fetlı ctdi benim
itibârîdir. Hal : Zamân-i vürûd-i kelâm, m a­
M ehm ed Celâl Bey
kam : Mekân-i vürûd-i kelâm olm ak üzere
tasavvur olunur. H er hâlin bir muktezâsı M Ü Z D E V İC BİR M URABBA’
yardır. Meselâ izhâr-i belâhet bir hâldir. Pîş-i iclâlinde oldum lıâk-sâr öldür beni
Onun muktezâsı tevbîh o labilir... Denilebi­ Çiğncyib geçme âm ân ey şclı-suvâr öldür
lir ki belâgat; sözü fasâhatle îcâbına göre beni
söyleyişdir. Hâfız-ı-Şirazî’nin : Zevk-i zalimin rûhum a etsin güzâr öldür
Bâ harâbât-nişînân zi-kcrâıııât mc-lâf beni
H er sülıan eâyi vü her nükte m ekânî dâred Tîr-i m üjgânm la âb ey dil-şikâr öldür beni
[M ân âsı: Meyhâne sakinlerine kerâm et-
lerden söz açma. H er sözün bir yeri, her Sanm a lıavfimden yüzüm oldiyse ey
nüktenin bir mekânı v a rd ır] gül-çihre zerd
beyt-i belîğı, bir muarrif-i belâgat olmak Bîm-i istiğna vü nâzındnndır cy dild:‘ır-ı
üzere telakkî edilmeğe şâyandır.» ferd
 b-yâr-i hançerin açsın bütün cismimde
« jl> ıj^ k ll at-talâku m erretân»
verd
âyetdir, amm â nikâh cem ’iyetinde okunmaz.»
Tende olsun sıbgatullâlı âşkâr öldür beni
sözü de muktezâ-yi hâl ü m akam a riâyetin
ne olduğunu veciz bir suretde anlatır.
H ûn-i cûşânım la bulsun dest-i nerm înin
Belâgat denilen ve fasîh bir söze ayrıca hıdâb
ve m ânâ itibâriyle bir kıym et veren meziy- Pcrde-i cshârı yırtdı zannedilsin âftâb
yet, kelâmın muktezâ-yi hâle tevâfukiyle te-
Cism-i T âhir etm eden z?r-i türaba iğtirâb
hakkuk eder. Cenaze ve düğün evlerinde Eyleyüb atf-i nigâlı-i i’tibâr öldür beni
başka başka konuşulacağını bilen ve bunu D ördüncü m ısrâı, üç m ısrâın kafiyesine
yapabilen bir kimse muktezâ-yi hâl ü m a­
kam a riâyet eylediği için belîğ sayılır. muhâlif, fakat aşağıki bendin son mısrâı ile
m ukaffâ m urabba’Iar da vardır. Süûd-ül-
M URABBA’ : ( ) N azım şekillerinden
M evlevî Bey’in şu eserinde olduğu g ib i:
biridir. D örder m ısrâlık bendlerden teşekkül
eder. «M ütekerrir» ve «müzdevic» olmak Bir nûr-i bedî-i m ânevidir
üzere iki ncvi’diı. G önlüm dc garik-i pertevidir
M azm ûn-ı kemâli m uhtevidir
M ütekerrir m urabba’larda birinci bendin
H er nükte-i dil-pezîr-i hüsnün
dördüncü mısrâı diğer bendin üçüncü mıs-
râından sonra tekrarlanır. A şkındır eğerçi bir esaret
Müzdevic m urabba’larda ise 2, 3 v.d. ... A m m â ki Iıayâtdan ibaret
bendlerin dördüncü m ısrâları birinci bend Sen pâdişah-i bahâsın elbet
ile kafiyeli bulunur. Ben dc ebedî csîr-ı hüsnün
M URASSA’ 104 M U Z A R İ’

H er bendi ayrı kafiyeli m urabba’iardan T erk edersem aşkını ey m lhr-i tâbânım


m anzum eler de yazılm ışdır. M ehtned A k ifin benim
m usalla taşını tasvir eden aşağıki şi’ri g ib i: m anzum esinde olduğu gibi.
Scrîr-i vâpcstnindir şu bi-pervâ uzanmış
M U SA RRA H A : ( ) Beyân tâbîrlerin­
taş
dendir. M üşcbbchi m ahzûf olan istiâredir.
K i nernıîn hab-gâlundan çıkar b ir giin
(bk. Istiâre)
vurursun baş
Elinden yok halâs İmkânı m â-dâm-cl-hayât M usarraha-i m ücerrede : ( ) Beyân
uğraş tâbîrlerindendir. Y alnız m üsteârün lehin mü-
Senin b ir sedd-1 râhındır, aşılm az lâyimi bir şey zikr edilen istiâredir. (bk. İs­
m uktedirsen aş! tiare)
M usarrahn-i ıniireşşelıa : ( ^ i ı^> Beyân
M u s a lla : miincem id b ir m ev d d ir eşk-i
tâbîrlerindendir. Y alnız müsteâriln-minhin
yetîm ânın
mülayim i b ir şey zikr edilen istiâredir. (bk.
M u s a lla : âbıdır bcrceste m âteın-zâr-i
İstiare)
dünyânın
M u s a llâ : ıninbcr-1 tebliğidir İnşâna M usarraha-i m u tla k a : ( «İÜ*» ) Beyân
Y ezdan’ın tâbîrlerindendir. M üsteârün-mintı ile müste-
M u s a llâ : ders-i ibretdir d u ru r pişinde ârün-lehin mülâyim lerinden hiç biri zikr
— irfanın edilmeyen istiâredir (bk. lstiire )
M U T A B A K A T : ( c-*Uw) bk. T ıb ik .
Scrîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olu r
M U T A R R A F : ( o J** ) Secî’ nevi’lerinden-
dünyâ
dir. (bk. Seci’)
M üşcyycd bürc U b âru lar düşer b ir bir,
bu taş hâlâ M U ’V E C : ( ^ ) bk. K alb.
Z cm ânun dcst-1 tahribiyle durm uş eyler
M U VA FAK A T: (
İstihza i* ) bk. l ’tilâf.
B ütün m cvcûda hâkim b ir adem tim sâlidir M U Z A R İ’ : ( £_ jl-â* ) Lügatde milşâbih de-
gûyâ. mekdir. A ruzda bir bahrin adıdır. Bunun
M U RASSA ’ : ( ) Seci’ nevi’Ierinden- esâs eczası A rablara göre b ir m ısrâın «Me­
dir. (bk. Seci’) fâîlün, fâilâtUn, mefâîlün», Acemlere göre
«M efâîlün, fâilâtUn, mefâîlün, fâilâtün»dür.
M U SA R R A ’ : ( ) İki m ısraı da kafi­ F ü rû u 12 dir. Vezinleri şu n la rd ır:
yeli olan beyitdir. Tek kafiyelisine «müf- 1— M efâîlü, fâilatü, mefâîlü, fûilât
red» denilir, (bk.* Beyt ve tasrî’) Mlisemmen-i mekfûf-i m aksûr (arûz ve darb)
H er niısrâı kafiyeli beyitlerden teşkil olu­ 2— M efâîlü, fâilün, m efâîlü, fâilün
nan . m anzum elere de «musa'rra’», yâhud Müsemmen-i mekfûf-i m ahzûf (arûz ve darb)
— m ısraları zincirleme gittiği için — « m i­ 3— M efû lü , fâilâtün, m efû lü , fâilâtün
selse!» diyorlar. Recâî-zâde’nin : Müsemmen-i ahreb-i sâlim (arûz ve darb)
H iç b ir dem sensiz olm ak istemez cânım 4— M efû lü , fâilâtUn, m efû lü , fâiliyyân
benim M üsemmen-i ahreb-i müsebbağ (arûz ve
O ldu gûyâ tâb-i hüsnün nûr-ı im ânım darb)
benim 5— M e fû lü , fâilâtü, mefâîlü, fâilât
Çevrin olm az kâsir-i şevk-i firavânım M üsemmen-i ahreb-i mekfûf-i m aksûr (arûz
benim ve darb)
M uttasıl âlem de etsin girye çeşm ânım 6— M efû lü , fâilâtü, m efâîlü, fâilün
benim Müsemmen-i ahreb-i mekfûf-i m ahzûf
Râzıyim yansın m üebbed kalb-l sûzânım (arûz ve darb)
benim 7— M efû lü , fâilâtün, m efû lü , fâilün
M evt tutsun d&menim, hiisrân giribânım M üsemmen-i ahreb ve sâlim-i m ahzûf (arûz
benim vc darb)
M ÜBÂLEGA 105 M ÜBÂLEGA

8— M efû lü , fâilâtü, m efâîlü, fâilâtün M em leket mcşşâtc-i adliyle zînet-yâb olur


Müsemmen-i ahreb-i mekfûf-i sâlim (arûz Saltanat, pîrâye-i lıulkiyle lıiisn ü ân bulur.
ve darb) beytinde teblîğ vardır. Ç ünki bir pâdişâhın
9— M efâîlü, fâilâtü, mefâıl adâletiyle m em leketin, yine o pâdişâhın
Müseddes-i mekfûf-i m aksûr (arûz ve darb) hüsn-i ahlâkiyle saltanatının süslenmesi ve
10— M efâîlü, fâilâtü, feûlün yükselmesi aklen de m üm kindir, âdeten de.
MUseddes-i mekfûf-i m ahzûf (arûz ve darb) F a k a t:
11— M efû lü , fâilâtü, m efâîlün A dli b ir gayctdc kim devrinde kebk ü
Müseddes-i ahreb-i mekfûf-i sâlim (arûz ve şâhbâz
darb) Birbirini âşyânm da gelir, m ihm ân bulur
12— M efû lü , fâilâtü, feûlün beytinde iğrâk vardır. Ç ünki doğan kuşu
Müseddes-i ahreb-i mekfûf-i m ahzûf (arûz ile kekliğin tıinbirine m üsâfir olacak kadar
ve darb) yekdiğeriyle alışmış olm aları m ûtâd değil­
Bu bahrin 3., 4., 5. ve 6. vezinleri Ede­ dir. O lm am akla berâber alışd ın lırsa ve do­
biyatım ızda da kullanılır. ğanın karnı tok bulunursa m üm kin olabil­
mesini akıl kabûl etsin diyebiliriz.
M UZM ER: ( ) «M ütefâilün» cüz’ünün
H er ne em r etse K azâyi tâbi’-i fernıân
«m üstefilün» şekline girmiş hâlidir, (bk. Iz- bulur
mâr)
m ısrâında ise gulüv vardır. Ç ünki bunun
M Ü B Â L E G A : ( «1İL* ) Bir şeyi târîf ve hiç b ir sûretle te’vîline im kân yokdur.
tasvîr ederken ya olduğundan fazla, yâhud N âm ık K em âl bir m akalesinde m übâlega
eksik göstermek, m eşhur tâbiriyle «habbeyi nevi’lerini şöyle târîf etm işdir :
kubbe, kubbeyi habbe yapm ak*dır. Bir bina «M übâlega m akbuldür, eğer aklen ve
vasfında o la n : âdeten vukuu kabil ise. Buna teblîğ tesmiye
İrtifâ’-i (âkının yanında Keyvân-i felek olunur. M âkuldür, eğer aklen m üm kin ve
Pes-terîn ol rütbe kim külısâra nisbet âdeten bâtıl ise. B una iğrâk denilir. Med-
k a’r-i çâh huldür, eğer b ir münâsib tevcîh ile iğrak
beytinde olduğu gibi. Şâir, o binanın kem e­ derecesine ircâı m üm kin olm am ak üzere akıl
rindeki yüksekliği anlatm ak için Zuhal sey- ve im kândan âtıl ise. B una gulüv nâm ı ve­
yâresinin onun yanında dağa nisbetle «ku­ rilir.»
yu dibi» kalacağını söylüyor, K em erin yük­ Eskiler, m übâleganın tebliğini, h attâ bâ-
sekliğini olduğundan çok, hem pek çok fazla zan iğrâkını severler, yapabilm esini hüner
göstermek istiyor. Kezâ Şem’î’nin : addederlerdi. Şeyh G alib H ayır-abâd’ını
G örem ez girsem eğer m ûr-i zaîfin gözüne tenkid eylediği N â b î’yi çok m übâlega yap­
m adığından d o la y ı:
Ey Süleymân-l zam ân, şöyle hayâl oldu
tenim H em b ir dahi var ki ol sühan-sâz
beytinde şâir, zayıflam ış cismini o kadar kü­ Iğrâkda roürg-i pest-pervâz
çültüyor ki gözüne girecek olsa bile bir k a­ beytiyle tahtie etm işdir. N âm ık K em âl ise
rıncanın onu göremiyeceğini söylüyor. teblîğ için «m akbûl», iğrâk için «m âkul»,
M übâlegayi eskiden «teblîğ», «iğrâk», gulüv için «medhûl» diyor. A caba bu «med-
«gulüv» diye üçe ayırırlar, birincisini mak- hûl» hükm ü tâm im edilebilir mi? Y âni ak­
bûl, İkincisini m akbûlce, üçüncüsünU gayr-i len m üm kin olm ayan h er şeyin düşünülüb
m akbul sayarlardı, (bk. Tebliğ, iğrâk, gulüv) söylenilmesi edebî kusur mu sayılm alıdır?
T eb'ıîğ: Y apılan m übâleganın âdeten ve Böyle olacak olursa edebiyatın b ir rüknü
aklen m üm kin, bulunan hayâlin yıkılıverm esi lâzım gelmez
İğ r â k : Y apılan m übâleganın âdeten mu- mi? O halde tabîatin fart-i heyecânını gös­
hâl, aklen mümkin, teren gulüvler de güzel olm ak şartiyle mak-
G u lü v : Y apılan m übâleganın âdeten ve bûl olabilir. M ehm ed  k ifin :
aklen m uhâl olması. Ey bu to p raklar için .toprağa düşmüş asker
N e f î’nin Birinci Sultan A hm ed hakkında- G ökden ecdâd inerek öpse o pâk alnı
ki b ir kasidesinden olan : değer
MÜBEYYİNE ıoc MÜMTÂZİYYET
Sana d ar gclmcyecck nıakberi kim ler Edebiyatım ızda bu bahsin 2., 3., 4. ve 5.
kazsın? fcri’leri ekseriyyetle, 11. ve 8. feri’leri dc
Göıııcliııı gel seni târihe desem nâdiren kullanılır.
sığmazsın!
M ÜEDDÂ : ( ) Edâ’nın mukabilidir
hitabındaki m übâlega gibi.
ki mânâ demekdir. (bk. Edâ)
Lâtife yolundaki iğrak vc gıılüvlcrin hoşa
gidcceği ise m alum dur. M Ü E SSESE : ( «— »J* ) Revîsindcn evvel m ü­
Zâlıid, bu bürûdctlc eğer D ûzclıa girsen teharrik bir harf, ondan evvel de b ir elif
Ilir lüle dıılıân yakm ağa âteş bulam azsın bulunan kafiye, (bk. Kafiye)
beyt-i m eşhurundaki mübâlega-i lâtîfc gibi.
M Ü FRED : ( J ) Kafiyesiz beyittir. Ka­
M Ü B E Y Y İN E : ( ) Tevriye nevi’lerin- fiyeli olana m usarra’ denilir, (bk. M usarra)
dendir. (bk. Telvîhât) M Ü F R E D A T : ( . j 'j y U ) Kafiyesi olm ayan
M ÜCENNAH: ( ^ ) bk. Kalb. ayrı ayrı beyitler.
M Ü C E R R E D : ( sj*; ) N oktasız harflerle M Ü H E Y Y İE : ( ) Tevriye nev’inden-
yazılan yazı. (bk. M ahzûf vc M ühmel) dir. (bk. Telvîhât)
M ÜCERREDE: ( ) Tevriye ncvi’le- M Ü H M E L : ( ) N oktasız harflerle ya­
ıindendir. (bk. Telvîhât) zılmış yazı ve noktasız harfleri hisâb edile­
cek târih, (bk. H azf, ebced hisâbı, târih)
M ÜCEVHER: { ^ A ) N oktalı harfleri
lıisab edilecek târih, (bk. Ebced hisâbı ve M Ü L Â Y İM : ( ) Istiâre-i mekniyyede
târih) m ahzûf bulunan mlişebbehün-bihin m ünâse­
M Ü CTES: ( ) Liigatda kökünden ko­ beti olan kelim edir ki âdetâ teşbihin «vech-i
şebeh»i mesâbesindedir. (bk. îstiâre)
parılm ış dem ekdir. A rûzda b ir bahrin adı­
dır. Bunun asıl eczası A rablara göre bir M Ü LEM M A ’ : ( £•!-• ) Çubuklu vc ala­
m ısrâda « M üstefilün, fâilâtün, m üstefilün, calı dokunmuş kumaş m ânâsınadır. Bir mıs-
râilâliiım lür. H irım dokuzdur. Vezinleri aşa­ râı, yıılıııt m ısrâının bir kısmı başka lisan­
ğıda g ö stcıilm işd ir: la yazılmış m anzûm cye denilir. İran şâir­
1— M efâiliin, feilâtün, m efâilün, feilâtün : leri, arabca m ısrâlarla karışık m anzum eleri­
M üscmmcıı-i m nhbûn ne «mülcmmcât» derler. Şeyh Sa’di’niıı mü-
2— M efâilün, feilâtün, m efâilün, feilân : lem m eâtı m eşhurdur. Bize A cemlerden inti­
M üscmmen-i mahbûn-i m aksûr (arûz vc darb) kal etmişdir. Hz. M evlânâ’ya izâfe edilen ve:
3— M efâilün, feilâtün, m efâilün, feilün : M âhest ne-ıııîdûııcm horşid rıılıat yânc
M üscmmcn-i m ahbûn-i m ahzûf (arûz ve Bu ayrılığ adına nice ciğerim yâne»
darb) m atla’ıyle başlayan gazeli Farsça-Tüıkçe
4— M efâilün, feilâtün, mefâilün, fa’lün : m ülem m a’ gazele misal olarak hatırlanabilir.
M üsem m en-i m ahbûn-i m aktû’ (arûz ve darb) Fuzûlî’nin de T ürkçe-A rabca m ülemm a’ ga­
5— M efâilün, feilâtün, m efâilün, fa ’lân : zelleri vardır, (bk. Telm î’)
M üsemmen-i m ahbûn-i m aktıı’-i müsebbağ
(aruz vc darb) M Ü M Â SELE : ( 4İ< Lc" ) Fâsılaların üst ta­
6— M efâilün, m e f ûliin, mefâilün, feilân : rafındaki kelimelerin de ekseriyet itibâriyle
M üscmmcn-i m ahbûn-i miişa’as-i m aksûr yekdiğerine veznen uygun olm asıdır.
(arûz vc darb) Miişîr-i saltanat, akl-i musavver
7— M efâiliin, m cf’ûlün, m efâilün, fa ’ : Pcnâlı-i ıııcınlckct, adl-i ınüccsscm
M üscmmen-i mahbûn-i m üşa’as-i m ahcûf beytinin m ısrâlarındaki dörder kelimenin bi-
(arıız vc darb) ribirinc vezin, yâni hece itibâriyle uygunlu­
8— M efâiliin, feilâtün : ğu gibi.
M ıırabba’-i m ahbûn (arûz ve darb) M Ü M T Â Z İY Y E T : ( ) İfâdenin baş­
9— M efâilün, f â ilâ t: ka sözlerden farklı ve güzel olması, (bk.
M ıırabba’-i m ahbûn-i m aksûr (arûz ve darb). Üslûb vc asâlet)
M ÜNÂCÂT 107 m ü n şi

M ÜNÂCÂT: ( ) L ügatda fısılda­ göre «m üstefilün, m efû lâtü , m üstefilün,


m cfû lâtü » d ü r. F ü rûu on birdir. Vezinleri
m ak, kulağa söylemek demekdir. K am us
şunlardır :
Tcrccnıcsi’ndc deniliyor k i :
1— M üfteilün, fâilân, m üfteilün, fâilân :
«Niyâz-i dergâh-i İlâhîye m ünâcât ıtlâkı
M üsemmen-i, matvî-i m evkuf (arûz ve darb)
ihfâ cihetiyle olduğuna mebnidir.»
2—- M üfteilün, fâilün, m üfteilün, fâilün :
Evet, bir kimsenin ellerini kaldırıb dileği­
Müsemmen-i matvî-i m ekşûf (arûz ve darb)
ni A llâh’dan gizlice istemesi m ünâcât ol­
3— M efâilün, fâilün, m efâilün, fâilün
m akla beraber Vehhâb-ı K erîm ’den bir şey
M üsemmen-i m ahbûn-i matvî-i mekşûf,
istemek için yazılan m anzum elere de m ünâ­
(arûz ve darb)
cât denilmişdir.
4— a) M üfteilün, fâilân, m üfteilün, fâilün :
Dilden bu günclı jengini dûr eyle İlâhî!
M üsemmen-i matvî-i ve mevkuf-i m aktu’
M ir’ât-i tcccllâ-yi G afu r eyle İlâhî!
b) M üfteilün, fâilün, mef'ûUin, fâilün :
M alıv etmek için jeng-i dili mevc-i
M üsemmen-i matvî-i m ekşûf (arûz ve darb)
slrişgim
5— M üfteilün, fâilân, m üfteilün, fâ ’ :
H er katresini liiccc-i nîir eyle İlâhî!
Müsemmen-i matvî-i m ecdû’ (arûz ve darb)
Benden alarak gaflet ii tcşvîşi-i sutûru
6— M üfteilün, fâilât, m üfteilün, fâ' :
Vâkıf-şiide-i ilm-i sudur eyle İlâhî!
Müsemmen-i matvî-i m enlıûr (arûz vc darb)
Ümmîd-i Cinân, lıavf-i Calıiın etmeye
7— a) M üfteilün, fâilâtün, m ef’ûlün, fa’ :
meşgul
b) M üfteilün, fâilâtün, m üfteilün, fa ’ :
Bizzât sana abd-i şekûr eyle İlâhî!
M üsemmen-i matvî-i m aktû’-i m enhur (arûz
H ccrin ile ıııâtem-kededir hânc-i kalbim
ve darb)
Vaslın ile bir dâr-i siirûr eyle ilâhı
8— M üfteilün, fâilâtü, m üfteilün :
ö ld ü r burada ölmeden evvel beni yâ Rab
Müseddes-i m atvî (arûz ve darb)
Âgâlı-i mcânî-i nüşûr eyle ilâhî!
9— M üfteilün, fâilâtü, m ef’ûlün
Mîkat>i tekarrübde edip rûlıu kelimin
Müseddes-i matvî-i m aktu’ (arûz ve darb)
Sînâ-yi dili n u r ile T û r eyle ilâlıî!
10— M üfteilün, fâilân :
Zâlıir olarak anda senâ-berk-i enallâh
M urabba’-i matvî-i m evkuf (arûz ve darb)
Rii’yetle beni clıl-i lıuzûr eyle İlâhî!
11— M üfteilün, feûlân :
M ahv eyleyerek lıcstî-i mevlıûmumıı bende
M urabba’-i matvî-i m ahbûn-i m evkuf (arûz
Zâtınla, sıfatınla zulıûr eyle İlâhî!
ve darb)
Benlik olarak senliğe m üstağrak u nâ-bûd
Edebiyatım ızda bu bahsin 1., 2., 4. (a) vc
Bir zerreyi miistclılek-i h ur eyle ilâhî!
10. feri’leri ekseriyyetle, 3. fer’i de nâdiren
Tâlıir kulunu kesret-i cürmıyle beraber
kullanılır.
M ir'ât-i tccellâ-yi G afu r eyle ilâhî!
niyazı gibi. M ÜNŞEA T: { Lii-* ) M ünşilerin yazdık­
ları tum turaklı nesir ve bunların topluca b u ­
M ÜNEKKAH: ( ) Haşivsiz söz. (bk.
lunduğu mecm ua veya kitab. M ünşeat ki-
Tenkîh) tabları eskiden yazı nüm unesi ittihaz edilir,
M Ü N E K K A H İY Y E T : ( ) İfâde tar­ hattâ bazıları ezberlenirmiş. Bunu Şeyh Ga-
lib’in :
zının «îcaz vc ıtııâb» diye ayrılan iki had-
dinin ortası. Elfazı m ânâsından çok olm a­ İndinde muazzanı-i matâlib
mak jizere söz söylemek. Buna «müsavat» Ezbcrlcnc M ünşeât-i Râgıb
adını da verirler, (bk. îcaz, ıtnâb, müsavat) demiş olm asından da anlıyoruz. T ârih i de­
ğeri itibariyle F crîdûn Bey’in M ünşeât-üs-
M Ü N E K K İD : ( ) Tenkidi meslek edi­
Salâtîn’i m cşhûrdıır. Bazı şâirlerin, ez-cümle
nen kimse, (bk. Tenkîd) N a b î’nin M ünşeât’ı vardır.
M Ü N SER İH : ( q ,—i-* ) Lügatde akıb giden M Ü N Ş Î: ( ) Eskiden gayet iyi nesir y a­
demekdir. Aruzda bir bahsin adıdır. Asıl zan m ânâsında kullanılır bir tâb îr idi. Kâ-
cüzü’leri A rablara göre bir m ısrâda «M üs­ tib, m uharrir, yazıcı kelimeleri, m ünşî laf­
tefilü n , m ef'ûlâlü, m üstefilün», Acemlere zındaki kudreti ifâde edemezdi. K âtib : D ev­
M Ü R Â Â T -İ N A Z İK 108 M ÜSEDDES

let dâirelerinde, m uharrir : G azetelerde, ya­ M Ü SECCA ’ : ( ^ —* ) F ıkraları seci’li olan


zıcı ise : E snâf dükkân ve loncalarında yazı yazılar, (bk. Seci’)
yazan m ânâsında kullanılırdı. Sonra m ünşî
m ânâsında «edib» kelimesi kullanılm aya M Ü S E D D E S : ( u " ) A ltışar m ısralı bend-
başlandı. Şimdi ise «Nâsir» deniliyor. lerden müteşekkil m anzûm edir. M urabba’
H er nâsir şâir değildir am m â, b ir kısım ve m uham m esler gibi müseddesler de m üte­
şâirler, aynı zam anda naşirdir. (Yenilerden kerrir ye müzdevic olur.
Cenâb Şchabeddîn gibi).
M Ü T EK E R R İR BİR M ÜSEDDES
M Ü R A Â T -t N A Z ÎR : ( j& i ) «Tenâ-
Etm ekdeyim nigâbına bak intizar, dur!
siib^ün diğer adı. (bk. Tenâsüb) ö y le selâmsız edilir mi giizâr, dur!
M U RED DEF: ( J j / ) Redîfli olan m an­ Şemsiyyen ile etme âm ân istitâr, dur!
zum s ö z : O lm az bu hâl rûyıınu setre m edâr, dur!
M ckal-i aşkı kim anlar kim inle söyleşelim Lâyık m ıdır bana bu kadar iğbirâr, dur!
M eâl-i aşkı kim -anlar kim inle söyleşelim Bî-çâre b ir fütâdeyim ey şehsüvâr, dur!
beyt-i m eşhûru gibi. M üreddef manzum e Ben m untazır iken nice dem dir visaline
A rabcada yokdur. O nu A cem lerle biz yaz­ K anm ış iken bu yolda olan hasb-i-hâline
mışız. (bk. K afiye ve redîf) Bilmem bu gün ne oldu sebeb infialine
M ÜREFFEL : ( ) «M üstefilün» cüz’- R ahm etmedin bu haste dil-i bî-mecâline
ünün «m üstefilâtün» şekline girmiş hâlidir, B ârî doyunca b ir bakayım gül cemâline
(bk. Terfii) Bı-çâre bir fütâdeyim ey şehsüvâr, dur!
Süûd-ül-Mevlcvî
M Ü REŞŞEH A : ( ) Tevriye envâın-
daııdır. (bk. Telvîhât) M Ü Z D E V İC BİR M ÜSEDDES

M Ü S A V A T : ( d j l —. ) «M ünakkahiyyet»in Ey mücessem şi’r-i Iâhûtî-edâ, sevdim seni


M a’ni-i sevdâna oldum âşinâ, sevdim seni
öbü r adıdır, (bk. Icâz, ıtnâb, m ünakkahiy-
F ikrim etdl vehleten meyl-i alâ, sevdim
yet)
seni
M ÜSEUIIA’ : ( * ) Y edişer m ısrâlık bend- N âgehânî b ir göründün bî-riyâ, sevdim
lerden müteşekkil bir nazım şeklidir. M uhar- seni
rir-i âcizin şu m anzum esi g ib i: İşte ik râr eylerim ey meh-lika, sevdim
seni
U yanıb da açalım perde-i ebsârınıızı Y ok fakat hiç bir ümîdim m utlaka, sevdim
Alcıııc gösterelim dîde-i bîdârım ızı seni
Dir zaıııûn titretiyorduk dil-i ağyarım ızı
Yine yâd ctdirelinı nâra-i zafer-kârım ızı Safvct-i sevdam a işhâd eylerim çeşmânını
K aradan seyr ederek cünd-i cilıân-dârım ızı Kuvvet-i dâvam a b ürhândır derim
peykânını
O rduya benzetelim satvet-i ebhârım ızı
V erelim haydi donanm aya bütiin varım ızı H ayret etmez mi gören dîdâr-i nûr-efşânını
H angi dil eyler teham m ül seyr edib
Bağlanıışdı kolum uz hayli zam ân istibdâd m üjgânını
Fcyz-i lıürriyyet ile olduk o bağdan âzâd Sevdiğim, m âzûr gör, dîdâr-i nûr-efşânını
A rtık iş görm eli ey kavın-i ekârinı-ecdâd Bir görüşde ihtiyar oldu hebâ, sevdim seni
V atan, im dâd diler Iıcr birim izden, im dâd Süûd-ül-Mevlevî
Çekilen bunca cınek olm adan evvel berbâd M ütekerrir ve müzdevic müseddeslerde
Edelim safha-i deryada şükûlıu m üzdâd alelekser b ir m ısrâ’ yerine iki m ısrâ birden
V erelim haydi donanm aya bütün yârım ızı. tekerrür, yâhut tegayyür eder. H âm id ve
 kif Bey’lerin aşağıki şiirlerinde olduğu
M ÜSEBBAĞ : ( • ) «Fâilâtün» cüz’ünün
g ib i:
«fâiliyyân» şekline girmiş hâlidir, (bk. Tes- D üşm ende garaz rabne-i mebnâ-yi vatandır
bîg) Evlâdının im dadı tçm ennâ-yi vatandır
MÜSEDDES 109 MÜSEMMAT
M eydân-i vega çünki şu pehnâ-yi vatandır Eğmiş lıilâli üstüne tarf-i külahını
Teslim olacak Iıîın-i âdâ-yi vatandır Ç ok dil-şigestenin göğe yctürıuüş âlımı
D üşm en geliyor m aksadı ifnâ-yi vatandır Z ülfün dağıtdı, gizledi ebr içre mâlım ı
K arşı duracak ılüşıııcnc cbnâ-yi vatandır G ördiiııı yiiziindc hnlka-i ziilf-i siyâlııııı
Ol pîç ü tâbi çoh ne resendir? dedim,
M âzî düşünülse ne küçük neş’etimiz var
d e d i:
H âle bakılınca ne büyük hey’etiıniz v ar
D evr-i ruhum de rişte-i cânındurur senin.
Bin k al’a-i düşmende bizim râyetim iz var
Sııllıü severiz, lıarb edecck cür’etimiz var M uharrir-i âcizin «Vakfa-i A refât» Un­
D üşm en geliyor maksadı ifnâ-yi vatandır vanlı bir m anzum esinden alınan şu iki bend-
K arşı duracak düşm ana ebnâ-yi vatandır de görüldüğü üzre her bendi ayrıca kafiyeli
A bdülhak H âm id Bey müseddesler de vardır :
Bakm ak da bu dâr-i ibtilâya Bak şu vâdî-i garâm ın sâha-i pür-cûşııııa
Rûhıın can atardı itilâya D ikkat et m anzûr olan cvzû’-ı
E n sonra o nûr-ı Arş-ı pâye Iıaşyctpûşuna
Yükseldi civar-i Kibriyâya Ncşve-bahş olmuş ki öyle vâkıf-i
Dem şimdi dcnı-i scâdclindir ıııedlıûşııııa
Ervah, nedîm-i Iıazretindir Benzemez beznı-i şerâbın zevk-i
niışâ-nûşuna
Ey yâr-ı azîz-i gam-güsârım H er biri asmış da ihrâm -ı tecerriid dûşuna
M ahv oldu, H üdâ bilir, karârım K endini atm ış rizâ-yi H alikın âgûşuna
Sarsıldı olanca ıstıbârım
Bîzâr peyinde rûh-i zarım K alb-i üm m ctden lıurûş etm ekde b ir bank-i
Gitdin beni kimsesiz bırakdın lıazîn
Y akdın beni hasretinle yakdın In ’ikâsı verm ede âfâka b ir ulvi tanin
M ehm ed A kif Bey İnleyen diller d iy o r: Lcbbeyk
H em m ütekerrir, hem müzdevic müsed­ llâlı-el-âlcm in
desler de vardır. Şu parçalarda olduğu g ib i: A ğlayan gözler edilmiş şerm ile atf-i zem in
Kimi endişe-kâr-i lâ-halâdır T itreyen eller ise m a’tûf-i dergâh-i berin
Kimi bürbân-şüm âr-i lâ-m elâdır Yakt-i tebşîr-i icâbct, durm a ey
Cilıân derler ki dâr-i ibtilâdır Rûh-üI-Emin
ö lü m derler, m edâr-i i’tilâdır M Ü S E L S E L : ( J - l —*) B ütün m ısraları kafi­
M ariza (ûl-i öm rü b ir belâdır
yeli m anzûm e. (bk. T asrî’ ve m usarra’)
N için inşân hayâta m übtelâdır

Şu sâil pire b ak rencûr-i zillet M ÜSEM M A T: ( i — ) Lügatda «inci, bon­


Helâhil-nûş dendân-i sefalet cuk dizisi» dem ekdir. Bizim m urabba’ m u­
O lur pîçiş-nümâ-yi derd-i illet hamm es, müseddes v .d .... dediğimiz nazm
F ak at vicdanı dârfl-yâb-l gaflet şekillerinin hepsine binlen A rab lar «Mii-
D erûnu mcs’adet-lıâh-i şifâdır sem mat» adını verm işler, fakat A ccmlcrle
N için insan hayâta m iibtelâdır T iirkler bu tâbiri başka m ânâda kullanm ış­
İsmail Safâ Bey lardır. Acem lerce ve bizce m ü se m m a t: 4
Fuzûlî’nin m eşhur müseddesi de böyle m ü­ m efâîlün, yâhut 4 m üslefilün gibi cüz’Ieri
tekerrir ve m üzdevicdir: tekrarlanan vezinlerden tanzim edilir. D ö rt
cüz’e ayrılan her beytin son cüz’ü, gazelin
D ün sâye saldı bâşım a b ir serv-i ser-bülcnd
esas kafiyesini tâkib etm ekle beraber üç
Kim kaddi dil-rübâ idi, re ftâ n dil-pesend
cüz’ü de ayrıca kafiyeli olur, ö y le ki her
G üftâra geldi nâgelı açub Ia’l-i nûş-lıand
iki cüz’ü b irer m ısra’ şeklinde yazılsa b ir
B ir piste gördüm anda töker rize rize kand
beyt, dö rt m ısrâ’Iı b ir “bend teşkil eder.
Sordum : m eğer bu dürc-i dehendir? dedim,
Fuzûlî’nin şu gazeli gibi :
d e d i:
Yoh, yoh, devâ-yi derd-i nibânındurur Beni candan usandırdı
senin. C efâdan yâr usanm az mı?
MÜSEMMEN 110 MÜSTEZAD
Felekler yandı âlıınıdan M Ü SN ED : ( ) Hecenin kapalısıdır, (bk.
M uradım şcın’i yanm az ini? Hece)
Şcb-i firkat yakar camın M ÜSTEÂR : ( j L l —•) «Beyân» tâbîrlerinden­
T ökcr yaş çeşnı-i giryâııım dir. istiarede müşebbehün-bihin lafzı demek-
U yârır halkı cfgaıııııı dir. (bk. İstiare vc leşbîh)
Knrfı bahtını ııyanmaz mı? M üstcârün-Iclı: ( J j L l—» ) «Beyân» tâbîrle­

Değildim ben sana nıâil rindendir. İstiarede müşebbehin mânâsı dc-


Sen ctdin aklım ı zail m ekdir. (bk. lstiâre ve teşbîh)
M üstcârün-m inlı: ( * ) «Beyân» tâb îr­
Haııa la'ıı eyleyen câhil
Seni gör-geç utanm az ıııı? lerindendir. İstiarede müşebbehün-bihin m â­
nâsı demekdir. (bk. lstiâre ve teşbîh)
G ül-i rıılısârına karşu M Ü S T E V Î: ( ) bk. Kalb.
G özüm den kanlu akar su
M Ü STEZA D : ( J İ j w • ) Bâzı manzûmelerde,
H abîbinı, fasl-ı-güldür bu
alelhusus gazellerde m ısrâların sonuna kısa
A kar sular bulanm az mı?
ve m anzum bir parça ilâve edilir. O par­
Gamiııı jıiıılıûıı dutardım ben çalara «ziyâde», ziyâdeli m anzum elere «müs-
D ediler yâra kıl rûşen tezâd» denilir. N edim ’in bir müstezadından
alınan şu parça g ib i:
Disem o bî-vefâ bilmen Ey şıılı-i kerem-pîşe, dil-i zâr şenindir
İnanır m u inanm az mı? Yok m innetin aslâ
Fuzulî rind-i şeydâdır Ey kân-i kerem , anda ne kim vâr şenindir
Hcıııîşe halka riisvâdır Pinlıân ü hüveydâ
Sen kim gelesin meclise bir yer mi
Sorıııı kim bu ııc sevdadır bulunm az
l(u sevdadan usanm az mı? Baş üzre yerin var
G ül goncesisin, gûşe-i destâr şenindir
Eski m üsem m at eserler arasında N e f’î’nin
m eşhur «Bühâriyye»si san’atkârânedir. Gel ey gül-i ra ’nâ
M uallim N âci m erhum un Fransız şâiri
M Ü S E M M E N : ( &*** ) Sekizer m ısrâlık K orney (Corneillc)’den «Lâlenin Güneşe Arz
bendlerdcn müteşekkil b ir nazım şeklidir. Ettiği Bir Niyâz» ünvâniyle terceme ettiği
Recûî-zâde E krem Bey’in şu hazîn şi’rinde şu m anzum e de müstczâddır.
olduğu g ib i:
Ey kevkeb-i ralışân ki benim clsm ü
Elem le ağlaşa-gclmiş ıbâda ağlayayım
cemâlim
Sabâlı-i m evte kalan i’tim âda ağlayayım
Senden alıyor feyz
llükfıya hande eden içtihada ağlayayım
Olsun bana ârâyiş-i bâkî bu kemâlim
Geçen zam anı alub şimdi yâda ağlayayım
N âkıs kalıyor feyz
V ücûda nûm-zcd olm uş rcınâda ağlayayım
M cn’cylc âm ân etmeden evrakımı bî-reng
B tlâ-yi firkat içinde, safâda ağlayayım
G addar zamanı
Dcm-i seherde, hususa m esâda ağlayayım
Olsun Jiili’nin cebhc-i pâki bana evreng
N cjâd’a ağlayayım ben, N cjâd’a ağlayayım
Sevsin beni cânı...
G arîb-i çilıre-i iimniyye-i fuâdım dı Eylerse o yüzden bcui rengin ü ziyâ-dâr
Eııîs-i rıılı-ı ıııelûlünıdü, rfılı-zâdımdı T âli’ olarak y ar
Sevimli lıüzn-i şcbinı, şevk-i bâıııdâdımdı A rtık olurum ben şeref ii şâu ile her bâr
K üçük vücûdu büyük cây-i istiuûdımdı Şalıcnşch-i ezhâr.
D üşüncem i ona lıasr etm ek i’liyâdım dı H alk şâirleri ıstılahında m üstezâda «ye­
O kimsenin değil, ancak benim N cjâd’ımdı dekli» denilir. Eski şâirler, m üstezâdlarda
Bu güıı sefil kalan i’tiyâda ağlayayım ziyâdelerin intizau.’na ihtim am gösteriyor­
Ncjsid’a ağlayayım beıı, N cjâd’a ağlayayım lar, m ânâca liizıımu olsun olmasın her mis-
MÜSTEZAD 111 MÜŞÂKELE
râın sonuna bir parça ilâve ediyorlar, bu­ M Ü Ş Â A R E : ( ) a) K arşılıklı şiir
nunla da ahengin tc’mînine çalışıyorlardı.
söylemek ve okum ak.
Meselâ izzet M olla’nın : b) D îvân şâirlerinden birinin bir m anzu­
Bülbül, yetişir bağrımı Iıun eldi figanın mesine diğer bir şâir tarafından aynı vezin
Z abt eyle dehânın vc kafiyede olm ak üzere «nazire» yazılm ak.
H ançer gibi deldi ciğerim tîg-i zebanın c) H alk şâirleri arasında yapılan şiir ya­
Te’sîr-i lisanın rışında da bîri tarafından okunan beyte
müstezadındaki «te’sîr-i lisanın» ziyâdesi öbürleri tarafından vezin ve ayak uyduru­
hakîkaten ziyâdedir. Ç ünki bülbüle «Senin larak cevab verilmesi, (bk. Ayak)
kılıç gibi olan dilin yüreğimi hançer gibi d) Bir de edebiyat m eraklıları taralından
deldi» dedikden sonra «te’sîr-i lisânın» de­ m uayyen bir m evzua göre, meselâ dudak ve
menin lüzumu, hattâ mânâsı olm adığı mey­ yanak m azm unlarını hâvi olm ak üzere be­
dandadır. yitler okunm ası, yâhut birinin okuduğu bey­
Servet-i-Fünun edebiyatçıları da müste- tin son kelimesiyle başlam ak üzere diğeri­
zâd manzum e yazdılar. F ak at ziyâdelerin nin başka bir beyt okum ası. M eselâ b i r i :
kullanılışında âhengin intizâm ından ziyâde, H addeden geçmiş nezâket yâl-ii-bâl olmuş
m ânâca lüzum una ehemmiyet verdiler ve sana
Fikret’in : M ey süzülmüş şişeden rûlısar-i âl olmuş
saııa
Çekiç altında m uhakkar ezilir günlcrcc,
beytini o k u y u n c a İkincinin :
llir çelik parçası bir tîğ-i nıclıîb olm ak
için. Sana cy nûr-i mücessem nice tcşbîlı
edeyim,
Soıırn yatm akla geçer öm rü niyâm ım la
bütün. Yoğ iken vcclı-i şebelı, tâze ııilıâl-i çemeni
beytini inşâd etmesi, üçünciinün de :
N e hazin işkence!
Çcmcn-i gülşeni ilıyâ kılır âb-ı b aran
parçasında olduğu gibi bir «ziyâde»yi bir
Giryesi çarhın eder ruy-i zemini handan
m ısrâ yerinde kullandılar. K e z â :
beytini yetişdirmesi. Böyle m üşâarclerde sı­
Çocuk değil bu bir çiçek rası gelince b ir beyt bulub okuyam ayan
Ya b ir melek m ağlûb olmuş sayılırdı.
Sen ey şükûfe-i cilıân,
M Ü ŞA ’AS : ( ) A ruzda «Fâilâtün» cüz’-
Nesin, safa-yi dil misin
iinlin «m cfûlün» şekline girmiş hâlidir, (bk.
Değil misin
T eş’îs)
Fcdâ şu anlaşılm ayan
Sürûduna M Ü ŞÂ K ELE : ( Lî.* ) Bedî’ san’atlerinden-
Benim bütün fesahatim, dir. Bir m asdarın m ânâsının diğer b ir lafz
Belâgatim, ile değişmesi ve m üştakkatının bir ibarede
Olanca şâiriydim ... m ükerrer olarak irâd edilmiş o lm a sıd ır:
Fcdâ ıııalıâsin-i cilıân Seni ol rütbe sever kıskanırını kiııı güzelim
Şu nâ-tüvân vücûduna Kimsenin yâdına gelmezdin elimden gelse
manzumesinde görüldüğü vcclıile ziyâdeleri beytindeki «yâdına gelmezdin» ve «elimden
muayyen mevki’lerde değil, m ânânın icâb gelse» cüm lelerindeki gelmek m asdarı müş-
ettiği yerlerde istimâl ettiler. Yeni miiste- takkatının kullanılışı gibi. M alûm dur ki
zâdlar eskilerden m anâlı oldu. F ak at ziyâ­ yâda gelmek : H atırlam ak dem ekdir. Elden
delerin aralarındaki ’mesâfelerin -bir olm a­ gelmek i s e : M uktedir olm ak, yapabilm ek
ması dolayısiyle nazm âhenginde bir aksak­ m ânâsınadır. Bu m ânâların ikisi de gelmek
lık duyulm aya başladı. «Serbest nazım cı»lar m asdariyle ifâde edilir. F ak at burada ev­
ise müstezâdı lüzum undan çok fazla kullan­ veline gelen «yâda» ve «elden» kelimele­
dılar ve bir satırlık bir m ısrâ’ denilebile­ rinin yardım iyle asıl m ânâsı değişiyor, baş­
cek bir sözle tek lıecedcn ibâret bir keli­ ka "bir şekil alıyor, binâenaleyh ikisinin bir-
meyi alt alta yazıb gûyâ beyt hâline getir­ likde zikrinden «müşâkele san’ati» husule
diler. geliyor.
M Ü ŞA TTA R 112 M ÜTAYÂZt

Kcudi bâzaıı gelir am m â, sözü gelmez M üsemmen-i eslem-i sâlim (arûz ve darb)
kaleme 4— F a ’lün, feûlün, fa’lün, feûlün
mısraı bunun m enfi m isâlidir. M üşâkeleyi M üsemmen-i eslem-i sâlim (arûz ve darb)
daha kısa o larak târif için şöyle de diyebi­ 5— F a ’lü, feûlün, fa’lü, feûlün
liriz : «Bir fi’lin başka kelim elerle m ürekkeb M üscnımcn-i esıcnı-i m aksûr (arûz vc darb)
ve m ükerrer olarak irâdı»dır. 6— F a ’lü, feûlün, fa’lü, feûl
M üsemmen-i esrem-i sâlim-i m aksûr (arû%
M Ü ŞATTAR: ( ) T aştîr edilmiş, m ısra­
ve darb)
ları arasına ayrıca ilâveler yazılmış m an­ 7— Feûlü, fa’lün, feûlü, fa’lün
zum e dem ektir, (bk. Taştîr) M üsemmen-i nıakbîız-i cslem (arûz vc darb)
M Ü ŞEBBEH : ( ) bk. Teşbîh. 8— Feûlün, feil, feûlün, feil
M üsemmen-i m ahzûf
M iişebbehün-bih: ( * ) bk. Teşbîh.
9— Feûlün, feûlün, feûlün
M Ü T E D Â R İK : ( ) Esasen beher m ıs­ Müseddes-i sâlim
raı d ö rt «Fâilün»den ibâret b ir vezindir. 10— Feûlün, feûlün, feil
Bunu im âm H alîl değil, sonradan Ahfeş M üseddes-i m ahzûf (arûz ve darb)
bulm uşdur. O ndan dolayı «muhdes», «uıuh- Bu bahrin 1. ve 2. vezinleri Edebiyatım ız­
tera’» ve «garîb» denildiği gibi bahr-i mü- da kullanılm ıştır.
tekarib ile âdetâ kardeş olduğundan «şakîk», M Ü T E K A R R 1N : ( ) İki kafiyesi olan
koşan at ayağının sesine benzediği için ve bu kafiyeleri yan yana bulunan manzû-
«rekd-ul-hayl», çan sesini andırm ası _dolayı- me. N âcî’nin :
siyle «savt-ün-nâkus», su dam lasına benze­ H angi âkil der ki ancak «râh»-i
diğinden «m ütekatır» isim leri de verilmiş- «gülşen»den geçin?
dir. M ütedârik bahrinin şöyle altı vezni var­ B ir de gafiller, şu «nâlişgâh»-ı «şiven»den
d ır ki bizde hem en hiç kullanılnıam ışdır. geçin!
1— F âilün, fâilün, fâilün, fâilün beytinde olduğu gibi. (bk. Kafiye)
Müsemmen-i sâlim
M Ü T EK Â V 1SE : ( ) A hiri sâkin olan,
2— Feilün, feilün, feilün, feilün
ondan evvel dört m üteharrik, daha evvel bir
M üsemmen- i m ahbûn
sâkin h arf bulunan k a fiy e : Edememiş, gide­
3— F a’lün, fa’lün, fa’lün, fa’lün
memiş gibi. (bk. Kafiye)
M üscm m cn-i m aktu’
4— Fâilün, feil, fâilün, feil M Ü T E K E R R 1R : ( j ) M urabba’larda
Müsemmcn- i m ahbûn-i m aktû’ (arûz ve darb) birinci bendin son m ısraı, muham mes ve
5— Feilün, feilün, feilün müseddeslerde kezâ birinci bendin sondan
M üseddes-i m ahbûn iki m ısrâı, her bendin sonunda tekrar edi­
6— F a’lün, fa’lün, fa’lün len nazım şekli, (bk. M urabba’, m uham mes,
M üseddes-i m aktû’ müseddes)
M Ü T E D Â R İK E : ( ) Âhiri sâkin, on­ M Ü T E R Â D İF : ( J j U * ) Â hirinde fasılasız
dan evvel iki m üteharrik, daha evvel yine iki sâkin h arf bulunan k a fiy e : Meşhûd,
sâkin h arf bulunan k a fiy e : G iryânım ı, câ- uhûd gibi. (bk. Kafiye)
nânım ı gibi. (bk. Kafiye)
M Ü T E R Â K 1B E : ( ) Sonu sâkin olan,
M ÜTEKAR1B : ( y j l ü « ) Esasen b ir mısraı ondan evvel üç m üteharrik, daha evvel bir
dört «Feûlün»den ibâret b ir vezindir. Bu­ sâkin h arf bulunan kafiye. Sahbâ-yi adem,
nun fürû’u ondur. V ezinlerini isimleriyle m înâ-yi adem gibi. (bk. Kafiye)
aşağıya yazıyorum :
M Ü T EV Â T İR : ( j Ijr* ) Â hirinde sâkin, on­
1— Feıılün, feûlün, feûlün, feûlün
dan evvel m üteharrik, ondan evvel yine sa­
M üsemmen-i sâlim
2— Feûlün, feûlün, feûlün, feûl kin b ir h arf bulunan kafiye. Y ârı, reftârı
M iisem men-i m aksûr (arûz ve darb) gibi. (bk. Kafiye)
3— Feûlün, feûlün, feûlün, feil M Ü T E V Â Z l: ( <_Sj'/ - • ) Vezn ve kafiye iti-
M ÜVÂZENE N A ’T

bâriyle biribirine uygun «seci’»ler.' '(bk. M Ü V Â Z t: ( ) Seci’ nevi’lerindendir.


Seci’) (bk. Seci’)

M Ü VÂZEN E: ( ) Fasılaların, yâni M Ü V Â Z tN : ( j j l j * ) Seci’ nevi’lerindendir.


nesirde fıkraların, nazım da m ısrâiarın son (bk. Seci’)
kelimelerinin vezn itibâriyle müsâvi olm a­ M Ü Z Â L : ( ) A rûzda «M ütefâilün» cüz’-
sıdır.
ünün «mütefâilân» şekline girişi, (bk. İzâle)
Âleme câm-i safa sunduğu dem bâna felek M Ü Z D E V IC : ( •>✓'*) M urabba’larda, mu­
Bir kadeh sunm adı kim vermeye bin
ham m eslerde, müseddeslerde h er bendin so­
tiirlü kesel
nuncu m ısrâı, birinci bend ile kafiyedâr olan
beytindeki «Felek» ve «Kesel» kelimelerinin nazım şeklidir, (bk. M urab b a’, muham m es,
vezn, yâni hece itibâriyle uygunluğu gibi. müseddes)

N
N Â İR E : ( »j\t ) Kafiyede «mezîd»den son­ A lî vasfında yazılan m anzum elerdir. «N a’t-i
ş e r if» : H azret-i Peygam ber’e, «N a’t-i Ç âr
ra gelen h arf veya harfler. N âcî’n i n :
Y â r » : H ulâfâ-yi R âşidîn’e, «N a’t-i Alî» :
Şaşmada hûş-yârlnr mestinize
C enâb-i M urteza’ya âid medhiye demek
Kendiniz düşmensiniz hestînize
olur. Osm anlı Şâirlerinin hem en hepsi n a’t
beytinin kafiyelerindeki «e» harfleri gibi,
yazdıkları hâlde içlerinde en ziyâde bu vâ-
(bk. Kafiye) dîde kalem oynatan Istanbul’lu N azîm ile
NAHR: ( ) A rûzda «m efûlât» cüz’ünü N eccâr-zâde Şeyh R izâ’dır. F u zû lî’nin, Nâ-
<fa’» şekline sokm akdır. (bk. M enhûr) bî’nin n a’t-i şerifleri de m eşhûrdur. Bir
N a’t-i Ş e rif:
NAKD: ( ) N azm ın kusurlarını bildiren
ilmin adıdır; Ulûm-i edebiyyeden biridir. M est etdi beni nûr-i tecellâ-yi M uham m ed
O ldum ezelî âşık-l şeydâ-yi M uham m ed
Nakd; lügatde paranın sağlamı ile kalpını
Çeşm ânım a etdirm ede taktîr-i leâlî
ayırd etme demekdir. Sözün kusurlusu ile ku­
Şevk-i ezel-i Iü’lü’-i lâlâ-yi- M uham m ed
sursuzunun bu ilim ile ayırd edilmesi bu adı
Y akdı dili âteşlere de kalm adı sabrım
alm asına sebeb olm uşdur. Şimdi, doğrusu
Envâr-i rııh-i câzibe-efzâ-yi M uham m ed
«intikad» olduğu halde, «tenkîd» dediğimiz
E tdi beni ham-geşte-i Iıicrân-i lıırâmı
de aşağı-yukarı « nakdidir. Bizde tenkîd, da­
Fikr-i reviş-i kamet-i Tûbâ-yi M uham m ed
ha çok, «kusur bulm a» gayretine inhisar et­
K aldım şeb-i târîk-i firakında nıeded-!:âh
mekte, meziyyetler gösterilmem ektedir.
Ey hâdi-i râh-i şeb-i ycldû-yi M uham m ed
N AKL: ( J i ) Uyûb-i şiir (şiir ayıpları) Siz söyleyin ey şeb-rev-i sevdası olanlar
cümlesindendir. (bk. llm âm ) Âyâ nerede cây-i m uallâ-yi M ulıam nıcd
M eş’al-keş-i rahim olun A llâh için olsun
N ÂSİR : ( ,/!>" ) N esr yazan. Cenab Şehâbed-
Ey râhile-i bâdiyc-peymâ-yi M uham m ed
din ile Süleym an N azif cn değerli naşirle­ Ey nûr-i sevad, ey şeb-i târ, olm ada rengin
rimizden idiler, (bk. Münşî) Y âd-âver-i giysû-yi m utarrâ-yi M uham m ed
NAT: ( ) Lügatde «vasf» demekdir. Ey ebr-i şefak, lem ’a-fürûz ol ki olursun
D îvân edebiyatında bilhassa H azret-i Pey­ Âyîne-i dîdâr-i m usaffâ-yi M uham m ed
gamber ve Ç âr Y âr H azarâtı ile Cenâb-i E y bâd-i seher-hîz-i harem, esmeye başla

F: 8
N A ’T 114 N A Z ÎR E

Dclıri bürüsün buy-i dil-ârâ-yi M ulıanınıed Bcndc-i hünkâr-i Sıddîkî-ncsebdir kalb-i


Uy kalb-i elcıu-pcrvcr ü lıasretzede inle zûr
Bir neflıa verir ravza-i ulyâ-yi M uham m ed Cân-i Tâjıir abd-i mahz-i hânedân-i
Bir lcms-i niivâziş ile eyle beni T âhir H ayderî
E y ınevce-i deryâ-yi atâyâ-yi M ulıam mcd
N A Z ÎR E : ( ) Bir şâirin manzûm bir
Bir na’t-i Ç âr-yâr :
eserine (alelekser gazeline) diğer bir şâir ta­
Buna M âbûd-i ferd Allâlıü ckber
rafından aynı vezn ve kafiyede olm ak üzre
Tevccciih-gâh-i rûhum dur Peyc-nıbcr
yazılan benzer şiirdir. Bunıı yapm aya «tan­
Lisân-i hâlisim lıcr lahza sö y le r:
zîr» denilir, (bk. T anzîr) İran şâirleri nazi­
Ki dîne çâr crkâıı-i m ukarrer
reye «cevâb» da derler.
Ebûbekr ü Ö m er, O sman ü H ayder
Benim bir gazelim :
Vücûdu bu zevât-i bihterînin
M cdâr-i fahridir clıl-i yakîuin D oğar da nıihr-i cem âlin senin hayâlimde
G ören gözler bilir, m ihrabı dînin Fezada n û r aram anı ben bülün lcyâliınde
Bu dört şcın’ayle olıııuşdur m ünevver M ükcvvcnât uyurken, tehayyiilünle senin
E bûbekr ü Ömer, O smân ü H ayder Sabâlıı karşılarım tatlı hasb-l-hâlimde
Sahabe cncüm-î çarlı-i hüdâdır A bî-vefâ, ne k adar da vefâlı yâdın var
Şcb-i zulm etde ycnbû’-ı ziyadır B ırakm ıyor beni tenhâ şeb-i melalimde
Velî fark-i tenevvür rû-nüm âdır Odur enîs-i revanim , odur nedim-i dilim
Seıııâ-yi i’tilâya şems-i enver O nunla derdlcşirim ân-ı ibtihâlim de
E bûbekr ü Ömer, Osm ân ü H ayder Sen cy vefâdan olan bî-nasib, hilkatde
Bu dört kandil-i nû ru n inşiâı Z afer mi hissediyorsun acıklı hâlimde
N ebi ıııişkâlıııııı aks-i ş 11fil Ccrîh-i firkat ikcıı dil, silıânı-i lıccrc yine
O m cnba’dcıı bulııb da iltimâı N işane bulm a dilersin şigeste hâlimde
Sabâlı-iil-hayr-i isti’dâda bâver Vefâlı yâdına cândan Iıczâr şükran ki
E bûbekr ü Ömer, O sm ân ü H ayder B ırakm ıyor beni tenhâ şeb-i melâlimde
Bu dört zâtın m akam ı pek büyükdür Eski talebem den ödem işli M uam m er Lut-
Bunu derk etm iyen gayet küçiikdür fi Bey m erhum un bu gazele n a z ire si:
Sözü erbâb-i tuğyanın çürükdür Em ellerim soluyor gülşen-i hayâlimde
N igâh-i Elıl-i H akda kadri berter Açıldı goncc-i lıicrân sirişg-i âlimde
E bûbekr ü Öıner, O smân ü H ayder Elem li öm rüm ü tâkîb edib emellerle
Bi-haıııdillâlı ki T âb ir M evlevîyim İniltiler yaratan hesti-i melâlimde
E bûbekr oğlunun b ir peyrevîyim Scrâb-i neşveni buldum zam an zam an cy
Füyûz-i M esneviyi m uhteviyim aşk
Bcuiın fikrim ce fikre hayret-ûver Ü nıîd içindeki âlânı-i bî-zcvâliındc
E bûbekr ü Ömer, O smân ü H ayder Güzelliğinle teselli bulan zavallı gönül
Bir na’t-i A l i : Ziyâ-yi vuslat arar ufk-ı piir-zılâliuıde
D cınbcdcm malım ûr-i şevk eyler dil-i Senin safâ-yi visâlin gelir de yâdım a âh
gaın-pcrveri E rîkclcr kurarını bûscdcn hayâlimde
Câııı-i zchr-cfşân-i debrin bâde-i renc-âveri Senıâ-yi neşvede perrân birer şihâb-i hazin
Ben o scrıııest-i lıclâhil-nûş-i âlâm ım ki âh D oğan Iıer âlı-i tclıassür benim şu hâlimde
H ûn-i dildendir bana bezm-i hayâtın sâgari Bu gün balıâr-i şebâbım lıazan-i lıüzn oldu
Y andı sabrını gayri ey sâkî-i sehbâ-yi tahûr Açıldı goncc-i hicrân sirişg-i âlimde
V er delıâıı-i cânıına câııı-i şerâb-i Kcvseri Eğirdirü Hacı K em âl’in yegâne nüshası
Tcşııe-i ıııâ-iil-lıayâl-i iltifatım yâ Alî İngiltere'nin Bıilislı Mıızcum Kiilübhııncsin-
Ncşve-yâb eyle bi-câh-i Ilazret-i dc bulunan M ccnui’at-iin-Nczâir’i (Nazire­
Peygam beri ler M ecm u’ası), eski şâirlerim izin biribirle-
Pençe-i ÂI-i A bâ lıakkiyçün cy şîr-i H udâ rine olan nazirelerini ihtiva etmektedir.
Kıl ııüvâziş dest-i eltâfın ile bu çâkeri Bir de tehzil yoliyle yazılmış n a zîre k r
Rû-siyâlıım gerçi istîd’â-yi afvc yok yüzüm vardır ki son zam anlardaki üstâdları «Deh-
Şâfiinı olsun velî nûr-i sevâd-i K anberî rî» mahlasiyle yazdığı nazîreler Dîvânçe-i
N Â ZIM 115 NEFES

D ehrî’de toplanan rahm clli Hüseyn Kâmî S onraları arûz ile de nefesler yazıldı.
Bey (ki şâir Kcmaleddin K âm î’nin babası­ Hece vezniyle bir nefesden :
dır.) vc nazirelerini Dîvânçc-i Fâzıl Der- Â dem i balçıkdaıı yıığıırdıın, yapılın
medh-i Efâzıl’dc toplayan Fâzıl Ahmed Ay- Y apıb da neylersin, bundan sana nc
kaç Bey'le H alîl N ihad Boztepe Bey’dir. H alk etdin cilıânı, inşânı saldın
N Â Z IM : ( ) Vezinli söz söyliyebilen. Salıb da neylersin, bundan sana nc
liakkal mısın, terâzûyı neylersin
Şâir ile arasında fark vardır. H er şâir, na­
İşin gücün yokdıır gönül eğlersin
zımdır; fakat her nâzım , şâir değildir, (bk. K ulun günâhını tartıb neylersin
Nazm) G eçiver suçundan, bundan sana ııc
N A Z M : ( ^Jiı" ) Lügatde dizmek mânâsı- Biri Sâmih R if’at'in, öbürü Yafıyû Ke­
nadır. Şu hâlde n â z ım : «dizen», manzum m âl’in arûz ile yazılmış birer nefesi :
d a : «dizilen» demek olur. Edebiyatda sözü H czârân per açıb reng ü ziyadan
ölçülü ve âhenkli söylemek m ânâsınadır. Üffıl etmiş güneş sahn-i sem âdan
M cf'ûl m ânâsında m asdar olarak ölçülü ve Şebistân-i elem Iıâlî sadâdan
âhenkli söz meâlini de ifâde eder. M ısrâla- G önül pür-girye hâl-i inzivadan
rın dizi hâlinde olması, ölçülü sözlere m an­ Bu dem dir tab’ım ın devr-i melali
zum denilmesine sebeb olm uşdur. H er ve­ Sever zulmetle gönlüm lıasb-i hâli
zinli söz nazım dır, fakat m ânâca güzel ola­ Şadalar duym am ın var ihtimâli
bileni şiirdir. Yâni her mevzun söz şiir sa­ K aranlıklarda a ’mâk-i lıafâdan.
yılamaz. Binâenaleyh her mevzûn söz söy­ îlâhî-m eşrebim vnlıdct-perestim
liyebilen de ııâzımdır, fakat şâir olm ayabi­ Şcrâb-i cilvc-i hayretle mestim
lir. Şâir olm ak , için pek güzel söz söyliye- O sagardir ki zînct-sâz-i destim
bilmek şartdır. D olar lıum-hânc-i Âl-i A badan.
N azm şek illeri: M ısrâların sayısına ve kafi­ U zakdan yalvarıb ebr-i bahûra
yelerin tertibine göre bir manzum enin hey’e- D erim : gel şöyle meylet bir kenara
tine «şekil», şekillerin hepsine birden «Eş- H üseyn'indcn Iıaber ver kalb-i zâra
kâl-i nazm» denilir. E ğer gcçdinsc deşt-i K crbclâdan
N azm şek illeri: H alk ve dîvân edebiya­ N e beklersin kılıp, ey bâd-i şcb-ııîz,
tına mahsus olm ak üzre iki kısım dır. Birin­ D cm âdcm turra-i czlıârı telızîz
cilerin en m eşhur şek illeri: M âni, koşma, G etir, lutfeyle b ir bûy-i dil-âvîz
varsağı, ağıt, destan, semâî, dîvân, kalen­ M eşâm-i câna kalb-i M urtazâdan.
deri, yedekli; N e müm kin sevmemek Şâmili Hüseyni
İkincilerin de : M ısra’, beyt, kıt’a, nazm, K abûl eyler m i insan öyle şeyni
rübâî, tuyuğ, m urabba’, muhammes, müsed­ Resûl-i K ibriya’nın nûr-i ayni
des, şarkı, gazel, miisemmat, nazîre, kasî- M uazzezdir beninıçiin enbiyâdan.
de, mesnevî, terci’-i-bend, terkîb-i-bend, müs- Sâmih R if’at
tezâd’dır. (Bu kelimelere bakınız.)
F e r almışken tu lû ’-i K ibriyâdan
N EFÂ Z: ( 31» ) Kafiyede «v asb ın hare­
Bu gün bî-vâye kalm ış Iıer ziyadan
kesi. (bk. Kafiye) Bu m ülkün farkı yok b tr teng-nâdan
NEFES: ( ) Bektaşî tekyelerinde oku­ N için nû r inm iyor sahn-i sem adan
nan manzum söz. Nefesler esâsen hece vez­
Bu şek bağrım da lıer gün gâh ü bî-g3Iı
niyle tertîb olunur ve «Ayn-i cem’» daha D olaşdım «Hû!» deyiib der-gâlı der-gâh
doğrusu «Âyin-i Cem» esnâsında saz ile Üınîd eldim ki bir pîr-i dil-âgâlı
okunurdu. D esin «Destur!» m ihrâb-i lıafâdan
Bektaşî Nefesleri hakkında fazla bilgi al­
m ak için Ahmed RiFat Efendi’nin M ir’at-ül- A bâ var, post var, m eydânda er yok
M akasid fî-D ef-il-M efâsid’e ve Sa’deddîn H orâsân illerinden b ir Iıaber yok
N üzhet Ergun’un Bektaşî Nefesleri adlı ese­ U zun yollarda durdum b ir eser yok
rine bakılabilir. Diyâr-i R ûm a gelmiş evliyadan
NEKARÂT 116 NEVRÛZİYYE

O yerler İşte Bağdâd, işte Âmıd R ü ’yctinmiş dile mânâ-yi muammâ-yi


Bu gün her şu’Ieden m ahrûm , câmfd hayât
O yerlerden gelen son yolcu : H ânıid Yoksa sensiz yaşam akm ış bana ayniyle
H aber-dâr olm az olm uş m â-verâdan m em ât
Oldu eyyâm-i firakında dilimde nekarât
Tecellî-gâh iken binlerce rinde
Yetiş ey rûh-i-revân, ten bitecek, cân
M clâm ct söndü Şark’ın h er yerinde
bitecek.
Un devrin gerçi son suhbetlcrinde
N ekarat mısrâı tek rar edildiği için dâima
N efesler dinledik sâz-i R izâ’dan.
tekrarlanan ve âdetâ «dilde persenk» olan
Bıı m anzum enle ey Ü stâd-i hoş-kâm sözlere de «nekarât» denilir.
A lî’den doldurub iksîr-i ilbâm
N E S İB : ( - - t - i ) K âsîdenin m ukaddimesi de­
Leb-i u?şâka sundun öyle b ir câm
m ektir. (bk. Kasîde)
Ki yuğrulnıu; türâb-i K erbclâ’dan
Y ahyâ Kemâl N E S İR : ( £ ) Liigatde «saçmak ve dağıt­
Y ahyâ Kemâl Bey’i n : mak» demekdir. Bu m ünâsebetle manzûm
«N efesler dinledik sâz-1 R lza’dau» olm aksızın derli toplu söz söylemeğe ve ta­
m ısraında îm â ettiği filozof Rizâ Tevfîk Bey bî! konuşm a tarzındaki söze nesir denilir.
de nefesler yazm ışdır ki, onlardan birini şu­ Nesr-1 m iirsel ve N esr-i müsecca’ : (
raya nakl e ttim :
£ * —' ) F ıkraların ın sonu seci’li olan
G el zâhid, K ur’ân’ı çıkar koynundan nesr. Bizde Sinan Paşa’nın «T azarru’-nâmesi»
H idâyet verm emiş o kitab sana ile başlamış, sonraları pek ziyâde ifrâta var-
Sem’inı hatın etmiş ulu Y aradan mışdır.
G elmem iş içinden b ir hitab sana Cevdet Paşa m erhum der k i :
M azhar oldu insan sırr-1 miibhem e . «Kelâm-i m ensûr, miirsel ve müsecca’ kı­
C ân verdi zuhûru cism-i âlem e sım larına taksim olunub h er birinin mev-
Secde eylemedi İblîs  dem’e ki’-i istimâli başkadır. Eslâf-i Udebâ, mün-
Bu kıssadan biraz hisse kapsan a şeât-i resmiyyede «tersîl»i iltizâm ederler ve
m ürâselât-i husûsiyede tarîk-i tesci’a gider­
 dem suretinde R ahm an göründü lerdi. Sonraları ketebe-i aklâm (kalem kâ-
Cem âlinde sırr-i K u r’ân göründü tibleri) beyninde tescî’ yolu iltizâm ve sa-
K udreti nutkunda iyân göründü nâyi’-i bedî’iyye ile ziyâde tevaggul olun­
T apacaksan bâri H akk’a tapsan a m akla kelâm ın hüsn-i zâtîsi menzilesinde
olan fesahat ve belâgat arada kayboldu.
AHâh, eve girmez, sırr-i m utlakdır
M uahharen A kif Paşa usûl-i sebk ve ifâ­
D ö rt duvara secde kılan ahm akdır
deyi b ir m ertebe ıslâh etti. Bâdehû Reşîd
H ac etm eden m aksa d, gönül yapm akdır
Paşa tarîk-i tersîlde sâde, güzel b ir çığır aç-
Sen de behey nâdân, gönül yapsan a
dı. M uharrerat-i resmiyyeyi hep bu yola
H ey R :zâ, yorulm a gurbet ellerde koydu. Bu cihetle aklâm ın kitabeti bütün
G ayret-i cehl ile kalm a yollarda değişdi. Âli ve F uâd P aşalar bu yolda te-
Bîhûde dolamdın kum lu çöllerde kaddüm edib mürsel olm ak üzre belîgane
G önül sem tine de biraz sapsan a lâyihalar ve takrirler yazarlardı. M ısırlı (as­
NEKARÂT: ( ) Şarkılarda tekrarla­ len Arabgirli) K âm il Paşa tarik-i tescî’de
devam edib bu yolda güzel yazardı. Lâkin
nan m ısrâ’. Aşağıdaki şarkının bend son­
b ir m ufassal lâyiha, yâhud m azbata kale­
larını teşkîl eden m ısrâ’ g ib i:
me alam azdı. Â li Paşa dahi tescîa heves
N e zam an bilm iyorum müddet-1 hlcrân
ederdi. Lâkin tescî'i, tersîli kadar güzel de­
bitecek
ğ ildir...» (Târih-i-Osmanî Encümeni mecmu­
Gözdeki fâsılasız grrye-i cûşân bitecek
ası. N o. 46)
Bitmeden ayrılığın, ömr-ı perîşân bitecek
Yetiş ey rûh-i revân, ten bitecek, cân N E V R Û Z İY Y E : ( * j j j / ) N evrûz «G üne­
bitecek şin H am el burcuna girmesi ile ilk baharın
N E V R U Z İY Y E 117 N E V R Û Z İY Y E

başlaması» demekdir. Bu sebeble, ilk b ahar m ağla sebebinden süâl ettiklerinde neyrûz
dolayısiyle tebriki hâvi olarak yazılan ka­ resmi olduğu ifâde eylemeLeriyle «Neyrûzü-
sideler Nevrûziyye adını alm ıştır. nâ külle yevmin» (Bizim N evrûzum uz her
M alûm dur ki jıevrûz, Irânîlerin millî bay­ gün) dediler, cem’i em r bünyesiyle. Kezâlik
ram larıdır. Biirhân-i kati’ Tercem esi’nde ona «Rûz-i m ihricân» da (8 Teşrîn-i Evvel’de)
dâir şu m âlûm at verilm işd ir: yine resm-i m ezbûr icrâ olundukda «Mehri-
«Nevrûz, yâni yeni gün, yevm-i cedid m a­ cûnâ külle yevmin (M ihricânım ız her gün)
nasınadır, senede iki güne itlâk olunur. Bi­ dediler. Y â n i: «Sizler bize h er gün nevrûz
rine «Nevrûz-i Âmme» ve birine «Nevrûz-i ve m ihri cân kaidesini icrâ eyleyesiz.» Ve
Hâssa» derler. M ihricân : sâbi’ şühûr-i şem siyyedir ki şem­
Nevrûz-i  m m e : Ferverdînm âhın evvel sin m îzâna tahvili hengâm ıdır. Fiirs-i kadîm ­
günüdür (20 M art) ki neyyir-i âzam in (gü­ de iki îyd-i azîm var idi. Biri N evrûz ve
neşin) nokta-i H am el’e tahvîl eylediği gün­ biri M ihricân günü idi. Zâhiren tm âm -i A lî
dür. Vech-i tesmiyesi böyle m ervîdir k i : lrâk taraflarında oldukları eyyâm da vâki ol-
Cenâb-i Hâlik-i bî-çûn celle şânuhû ve del- m uşdur...» deniliyor.
le bürhânuhû âlem i ve  dem ’i ol günde halk Şemseddin Sârni m erhum K amus-ül-
eyledi ve m ecm û’ kevâkib evelerinde ve eve­ A ’lâm ’ında Cemşîd hakkındaki m asalı, Cem-
ler dahi ol gün bi-esrihâ nokta-i H am el’de şîd’in bazılarınca Süleym an Peygam ber’in ay­
bulundu ve kevâkib ol günde deverana me'- nı olduğunu ve şarâbın mûcidi olm ak ha­
m ûr oldu ve bâzıları dediler k i : Cemşîd sebiyle kadehine şâirlerce «Câm-i Cem»
şâh ki A rablar «Metûşelah» derler, selâtîn-i denildiğini yazdıjcdan sonra diyor k i :
Pîşdâdiyândan bir pâdişâh-ı m eşhurdur, «Ahîren keşf olunan H ind Brehmenîleri
nâm-ı-aslîsı «Cem»dir. A ktâr-ı arzı geşt esatirine bakılınca bu hikâyenin esâtîr-i Hin-
eyleyerek A zerbaycan vilâyetine gelip ol diyyeden me’bûz olduğu zahir olur.. H akî-
mevzii istihsân etmekle em r eyledi. Bir katan «Zerdüşt» Bfehmenîlerin dîninden ay-
m ürtefi’ m ahalde meşrik cânibine doğru m u­ rılıb yeni b ir mezheb îcâd etm ekle vata­
rassa’ bir taht-i âlî kurdular. Kendisi da­ nından tard ve ihrâc olunarak Irân ’a dühul
hi elbise-i şâhâne giyib ve başında mücev­ etmiş ve binâenaleyh Iranîlere eski Hind
her ve müşa’şa’ tâc, ol tah t üzre m ülûkâne esâtîrini öğretm işdir. Irân-i kadîm in târihi
geçib k arar eyledi. V aktâ ki güneş tulü’ Zerdüştün kitabı olan «Zend A vesta»dan
edib şa’şaasi ol tâc ve tah ta dokundukda m e’hûzdur. im di H ind’in esâtîr-i kadîm esin-
bütün ol hâvâliyi garka-i n ûr ü ziyâ etmekle de «Cem Şid yâhut C am a $ida» ismiyle
herkes bu keyfiyyeti teyem m ün ve istis’âd Şemsden kinaye b ir m âbûd olduğu ve bu
edib ziyâdesiyle ferah-nâk oldular ve bu gün ismi terkîb eden kelimenin birincisi «hü­
b ir yevm-i m üm tâzdır deyu ol güne N evrûz küm dar» ve İkincisi «güneş» m ânâsı ifâde
ile tesmiye eylediler. Vc Pehlevî lisânında etm ekle bu ism-i m ürekkebin «güneş-padi-
şua’ ve perteve «şîd» itlâk olunm ağla «Cem» şah» demek olduğu görülüyor. Şurası da
lâfzına izafe ile ol pâdişâha «Cemşid» dedi­ esâtîr-i hindiyye kitablarında m astûrdır ki
ler ve ol gün ceşn-ı azîm edib andan son­ «Cem Şid» dünyâyı halk ve îm âr etdikden
ra beher sene resm-i m erkum u icra eyledi­ sonra «Azi D ahaka» isminde cesim bir yı­
ler...» lan veya ejderha zuhûr edib m âm ûreleri
tahrîb ve insânları itlâf eylediğinden Cem
N evrûz kelimesi A rablara «Neyrûz» şek­
Şid «Seridûn» isminde b ir melek gönderib
linde girmişdir. K amus Tercem esi’n d e :
bu melek Azi D ahaka’yı itlâf ve halk-ı âle­
«E n-neyrûz: nûnun fethiyle nevrûz-i F a­
mi bunun m azarratından tahlis etmiş-
risî m uarrebidir ki yeni gün demekdir. Se­
Bu masal, Cemşîd ve D ahhâk ve Feridûn
nenin, yâni sene-i şemsiyenin ibtidâ günü­
hikâyesiyle bir olııb ancak m âbûd ve melek
ne denir. M iirad : ferverdînm âhın evvel gü­
ve ejderhanın Zerdüşt tarafından hüküm ­
nüdür ki neyyir-i âzam in nokta-i evvel-i
darlara kalb edilmiş olduğu anlaşılıyor. Azi
H am ele tahvîl eylediği gündür. îm âm -i A lî
D ahaka ismi tah rif ve takdîm ve «D ahhâk
radiyallâhü anh H azretlerine yevm-i mez-
bûrda halviyyâta dâir nesne takdîm olun­ Tâzî»ye kalb edildiği gibi Fârisîde « *
NEVRUZİYYE 118 NUTUK
harfi bulunm adığından «Seridûn» ismi dahi G iyüb kabâ-yi reb îlsin i giil-i şâdî
«Feridun» yazılmışdır. N işîn-i gül-bün olub oldu hem-dem-i
G arâibden olarak İbn-i H aldun ve sair - N evruz
bâzı nıüverrihîn-i A rab âsân n d a dahi Dalı- Taravetiyle yüzü güldü gonce-i bâğio
hâk’in ism-i sahihi «Azi D ahaka» olduğu O lunca ınazlıcr-i feyz ü ıııükcrrem-i
m astûrdur. Azi D ahaka, kendisi yılan ol­ N evruz
duğu için bunu insana tahvîl etm ek iste­ H arîm -i bâğ o kadar cilve-rîz-i şevk olm ak
yenler dahi yılanla olan münâsebetini kayb K i görse Bâğ-i Bchişt ola mahrem -i
etm eyib om uzlarında iki yılan olduğunu id­ N evruz
dia etm işlerdir. Tazi, yâni A rab farz olun­
ması bahsine gelince : Bu kelimenin «azi»- N İD Â : ( !->•’ ) Lügatde «seslenmek» demek-
dcn galat olacağı anlaşıl iyorsa da eski za­ dir. Edebiyatda İnşâ ıstılâhlarm dandır. (bk.
m anlarda Yem en miilûkünden birinin İran ’­ İnşâ) N idâ : İnşâ-yi talebî’nin Temenni, Is-
da fütuhat ve mezâlim icrâ eylemiş olm a­ tifhâm , Em ir, N ehiy ile beraber 5 nev’in-
sından eben-an-ceddin bir takım nakliyyât den biridir.
tevarüs ederek o şahs-i mechûlün adı dahi M îzân-ül-Edeb’de bildirdiğine göre : «Ken­
Azi D ahaka ile birleşdirilm iş ve h attâ ismi­ disine hitâb edilen kimsenin, yânt «Münâ-
nin dahi «D ahhâk» gibi bir kelime-i arabiy- dâ»nın dönüp bakmasını taleb etmekdir. Şu
yeye tahvil edilmesine sebebiyet vermişdir.» taleb için kullanılan edatların her biri «seni
İlk ve son baharların tes'idi demek olan çağırıyorum» demek mânâsındadır.
«Nevruz» ve «M ihrgân» İrânîlerin millî D ilimizde söz başlarına getirilmek şartıy-
bayram ları olduğu halde nasılsa A rablara ve le nidâ e d a tla rı: Ey, yâ, eyâ, â, be, hey,
T ürklere de geçmiş, bilhassa bizde N evruzun behey... dir. Bir de m ünâdâya (çağırılana),
mebdei ve Güneşin H am el burcuna intikali delâlet eden lafzın sonuna getirilen nidâ
saat ve dakikasında m acun, şeker gibi tatlı «â»sı vardır. «H udacendâ, K erîm â, Nâbi-
b ir şey yemek, yakın zam anlara kadar âdet yâ!.. gibi.»
hükm üne girmişdi. «Nevrûziyye» denilen bu Bazen nidâ edatının hazfedildiği de o lu r :
tatlılar ekseriya eczâhânelerde tü rlü bahârât «İlâhî!» hitabında v e :
ile yapılır ve m üşterilerine gönderilirdi. «D ostlar, ben şaşmışım bâl-i dil-i
Bunun gibi bâzı şâirler de bayram tebri­ dîvâneden»
kini hâvi kasideler yazarlar, o nlara da m ısraında olduğu gibi.
N evrûziyye derlerdi. Şâir M erâm î’nin oğlu
A rabca’da «Ey Allâh!» m ânâsında «Al-
olan Sadr-ı Â zam şâir Ram i Paşa’ıun mah-
lâhüm me» denilmesi gibi nidâ şekli de var­
dûm u Re’fet Bey’in D âm âd İbrahim Paşa
dır.
için yazdığı bir nevrûziyyenin bâzı beyitle­
rini aşağıya nakl ediyorum : N İS B E T : ( ) M eânî tâbîrlerindendir. İki,
H ayât-ı tâzc vcrib dehrc makdem -i N evruz yâhut daha çok şey arasındaki münâsebet-
H oşâ, erişdi mcşânı-i deme dem-i N evruz dir ki o münâsebeti bildirmeğe «isnâd» de­
D ağıtdı leşker-i serm âyı sahn-i gülşcnden nilir. (bk. İsnâd, kelâm, haber)
K urunca bâr-gelıin şâh-ı ekrem-i N evruz
Nizâm-i tâzc bulub mülket-i çemen şimdi N U T U K : ( ) a) Bir kalabalığa karşı
Yetişdi vakt-i ferah-zâ-yi hurrem -i N evruz söylenilen tesirli sözler.
Bisât-i işretini bast-i bezm-i şevk etmiş b) İrfân sahasında ulu bilinen zatların
Serîr-i hıtta-i bağa yine Ccm-i N evruz m anzum sözleri.
O Z A N : Eski Türklerin hakîm ş â i r i:
o Ozan k elim esi: bilgiç dem ekdi
Şâir dolu, ozan yok O zanı olm ayan boy, hiç demekdi.
A ltın destan yazan yok. D oktordu, kâhindi, sâiıirdi ozan
O zanlar, hece vezni ile tertîb ettikleri m an­ Çalgıcı, oyuncu, şâirdi ozan.
zum eleri «Kopuz» denilen sazla terennüm O zanda her tiirlü m arifet vardı
ederlerdi. Edebiyat târihimizin birinci dev­ H er şeyi bilirdi, her şey yapardı.
resinde Türkün edebî zevki, bunların oku­ D üğünde, ölüm de, orduda, cenkde
dukları nazım larla tatm în olunurdu. İkinci D uyulurdu sesi başka âlıcnkde
devrede ise okumuş, yazmış T ürk şâirleri G üldürür, ağlatır, coşdururdu hep
yetişdi. Yüksek tabaka, şâirlerin yazılarını Yiğidi savaşa koşdururdu hep
okum aya başladı. H alk ise eskisi gibi ozan­ Neş’eye, m atem e, döğüşe, aşka
ların kopuz nağmelerine karışan sözlerini Saziyle, sözüyle hizm etden başka.
dinledi ve onlardan zevk aldı. N ihayet ozan­ «Sığır»da «şölen»de, «yuğ» esnasında
lar unutulJu, onların yerini halk arasında H akan otağında, T ürk obasında
yetişen ve «âşık» nâmı verilen «saz şâirleri» Söylerdi şi’rini, çalardı kopuz
tutdu. H ürm etle dinlerdi onu her oğuz.
Ozan vasfının 14. asrın sonuna kadar Ozan kelimesinin telaffuzu hakkında h a­
kullandığı, o asırda gelmiş «Ozan» adlı bir tırım a gelen b ir ihtim âli şuraya kayd edi­
halk şâ irin in : yorum :
Dilimizdeki «us» lâ f z ı: «şuur» m ânâsı-
G erçek âşık olanların nadır. N itekim , «Uslu otur!» denilir ve
Yüreciği y anar olur «Şuûrsuzca hareket etme!» demek istenilir.
H er cânibden şûriş ile N asıl ki T aram a Dergisi de bunun «akıl,
Şevki odu yanar olur akıllı, edeb, fetânet, fikir, hıış, idrâk, riya­
set, rüşd, zekâ» demek olduğunu yazıyor.
diye başlayan bir m anzûm esinden anlaşılı­
A caba «Ozan» dediğimiz de şu sayılan şey­
yor. Ben M anzûm Bir M uhtıra’da «Ozan»ı
lerin sâhibi, yâni «şâir» m ânâsına olm ak
şöyle anlatm ışdım :
üzre «Uzan» mı olm ak lâzım gelecek?
Türkçede şâire «Ozan» denirdi H er halde m ütehassislarca dikkat edilme­
Bu m ânâda «Baksı», «O yunnda birdi. ğe lâyık b ir mes’ele.

P
PA RM AK H tS A B I: Hece vezni. «Taktî1» es- P A R N A S İY E N : bk. Realizm.
nâsında hecelerin parm ak ucu ile sayılm a­ P A S T O R A L : Ç obanlara dâir m eâlini ifâde
sı, bu nâm ı alm asına sebebdir. Yine bundan eder bir tâbirdir ki k ır hayatına, köy âle­
dolâyı «Vezn-i benânî» denildiği de vardır. mine dâir yazılan m anzûm elere derler. Bu
F a ’lün feil olm adan nüınâyan * tarzdaki şiirler eski Y unanistan’da başlam ış,
Parm ak ile idi bizde evzân «İdil» (Idylle) ve «Eglog» (Eglogue) diye
Ziya Paşa ik iy e a y rılm ıç « lı.
(bk. H ece, vezni, vezn) İdiller yalnız sahra tasvirlerinden ibâret-
KAKTA’ 120 RECEZ

di. Egloglar ise kır hayatına dâir bir piyes Ç am ların arası bülbül kafesi
demekdi. Y unan şâirlerinden T eokrit, Rom a H epsi de eşine yalvarm asında
şâirlerinden «Virjil» pastoral şiirleriyle te-
m eyyüz etmişlerdi. Bizde ilk defa pastoral Açmış kollarını yükselen çam lar
şiir Hâm id Bey’in Sahrâ ismindeki manzûm H er dalın ucundan ay nûru dam lar
eseriyle göründü. M ehmed  k ifin Safahât’m Benekli ışıklar altında dam lar
6 ncı kitabını teşkîl eden  sim Unvanlı ese­ Sanırsın nakıştır baş yazmasında
rinde K artal köyünü tasvir eden parça, biz-
Burası sevdanın en hoş b ir yeri
dcki pastoral şiirlerin en nefisidir. Eski di­
Köşesi, bucağı sevgi mahşeri
vânlarım ızda kır, çöl, dağ, tepe, çayır, çe­
Bir gönül olam az o hisden beri
m en ve bahar, yâhut kış tasvirleri varsa da
Gençliğinde, h attâ kocamasında
onlar pek hayalî yazılardır. Binâenaleyh
pastoral sayılam azlar. V aktiyle Y akacık kö­
D erler ki «kocamaz gönül» meseldir
yünde yazdığım şu manzûm eye pastoral bir
K albim de aşkına dâim m ahaldir
eser d e n e b ilir:
Aksi gül çehrenin hâlâ güzeldir
Pcnccre öniindc oturaıakdayım G önlüm aynasının inçe pasında
Bir dağ başındaki köy odasında
Benim göğsümde de vardır b ir gönül
E trafa hayretle bakınm akdayım
O gülşende sensln taravetli gül
M ehtablı gecede, yaz havasında
Ölüm gözlerime çekmedikçe tül
D enize uzanm ış dağın eteği H ayâlın başım ın d u ru r tasında
O vayı kaplam ış b ah ar çiçeği
Saçm akda nurunu ateş böceği Bu güzel m anzara, bu parlak gece
K uytuda parlayan donanm asında Seyrini doğrusu saym adım hiçe
A vutdum kendimi yoksa gizlice
U zakdan gelm ede denizin sesi
Zihnim de yüzünün parlam asında.
D uyulur rüzgârın hafif nefesi

R
R A K TÂ ’ : ( .I k î j ) Lügatde «benekli, ala­ R EB’ : ( ) A rûzcıılara göre «Fâilâtün»
calı» dem ekdir. Bedî’cilere göre bir harfi
cüz’ünü b ir takım illet dolayısıyle- «Feil»
noktalı, bir harfi noktasız kelim elerle yazı
şekline koymakdır. İkinci şekle «merbıı'»
yazmak san’atidir. M uallim N âcî bu san’ate
denilir.
misâl olm ak üzere farisîden :
Ç ün m en ez-hecr-i peri-ruh, sanem-1 RECEZ: ( ) Lügatde titremek mânâsına
tevbe-şiken gelen bu kelime, arûz tâbirlerindendir ve bir
Besi âşûb küned bülbül-i hoş-tab’-i çemen bahrin adıdır. Bahr-i Recez esasen : «Müs­
[M â n â sı: Çim enin hoş yaratılıştı bülbülü, tefilü n , m üstefilün, m üstefilün, m ü stefi­
tevbesini bozan peri yanaklı güzelin ayrılığı lün» cüzü’Ierinden ibâret olub, 15 kadar fü­
yüzünden benim gibi çok huzursuzluk gös­ rûu vardır. Bu fer’ler ile isimlerini aşağıya
terir.] yazıyorum . Bizde kullanılmış olanları da
beytini nakl ettikden sonra : «Türkçe misâl gö steriy o ru m :
bulam adık, bulm ayı arzu da etmiyoruz.» di­ 1— M üstefilün, m üstefilün, m üstefilün,
y o r. DuBÜnkr h a rf oiatcnıiuıizdc b u n a z aten m ü stefilün :
im kân yoktur. M üsemmen-i matvî
R E D D -Ü L -A C Ü Z 121 R E D D -Ü L - A C Ü Z

2— M üfteilün, m üfteilün, m üfteilün, «Dâg»-i-nevdir, kurs-i mâlı üzre kelef


m üfteilün : zann eyleme
M üsemmen-i matvî-i m ahbûn (arûz ve darb) Eyledi hüsnün sipihri dâğ-ber-bâlâ-yi
3— M efâilün, m üfteilün, mefâilün, «dağ»
m üfteilün : beytinde olduğu gibi.
M üsemmen-i m ahbûn-i m atvî (arûz ve darb) 2— Cinaslı iki lâfzın sadr ve acüzde b u ­
4— M üfteilün, m üfteilün, mefâilün, lunm asıdır. Sâbit’in :
m ü fteilü n : Saatin geldi dem ekdir âşik-i dil-hnstcye
Müsemmen, cüz’-i ahîr haşv-i m ahbûn, Sinesin açıb nezâketle o sâat gösteriş
geri kalanı matvî beytinde olduğu gibi.
5— M üfteilün, mefâilün, müfteilün, 3— Aynı m ânâda olan b ir kelimenin
m efûlü n : «haşv»de, yâni birinci m ısrâın ortasiyle
Müsemmen-i matvî-i m ahbûn (arûz ve darb) acüzde bulunm asıdır. F u zû lî’nin :
6— M efâilün, m üfteilün, müfteilün, G erçi canandan dil-i-şeydâ için kâm
müfteilün isterim
7— M efâilün, m üfteilün, mefâilün, Sorsa c&nan bilm ezenı kâm-i dil-i şeydâ
m üfteilün nedir
M üsemmen-i mahbûn-i m atvî olub fakat beytinde «şeydâ»Iar gibi.
yedinci cüz'ü m üfteilün gelecek "iken 4— Cinaslı iki lâfzın haşv ile acüzde b u ­
m efâilün gelmiş lunm asıdır.
8— M üstefilün, m üstefilün G ayriye yüz gösterir benden eder setr-i lika
M urabba'-i sâlim L ûtfunun m ikdârını ağyara hep yüz gösterir
9— M üfteilün, m üfteilün, fâilün beytindeki «yüz»ler gibi.
M urabba’-i m eştûr 5— İştikak san’atini hâvi olan iki lâfzın
10— M üstefilün, m üstefilün, m üstefilün sadr ve acüzde bulunm asıdır. Belîğ’in :
Müseddes-i meczû Çekerek halvet-i tevhide perî-rııları şeyh
11— M üstefilün, m üstefilün, m efû lü n  kibet öyle zaîf oldu ki b ir hû çekemez
Müseddes-i m aktû’ (arûz ve darb) beytindeki «çekerek» ve «çekemez» kelim e­
12— M üfteilün, m üfteilün, müfteilün leri gibi.
6— Şibh-i iştikak san’atini hâvi olan iki
Müseddes-i matvî
lâfzın sadr ve acüzde, yâhut haşv ve acüzde
13— M üfteilün, m üfteilün, m efû lü n bulunm asıdır.
Müseddes-i matvî-i m aktû’ (arûz ve darb)
N âle kılm akdan tenim oldu karîu-i inlıilâl
14— M efâilün, m efâilün, m efâilün ö y le za’fa uğradım herkes beni zannetdi
M üseddes-i m ahbûn nâl
15— M üfteilün, m efâilün, mefâilün beytindeki «nâle» ve «nâl» kelim eleri gibi.
Müseddes-i matvî-i mahbûn. G azel m atlaının birinci, yâhut ikinci m ısra­
Bu bahrin 1., 2., 8., 9. vezinleri, Edebiya­ ını m aktam sonunda aynen irâd etm eyi de
tım ızda kullanılır. redd-ül-acüz ales-sadr san’ati envaından sa­
y arlar. Âcizin :
RED D -Ü L-A CÜ Z ALES-SADR : (
H urûş cdincc yanık sine-i-Iınr;'ıbmıd:m
J ) Dedi’ siin'ullcrindcndir. Dilmünû- Bulut teşekkül eder âlı-i ıztırâbım dan
sebe söylenildiği ve söylenileceği veçhile m atla’lı gazelimin birinci m ıs râ ı:
acüz, nesirde fıkranın, nazım da mısrâın Sürûd-i İffet’e oldu nazire ey T âhir,
sonu, sadr ise, nesirde fıkranın, nazım da H urûş edince y anık sîne-i harabım dan
mısrâın evvelidir. Binâenaleyh redd-ül-acüz Keza :
ales-sadr, sözün evvelindeki lâfzı âhirinde Yine pür-cûş-i garnnı oldu dcrûııııııı bu
- de zikr etm ekdir. Bedî’ciler bunu altı nev’e gece
ayırmışlar. D öndü b ir fırtınaya sabr ü sükûnum bu
1— Aynı m ânâda olan bir kelimenin sadr gece
ve acüzde bulunm asıdır. Râgıb Paşa’nm : m atla’lı gazelimin ikinci mısrâı :
REDD İ M ATLA’ 122 REKÂKET

Sarsılıb sarsar-i hicran ile fikrim T âhir, D oğar da mihr-i cemâlin senin hayâlimde
D öndü bir fırtınay a sabr ü sükûnum bu Fezada n ûr aram am ben bütün leyâlimde
gece M ükevvenât uyuyorken tehayyülünle senin
o larak m atla’da îrâd edilmişdir. Böyle yap­ Sabâbı karşılarım tatlı hasb-i-lıâlimdc
maya «redd-i m atla’» demek daha münâsib A bî-vefâ, nc kadar da vcfâlı yâdın var
olacak sanıyorum . B ırakm ıyor beni tenhâ şeb-i melalimde
REDD-1 M A T LA ’ : ( ) Rcdd-ül-acüz O dur enis-i m elalim, odur ncdînı-i dilim
O nunla dcrdlcşirinı ân-i ibtihâlim de
bahsinde söylenildiği veçhile gazel matlaının
Seıı ey vefadan olan bî-mısîb Iıilkntde
birinci, yâhııt ikinci m ısraını, m aktaın son
Z afer mi hissediyorsun acıklı hâlimde
m ısrâı olarak îrâd etm ekdir. Şu gazelimde
Ccrîlı-i firkat iken dil, siltâm-ı lıccrc yine
olduğu g ib i:
N işâne bulm a dilersin şigeste bâlimde
Elli üçü buldu sâl-i öm rüm V efâlı yâdına cândan lıezâr şükran ki
R ü ’yâ m ı imiş misâl-i öm rüm B ırakm ıyor beni tenhâ şeb-i melâlimde
Bilmem ki nasıl gelib de geçdl D ikkat olunm uşdur ki bu gazelin altıncı mıs­
M eçhul bana meâl-i öm rüm raı, m akta’ın ikinci m ısrâı olarak tekrarlan­
M âm ûre iken harâb c oldu m a d ır. Eski divânlarda pek görülmeyen,
K âşâne-i pür-bayâl-ı öm rüm fakat yeni şâirler tarafından yapılan şu ha­
G ündüzlerim oldu leyl-i yeldâ rekete «Redd-i m ısrâ’» Unvanını muvafık
Subh olm uş iken leyâl-i öm rüm bulduğum için o ünvân ile târife çalışdım.
Eyyâm -i seâdeti hayâtın Redd-i m atla’, yâhut redd-i m ısrâ’da tekrar­
Olmuş gibi pây-mâl-i öm rüm lanan m ısrâın ehemmiyeti ve m aktaa m ünâ­
Çöllerdeki iz gibi silinmiş sebeti bulunm ak şartdır. Aksi takdirde nâ­
Y âdım daki kîl-ü-kal-i öm rüm zım ın kafiye kıtlığına uğram ış olduğu anla­
K alm ış geride menâzil-i-şevk şılır.
G itm iş ileri rihâl-i öm rüm Yeni şâirlerden bazıları, birkaç kıt’adan
Bir bâdiyedir hayât şimdi ibâret bulunan manzum elerinde o kıt’aların
Pür-havf ü h atar mceâl-i öm rüm birkaçını tekrarlıyorlar; bunu niçin yapdık-
Âvâre-i deşt-i zindeganî larını vc yapılan harekete nc isim verilmesi
K ılnıakda beni dalâl-i öm rüm lâzım geldiğini tâyîn edemiyorum.
Bilgiyle, buluşla kurtuluş yok
R E D İF : ( j j ) Kafiyeden sonra tekrarla­
B unlardır olan vebâl-i öm rüm
nan kelimeler, (bk. Kafiye)
N oksanım ı anladım , bu oldu
Elli senelik kemâl-i öm rüm REF’ : ( ) A rûzculara göre «m üstefilün»
B ir m sf asr İçinde heyhat cüz’ünü bir takım illet dolayısiyle «fâilUn»
H iç m i oluyor m enâl-i öm rüm şekline koym akdır. İkinci şekle m erfû’ der­
H îçîye tekayyüdüm nc gaflet ler.
O ndan ötürü m elâl-i öm rüm
R E K Â K E T : ( c .î* V j ) Lügatde zaiflik demek­
D cryâ-yi m elale guta-hârını
dir. Belâgatcilere göre ifâdenin zaif, naz­
Çcşmimden akar Ieâl-i öm rüm
Bir göz yaşı, b ir gönüldür ancak m ın âhenksiz .olması m ânâsınadır. Selâsetin
zıddıdır. ö y le sözlere de «rekîk» tâbir olu­
G ûş-âvcr-i hasb-i-lıâl-i öm rüm
nur.
G aybûbetin ey lika-yi m ânâ
E lfâzı rekîk ü pür-tenâfür
A rtırm ada infiâl-i öm rüm
D o ğ sinem e ey senâ-yi vahdet H er tab’-i selim eder teneffür
Ziya Paşa
K alksın aradan zılâl-i öm rüm
Refi’-i K âlâyî’nin ram azana dâir bir ka­
Y â R ab ne zam an o ân-i mes’ûd
sidesinden alınan şu beyitler g ib i:
E lli üçü buldu sâl-i öm rüm
N ola ayılsa görünce o, «İm ambayıldı»
R ED D İ-M ISR Â ’ : ( £_ ./'*■* J j ) Bir m anzûm enin N akd-i aklini «T atar böreği» etmiş garet
m atlaındakilerden başka b ir m ısrâı m akta’- «Paça»ya tırnak ilişdirse elinden aslâ
da irâd etm ekdir. Şu gazelimde olduğu g ib i: A lam az yaka-paça olsa da chl-i hidmet
REMEL 123 REMAZÂNİYYE
«Enginar»a diyerek yer o «Cehennem 15— Fâilâtün, fâilâtün, fâilün :
topuzu» Müseddes-i m ahzûf (arûz ve darb)
Bulsa «Cennet sıvası» kimseye vermez 16— Fâilâtün, feilâtün, fa’lân :
nevbet Müseddes-i sâlim sadr ve ib tid â : m ahbûn.
Şöyle «Bunbar» ile parm ağım ı fark Haşvler, m aksûr, arûz ve darb
eylemeyiib 17— Fâilâtün, feilâtün, fa ’lün :
K apdı, alınca elinden kati çekdim zahmet. Müseddes-i sâlim sadr ve ibtidâ, m ahbûn.
Destini keş deme «Kcşkckndcn anasın H aşvler ve mahbûn-i m ahzûf, arûz ve darb.
yanıl ıb Edebiyatım ızda bu bahrin ekseriyete 2.,
Sonra «Keşmiş» diyerek hiç sana vermez 3., 6., 7., 8., 9., 14., 15., 16. vc 17. vezin­
fursat. leri, nadiren de, 1., 4., 5., 11. ve 12. vezin­
leri kullanılır.
R E M E L : ( J-*J ) Lügatde «koşmak ve h a­
R E M E Z Â N 1Y V E : ( ) «Teşbîb»i Re-
sır örmek» m anasınadır. A rûz ıstılahında
bir bahrin adıdır. Bahr-i Remel esasen : mezân m evzûuna hasredilen kasideye deni­
Beher mısraı 4 «fâilâtün»den ibaret olub lir. Eski şâirlerin, b ir kısmı câize alabile­
uğradığı illetler dolayısiyle on tane de zi­ ceklerini ümid ettikleri adam ları, bir kısmı
hafı vardır. B unlarla isimlerini ve bizde han­ da saygı duydukları kimseleri m ünâsebet
gilerinin kullanıldığını aşağıda gösterdim : düşdükce yazdıkları kasideler ile öğerlerdi.
1— Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün : Bahar, yaz, kış gibi mevsim ler, ram azan­
lar, bayram lar kasîde tanzim ve takdim inin
M üsemmen-i sâlim
en m ünâsib demleri sayılırdı. D ivânların
2— Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilân :
birçoğunda «Bahariyye, Sayfiyye, Şitâiyye,
Müsemmen-i m aksûr (arûz ve darb)
Remezâniyye, lydiyye der-şitâyiş-i fülân»
3— Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilün :
serlavhalı kasideler görülür.
M üsemmen-i m ahzûf (arûz ve darb)
Enderûnlu V â sıfın tehzîle kaçan b ir Re-
4— Fâilâtün,. feilâtün, feilâtün, feilâtün :
mezâniyyesini — o vakitki cem ’iyyct ahva­
Müsemmen-i mahbûn-i sâlim (ibtidâ)
lini anlattığı için — nüm unc olarak nakle­
5— Feilâtün, feilâtün, feilâtün, feilâtün :
diyorum :
M üsemmen-i mahbûn-i sâlim (ibtidâ)
6— Fâilâtün, feilâtün, feilâtün, fa’lân : Sad şükr gelen mâlı-i şerîf-i R em ezâııdır
M üsemmen-i m ahbûn sâlim sadr, H akk’ın niam ü rahm eti mebzûl-i cihandır
m aksûr, arûz ve darb M ebzul olursa n ’ola in’âm-i İlâhî
7— Feilâtün, feilâtün, feilâtün, fa’lân : M ecm û’-i cihân ni’met-i H akk’a nigerândır
M üsemmen-i m ahbûn sâlim sadr, In ’âm-i H udâ olduğu bu mâh-i siyam ın
m aksûr, arûz ve darb D ikkatle nigâh edene giin gibi iyândır
8— Fâilâtün, feilâtün, feilâtün, fa’lün : Rûzıı, rulı-i dilber gibi rıışcn-tcr ii şeffaf
M üsemmen-i mahbûn-i sâlim sadr ve Şâmı, çü ham-i zülf-i siyeh m üşg-feşândır
ibtidâ, mahzûf, arûz, m aktû’, darb Bir ni’met-i H ak’d ır ki vürûd-i meh-i rûzc
9— Feilâtün, feilâtün, feilâtün, fa’lün : T ahtinde hezârân kerem ü lu tf nihândır
M üsemmen-i mahbûn-i sâlim sadr ve Sanm a meh-i nev doğdu, pül-i n û rdu r
ibtidâ, m ahzûf, arûz m aktû’ darb andan
10— Feilâtün, fâilâtün, feilâtün, fâilâtün : Cünd-ı şeh-i gufrân-i İlâh î güzcrândır
M üsemmen-i meşkûl-i sâlim (arûz ve darb) M iftâh-i der-ı kenz-i atasıdır İlâhın
11— Fâilâtün, fâilâtün : Zannetm e hilâl-i meh-i rûze lem eândır
M urabba’-i sâlim A çıldı yine m ısra’-i dervâze-i gufran
12— Feilâtün, feilâtün : H ak ’dan taleb-i m ağfirete vakt ii znm ândır
M urubba'-i m ahbûn Bil kadrini zîrâ ki bu şehrin Şeb-i K adr’i
13— Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün : Bî-şek sebeb-i m ağfiret-i âlcm iyândır
Müseddes-i sâlim Bârân-ı sinşg ile dökülse n ’ola isyan
14— Fâilâtün, fâilâtün, fâilân : Bcrg-i giinclı ü m a’sıyetc vakt-i hazandır
Müseddes m aksûr (arfız ve darb) H e r câm i’-i zîbende b irer kasr-i ferah-bahş
REMZ 124 ROMANTİZM
Fevvâre-m isâl ayn-i cihan, havz-i cinândır Selâseti dolayısiyle su gibi akıb giden sözlere
Fevkinde niicûnı-i felek âvîbte kandîl denilir. N aci’nin :
G ûyâ ki hilâli dökülen âb-i revândır T a’dîl-i elem etm edin ey şi’r-i revânım
C âm i’de değil şu’le-i la’lîn-1 kanâdîl Sen dur, yürüsün eşk-i demâdem-cereyâmm
Dâğ-i dil ii hûn girye-i m estân-i zam andır beytinde olduğu gibi. «Revân b ir şi’r» de­
Pây-i hum -i seng-i A yasofiyye’de şim di nildiği gibi «revân bir ifâde» tâbiri de kul­
M ey-hâre, (ii tâk-i rez-i ter girye-kiinândır lanılır.
Sanm a yed-i zâhidde görüb siibha-i m ercan
R E V Î : ( <£)j ) Kafiyenin son harfi. «Mü-
H ep dîde-i rindândan akan katre-i kandır
£1 yum ak içün nûş-ı mey-i rûh-fezâdan reddef» m anzûm elerdeki redifler revlden
R indân-i zam an râh-rev-i şâd-revândır sonra başlar, (bk. Kafiye)
K alb edeli şiirb-i m eyi berşe gece m estân R 1 D F : ( J j j ) Revlden evvel bulunan, mâ-
T iryâkî-i m enhus gibi m cnkabe-hândır kabli m eftûh elif, m akabli meksûr yâ, mâ-
E trafın a keyf clıli n’ola göz-kulak olsa kabli m azm ûm vav harfleridir. Mûlâd
G ûş ii nigehi vakf-i m enârât-i ezandır
N ccm-i f el eki görse sanub habb-i , âbâd Jİj ' kelimelerindeki elif­
miizebheb ler, lâtif , zarîf kelimelerin­
Neşveyle hem ân nağme-serâ-yi hezeyandır
deki yeler, mem nun j y ? , m ahzûn j j J ^
Y aklaşdı yine rûze deyu der-seher-i îd
Keyf elıli laıııaııı b ir seııe vakf-ı lıalccâm lır kelimelerindeki vavlar gibi. (bk. Kafiye)
Tiryakiye nâgeh R cm ezân geldi denilse R İK K A T : ( ) İncelik demekdir. T elaf­
«Lâ havle...»-künân d er elem inden ne fuzu kulağa hafif gelen kelimelerin söyleniş
zam andır?
keyfiyetidir. Böyle kelimelere «kelimat-i ra-
Tedkîk-i nazar eyle şu takvîm e b irader kîka» denilir. R ikkatin mukabili «Cezâlet»-
Ü flâdc-i lıavfetm e bizi belki yalandır dir. (bk. Cezâlet)
A nım â yürüm üş bu sene sür’atle m übarek R O M A N E S K : İnsanların hayatını ve ihtiras­
Y â s â l, y a sâ’î-i gurûb-i R em ezândır larını tasvir eden yazı nev'i. B unlar bakikî
İşlerse ciger-gâhına gam la n ’ola b u dâğ oldukları gibi hayâli de olabilirler. Y âni
İşler, yine im sâk-i duhân ile dum andır m uharrir isterse tarihî ve içtimâi b ir hâdi­
A fyon-hâr ağırlanm ak ah afd ir k i gıdâsı seyi mevzu’ ittihâz eder, dilerse kendi b ir
B ir fincan ağır kahve vü b ir lüle duhândır vak’a tasavvur ve tasvîr eyler. Elverir ki
G österm e sakın sofrada y er sûfîye, yoksa yazdığı hakikat gibi görünsün. Bu yazıların
D il-sîr olam az tâbe pilav yahni kapandır uzunlarına «Roman», kısalarına nouvelle
Bulsa yemeğe niyyeti v a r Iafz-i taâm ı denilir. Birinci lisanımıza aynen girmiş,
Ehl-i şikem ol rütbe geda-çeşm-i b aran d ır İkincisi «küçük hikâye» diye terceme edil­
H ayrine çıkar sanm a m enâr üzre müezzin mişdir.
A kşam a k ad ar dûd-i taam a nigçrândır B ir de «efsâne» vardır ki «masal»ın mu­
G ördükçe lıilâl-i felcki gürsine-çeşmân kabilidir. Olmamış ve olm ayacak şeylerin
Ser-sufra-i çerh üzre sanır pâre-ı nândır nakli demekdir. H ayvanlar lisanından yazıl­
Kıırs-i nıchc bu diş bileyiş v ar iken anda mış sözlere de «efsâne» diyorlar. Eskiden
M chdir o, değil ııân deyu gel, ersen beri bizde biiyük ve küçük hikâyeler olm ak­
inandır
la beraber rom anesk tarzında yazılar Tanzi-
Z annetm e ıuclı-i nev gece ol zıvcr-i sad.'inm at’dan sonra tercem c ve taklid suretiyle
Şebdîz-i şcrcf-güsterine sîm palandır başlam ışdır.
Pâşâ-yi Ziyû-nâm ki tâb-i rıılı-i re’yi R O M A N TİZM — R EA L İZ M : Realizm, his
E nvar-i milıir gibi ziyâ-pâş-i cihandır ve hayâle kapılarak değil, müşâhede ve ha­
kikate istinâd ederek yazı yazm a tarzı ki o
REM Z: ( ) bk. Telvîhat.
yolda yazılara «realist» (realiste) denilir.
RES: ( ) bk. Kafiye. Realizm 19 uncu asrın yarısından sonra
m eydana çıkdı. O ndan evvel de müteaddid
REV Â N : ( j l j j ) Lügalde «akan» demekdir. yazı mesleki vardı. O mesleklere dâir kısaca
ROMANTİZM 125 ROMANTİZM
ve topluca m alûm at alm ak için garb edebi­ b ir düşünce ile kalem oynatm ak tarzın a kla­
yatına kuş bakışı bir göz gezdirmek lâzım ­ sisizm, o yolda yazanlar ile yazdıklarına;
dır. «Klasik» (Classique) denildi.
Eski Y unanlıların esatîrî ve muhteşem 18. asırda F ran sa'd a yıkıcı bir edebi­
b ir edebiyatı vardı. Bu edebiyat, L atin ede­ yat zuhûra geldi. O asrın edibleri yazılariyle
biyatını zuhura getirdi. Bir m üddet sonra saraya ve kiliseye hücum ediyorlar, bu is-
garblılar H ıristiyan oldular, yakalarını pa- tibdad m erkezlerini yıkm ak, halkı hürriyete
pasların pençesine kapdırdılar ve koyu bir kavuşdurm ak istiyorlardı.
cehalet karanlığında kaldılar. Fikir, kilise­ 19. asırda «rom antizm » (rom antism e)
nin düşündüğü, ilim; kilisenin öğrettiği idi. göründü. R om antizm , klasisizmin zıddı de­
Kiliseye m uhalif düşünm ek ve yazm ak, ade­ nilecek m âhiyetde idi. Klasisizm, Y unan ve
tâ m ürted olm akdı. Binâenaleyh M ilâdın L atin edebiyatının m ukallidi, onlardaki sa­
13. asrına kadar yazabilenler, kilisenin bit kaidelerin tâbii idi. R om antizm o kai­
rızâsına muvafık dinî m evzûları, din lisanı delere uym uyor mevzuûnu Y unan ve Latin
sayılan, latince ile yazmışlardı. târihinden değil, h er yerden ve her şeyden
4ŞansQH v (Chanson) denilen ve «Truver» alıyordu. Klasisizmde tasvîr yokdıı. hisse
(T ro u v e o i^ y â h u t «Trubadur» (Troubadour) o kadar ehem m iyet verilm iyordu. R om an­
tâbir edilen halk şâirlerinin okudukları tizm eşhası da, eşyayı da tasvîr ediyor ve
«Epik» (Epique), yâni kahram anca m anzu­ fikir derecesinde hisse de ehem m iyet veri­
m eler bile dinî bir nıaksadla yazılıyordu. yordu. Klasisizm «ümen» (hum ain), yâni İn­
13. asırda F loransa’da yetişen D ante, sanî idi. R om antizm ise m illî duyguları ih­
«Divine Komedya» ismindeki eseri­ tiva ediyordu.
ni biraz da Ebu-’l-Alâ’nın Risâlet-ül-Guf- 19. asırda fen ileriledi. M etafizik ma-
rân'm dan ve Şeyh-i E kber'in F ü tû h ât’ından lûm atdan bazıları fen erbabınca ilim dâire­
ilham alarak ilk defa olm ak üzre İtalyanca sinden çıkarıldı. Edebiyatın da hakikate is-
yazdı. tinâd etmesi, yâni his ve hayâlden ziyâde,
14. asırda yine İtalya’da zuhûr eden tedkik ve müşahede mahsûlü olm ası bazıla­
Petrark latince eserleri okuyor, onlardan fi­ rınca ileri sürüldü. N eticede «realizm» (rea-
kir ve örnek alıyordu. O nlardan aldığı feyz lisme) denilen edebî meslek ortaya çıkdı.
ile İtalyanca olarak m anzum , m ensûr birçok Bundan sonra «Parnasiyen» (Parnassien)-
kitab yazdı; birçok da mukallidi yetişdi. Aç­ ler m eydanı aldılar. «Parııas» (Parnasse) ke­
mış olduğu çığıra «Petrarkism » denildi. limesi, eski yunancada ilim, m aârif ve sa­
15. asırda «Ümanizm» (Humanisrne) nayi' mâbudesine mensûb b ir dağın adı imiş.
denilen yazı tarzı ortaya çıktı. Bunun esa­ Mecâzen şiir ve şiirler m ânâsına da gelir­
sı, Y unan ve Latin eserlerinden fikir ve miş.
örnek alm ak, b ir de beşerî, yâni gayr-i millî 19. asrın sonlarına yakın «M uâsır
b ir düşünce ile yazmakdı. Parnas» ünvanlı b ir şiir m ecm uası neşr
16. asırda T ransa’da «Pleyad» (Pleiade) edilmişdi ki âdetâ bir m ünlehabatnâm e (an­
şâirleri yetişdi. Bıınlar R onsar (Ronsard) toloji) idi. G enç Fransız şâirlerinin eserleri­
riyasetinde toplandılar. Köylü lehçesinden ni ihtiva ediyordu. P arnas m ecm uasında
ve başka dillerden kelime alm ak s u re tiy le eseri bulu n an lara «Parnasiyen». vasfı veril­
Fransızcayı genişlettiler. Biraz sonra gelen di. Bunların üslûbu parlakdı, ifâdeleri ka­
M alerb (M alherbe) ise fazla kelim eleri at­ palı ve ibham lı idi. E serlerinde his hâkim ­
mak, bayağı şiveleri kaldırm ak, nazım şekil­ di. Tasvire çok ehem m iyet veriyorlardı.
lerini m untazam kaidelere bağlam ak suretiy­ D aha sonra «Scnbolizm» (Symbolisme) de­
le Fransız edebiyatını ıslâh etti. nilen rem zî meslek çıkdı. Bunun silikleri,
17. asırda «klasisizm» (classicisme) de­ m aksadlarını vüzûh ile değil, senbol, yâni
nilen yazı tarzı göründü. Y unan ve latin rem z ile anlatm ak, daha doğrusu an latm a­
eserlerini taklid etmek, hisden ziyâde fikre m ak, âdeta «yazının m ânâsını sen bul!» di­
ehem m iyet verm ek, süslü ve yüksek b ir üs- ye okuyucuya bırakm ak istiyorlardır. O nla­
lûb ile yazmak, bir de millî değil, İnsanî rın iddiasına göre şiir, gönüldeki heyecan­
RÜBÂÎ 126 RÜBÂÎ
dan ibârctdi. T ârif ve tasvir edilemez, an­ yana «Ahrem», «M efûlü» ile başlayana
cak telkin olunabilirdi. O hâlde okuyucuya «Ahreb» demişler.
fikir vcrm ekden ziyâde, onun müfekkiresini A hrem ve ahreb rübâîler on ikişer nevi’
hcyccana getirm ek lâzımdı. Bunu yapabil­ olduğundan rübâî şekli 24 nevi’ itibâr edi­
m ek de senbolizm oluyordu. M usikinin na­ lir. Bunların cüz’leriylc isim len aşağıda gös­
sıl terennüm lerinden zevk alınıyorsa senbo- terildi :
lik şi’rin kelimelerini de öyle duym ak, o n ­
ların m ânâsından ziyâde âhenginden m ü­ A hrem kısmı
tehassis olm ak icab ediyordu. (Bu hussûta
A hm ed H âşim ’in «Piyâle» adlı şiir kitabın­ 1— A hrem A hrem A hreb Eh tem
daki m ukaddim eye göz gezdirilebilir.) M ef’ûlün M ef’ûlün M efû lü Feul
2— Ahrem A hreb M ekfûf Ehtem
R Ü B Â Î : ( t / b j ) N azm şckillerindendir. D ört
M efûlün M efû lü M efâîlü Feûl
m ısralı vc 1, 2, 4 üncü m ısraları kafiyeli
3— Alırem A hrem A hreb Mahbû
olur. D ört mısraı kafiyeli riibâiler de v ar­
M efû lü n M efû lü n M efû lü Feil
dır. O nlara «Rlibfıi-i m usarra’» derler. F ır
4— A hrem Eştcr M ekfûf Ehtem
zıılî’nin şu rübâisi g ib i:
M efû lü n Fâilün M efâîlü Feûl
L utf ile şcb-i ünıîdiuıi rûz eyle
5— A hrem A hrem A hrem Ezel
İkbâlim i tcvfık ile fîrûz eyle
M efûlün M efû lü n M ef’ûlün F â’
Leylâ gibi lafzım ı dil-efrûz eyle
6— A hrem A hreb Sâlim Ezel
M ccnûn gibi uuzınınıı cigcr-sûz eyle
M efû lü n M efû lü M efâîlün F â’
R übâinin «kıt’a, nazm» gibi dörder mıs­
7— A hrem A hreb M ekfûf Mecbûl
ralı nazm şekillerinden ayrılm ası vezin do-
M efû lü n M efûlü Mefâîlü Feil
layısiyledir. Y âni sayılan şekiller, her ve­
8— A hrem Eştcr Sâlim Ezel
zinden yanılabildiği hâlde rübâi, kendine
M efû lü n Fâilün M efâîlün Fâ’
m ahsus vezn ile tanzim edilir.
9— Ahrem A hrem Ahrem Ebler
R übâî şeklini İran şâirleri bulmuş, onlar­
M efû lü n M efû lü n M efûlün Fâ’
dan A rablara ve T ü ık lere geçmişdir. Bu­
10— A hrem A hreb Sâlim Ebter
lunm asına sebeb olarak şöyle bir hikâye
M efû lü n M efûlü M efâîlün F a’
nak) e d ilir : Saffâriyc hüküm darlarından
11— A hrem Eşter M ekfûf Mecbût
Y a’kub ibn Leys’in çocuğu, arkadaşlariyle
M efû lü n Fâilün M efâîlü Feil
«çukura ceviz atm a» oyunu oynuyorlarm ış.
12— A hrem Eşler Sâlim F.bter
Em îr-zâdenin attığı cevizlerden biri yııvar-
M ef’ûlün Fâilün M efâîlün F a’
lana yuvarlana çukura giderken çocuk se­
vinmiş ve : «G altân galtân hemî-reved tâ A hreb kısmı
leb-i kûr, yâni : Y uvarlana yuvarlana çuku­
run kenarına kadar gidiyor.» demiş. Sonra 1— A hreb Sâlim A hrem Ezel
bu söz, rübâi veznine esas ittihaz edilmiş. M efû lü M efâîlün M ef’ûlün F â’
Bunıı an ıza tatbik ile Hezec bahrinden çı­ 2— A hreb M akbûz Sâlim Ezel
karanın R ûdegî olduğu rivayet edilir. M efû lü M efâîlün Mefâîlün F â’
Teshîl-ül A rûz vcl-Kavâfî vel-bedî’ isimli 3— A hreb Sâlim Ahreb Ehtem
kitabda şöyle bir m ütâlea da v a r d ır : M efû lü M efâîlün M efû lü n Feûl
«A nlaşılan bu veznin nnibdiinin tûlii mî- 4— A hreb M ckfııf Sâlim Ezel
zan olm akla ZLİhre ve U târid vasat-i sem â­ M cf’ûlü M efâîlü M efâîlün F â’
da ve Şems ve M üşterî, ittisâl-i teslis ile 5— A hreb Sâlim Ahrem Ebter
yekdigere m uttasıl ve Zühâl ve M irrîh, na- M efû lü M efâîlün M ef’ûlün F â’
zar-i tcsdîs ile biribirine nâzır imiş ki hâs 6— A hreb M akbûz Sâlim E bler
vc âm bu vezne m eftun olm uşlar, eshâb-i M efû lü M efâîlün M efâîlün F â’
sınâût bu vezn üzre güzel elhanat yapm ış­ 7— A hreb M akbûz M ekfûf Ehtem
la r...» M efû lü M efâîlün M efâîlü Feûl
R übâiyi, birinci mısraın ilk cüz'ü itibâ- 8— A hreb M ekfûf Sâlim Ebter
riyle ikiye ayırm ışlar, «M efûlün» ile başla­ M efû lü M efâîlü M efâîlün F â’
RÜBÂÎ 127 RÜCÛ
9— A hreb Sâlim A hreb M ecbûb verm edikleri için şâir nazm şekilleri gibi o
M efû lü M efâîlün M efû lü Feil da unutulub gitmekdedir.
10— Ahreb Makbıız M ekfûf Mecbûb R übâî vezniyle yazılan m anzum eler dört
M efû lü M efâîlün M efâîlü Feil m ısrâ’dan fazla olm azken 17. asırdaki di­
11— A hreb M ekfûf M ekfûf Mecbûb vân şâirlerim izden Şeylı-ül-tslûm Y ahya
M efûlü M efâîlü M efâîlü Feııl Efendi, rübâî vezniyle bir gazel yazmış vc
12— A hreb M ekfûf M ekfûf M ecbûb bir yenilik göstermişdi. O gazel şudur :
M ef’ûlii M efâîlü M efâîlü Feil
Bir dilde ki aşkın odu ola peydâ
H âşâ ki sivâ yanm aya Iıâşâk-âsâ
Şu iki kısım vezinlerden ahreb nev’ine H er katresi gûyâ ki bir âteş-pârc
dâhil olanlar, yâni «M ef’ûlü» cüz’ü ile baş­ A şk âteşini göz edemez lıîç itfâ
layanlar, ahrem vezinlerinden ahenkli sa­ D ilde ola nıı tâb-i celâle tâkat
yılmış, T ürk şâirlerince ahrem vezinlerinin Envâr-i cemâle doyanıazkcn cânâ
de hepsi değil, en ahenklileri kullanılm ışdır. O lm asa eğer mâye-i aşkın Iııımde
Eserlerimden birkaç rübâi : D ünyâya salar mıydı bıı suru salıbâ
Bir câın araya, dem gele şâyed sâkî
Râh-ı talebi kat’a naşirim sen ol D ök hûn-i dili şişeyi pâk et Yalıyâ
R ü’yetde benim çeşm-i haşirim sen ol
RÜCÛ’ : Bedî’ san’atlarındandır. Bir
Kıl rûhu yine vâsıl-i kurbiin yâ Rab
Ey ıııcbdc'-i crvâlı, musirim sen ol fikri daha kuvvetli anlatm ak için söylenilen
sözden caymış gibi davranm akdır. N aci’nin:
D erler k i : visalinde lıalâvet senden E rbâb-i teşâur çoğalıb şâir azaldı
H em , Iıâl-i firakında m erâret senden Y ok öyle değil, şâirin ancak adı kaldı
H cerin ne için böyle gelir bigâne beytinde olduğu gibi.
M aılâın ki lıcp vııslât ii firkat senden
D ikkat edilmişdir ya! N âcî şâir taslakla­
C ildin gideli şevk-i siiııûlııını yokdıı rının çoğaldığını vc hakikî şâirlerin azaklı-
Malııııûri-i hicrana sabûlıum yokdu dığı söylüyor. Sonra «Yok öyle değil!» di­
Sanma beni ey rûlı-i revanini, sağdım yerek sözünden caymış gibi davranıyor, da­
Eyyâm-i firakında ki rûlıuın yokdu ha sonra «Şâirin ancak adı kaldı.» ifâde­
siyle evvelki sözünü kuvvetlendiriyor. Şinâ-
H icranın ile fikren öliib bittim di sî’nin m eşhur «M ünâcât»ında :
Âyîncdcki aksime derdim kimdi?
tdrâk-i hayât etdi seninle avdet E der isyanım a gönlüm de nedam et galebe
G eldin bana bir rûlı getirdin şimdi Ncyleycyinı yüz bulam anı ye’s ile afvinı
talebe
H icranın ile sînc, elem perverdi dedikden sonra :
D il, mulıtczir-i ım ıztaribe benzerdi N e dedim? T övbeler olsun, bu da fi’I-i
Ey rûlı-i revân, avdetin etdi ilıyâ şerdir
Hoş âmedi vü lıayât-i nev âverdi Benim özrüm günelıimden iki kat
Rübâi, Acemler larafından îcâd edilmiş bed-terdir
olduğu için en iyi rübâiler Acem şâirleri N ûr-i rahm et niye güldürm eye rûy-i
lisanından sâdır olm uşdur. O nlar içinde de siyelıim
rübâi yazmakla şöhret alan H ayyâm ’dır. T an rı’nın m ağfiretinden de biiyük mü
A rablarda en ziyâde âşikane ve ârifâne rü­ günelıim?
bâî yazan şeyh Ömer ibn-ül-Fârid’dir. Bi­ beyitlerini irâd etmesi, riicfııın en güzel nıi-
zim divân şâirleri arasında ise H aleli, rübâî sallcrindcndir. Hâıııid Bey'iıı :
tanzimi ile iştihâr eylemiş, h attâ Nedim «M akber, m akber değil bir türbe, türbe
onun için : değil bir m âbed, m âbed değil bir küre, küre
H âielî, cvc-i riibâîde ııçar A nka gibi değil bir fezâ-yi bî-intihâ olm alıydı. H albu­
demiş. ki bir m akber bile değil.» fıkrasında rücû--
Y eni şâirler rübâî nazm ına ehemmiyet lar, tekerrür etmişdir.
s
S Â D E L İK : Fikrin ve ifâdenin herkesçe ve m ak için sâkîden şarab istenilir. Bu, âdetâ :
kolayca anlaşılacak derecede açık olm ası­ «Bir kahve pişirin de biraz kafam dinlen­
dır. N aci’nin : sin.» kabilinden b ir şeydir. İşte F uzûlî’nin
ö lm e k için eyledim tevellüd «Leylâ ve Mecnûn» da böyle bir ta le b i:
m ısraında olduğa gibi. Bir de «Sâdedilâne- Saki tu t elim ki haste-hâlem
likî> v ardır ki sureta safderunluk şevkiyle G am reh-güzerinde pây-m âlem
söylenilmiş gibi görünen, fakat hakikatde Şensin men-i m übtelâya gam -hâr
epeyice b ir ta’rizi ihtiva eden sözün keyfi­ Senden özge dahi kim im var
yetidir. Bu yolda söyleyiş yüksek bir zekâ M üşkil işe diişmüşem meded kıl
eseridir. Cenâb Şchabeddin’in — ekseri ya­ Mey lıirzi ile belâm ı red kıl
zıları gibi — şu tasvirinde olduğu g ib i: Şu da Nevres-i Cedîd’in nâtam am bir
«G azelserâ-yi bi hem tâ H aşan Vâcid Bey’i mesnevisinde böyle bir s ü â li:
takdim ederim . Kendisini tanıyanlar Acâib-i Sâkî kani kana benzeyen mey
Seb’a-i  lem in sekizincisi derler. Kâğıd K andır beni bâde sun pey-fi-pey
siklcli dâhil-i vezin olm adığı hâlde yirmi Âyînc-i cânıı meyle kıl sâf
okka kadar gazel yazmışdır. Senevi sarf et­ Seyr eyle cilıânı K af-tû-K af
tiği m ürekkeb, Terkos şirketinin su sarfi­ Meze ile m izaca âşinâ ol
yatı k ad ar b ir şey tahm in olunuyor. Âsâr-i İskender ü H ızr’a reh-nüm â ol
kudem â ile kesret-i ülfetden Üstüne başına Sâki bize ateş-i revân ver
eski divân râyihası sinmişdir. Y anınıza yak- Ser-çeşme-i H ızr’dan nişân ver
laşdığı zam an Lâleli kütübhânesine giriyo­ Sâkî ver o nıâ-bih-il-hayâtı
rum sanırsınız. Âsâr-i gazelserâ, zaman-i A ttâşa sebîl kıl F ürâtı
hâzırın dö rt asır gerisinde topallayan bir A ndan bana sun b ir iki kâse
divân efendisinin nükte ve kinâye ile şa­ T a kalm aya yaslı dilde tâse (tasa)
kalaşm asıdır...» Ol meyle m eşâm ım eyle tatyîb
Şu beyitlerde de sâdedilânelik v a r d ır : Tâ, şâlıid-i kıssaya verem zîb
Eylerim yc’s ile her yana nazar M ey sun ki olam fesâne-perdâz
G ö rü n ü r fezâ b ir karanlık m ezar M cstâne kıtam beyâna âğaz
Şu hicran gecesi uzar mı uzar T â dem çeke nây-i neyle hâm em
K ıyam et günü m ü gündüzüm benim G ül-gûn ola reng-i meyle nâm em
SA DR: ( ) A rûzculara göre bir beytde- Belki ola bu kitâb tekm îl
Bu ukdem ede şarab tahlil
ki birinci m ısrâın ilk cüz’ü. Son cüz'üne
U zunca ve manzûm hikâyelerde sâkî ile
«Arûz», ortadakilere de «Haşv» denir, (bk.
bu yolda m uhâtabe ve ondan zihin açıklığı
A rûz, Haşv)
için şarab m ütâlebe etmek âdetdir. Sâkî de,
SÂK1-NÂM E : ( j l —) Sâkîfıin ve şarabın şarab da burada birer sem boldür.
medhiyle sâkîden şarab talebine dâir divân Bir de ayrıca yazılmış sâkî-nâm eler var­
şâirlerinin yazmış oldukları m anzum elerdir. dır ki onlar başlı başına b ir eser halinde­
Sakinâm eler, ya m anzûm hikâyelerde ve dir. Fuzûlî’nin Farsça, A ynî’nin tasavvufî bir
söz arasında irâd edilerek ilham yolu açıl­ eser olan T ürkçe mesnevileri ayrıca birer
SÂKİ-NÂME 129 SÂKİ-NÂME
risale olduğu gibi N e fî ile Şeyh G alib'in A yb etme rûlı dersem, gör feyz-i iııbisâfıu
T ürkçe sakinâm eleri terkîb-i bend şeklinde­ llıyâ eden odur hep, rindân-i dil-figârı
dir. N âm ık K em âl’in de gayet p arlak bir C ân derse hûna çok m u gördükçe clıl-i
sâkî-nâmesi vardır ki kasîde şeklinde yazıl- hikm et
mışdır. O nu şuraya nakl ed iy o ru m : Bu reng içinde zâlıir ol feyz-i G ird-kârı
Bezm-i safâda seyr et ol câm-i gül-nlsân Rengin perdelerde tutsa n ’ola m akam ın
Bir lâle hey’etinde gör feyz-i ncv-bahârı Kim ser-be-ser tarebdir cism-i safâ-m edân
Açmış neşâtı-gûyâ her dilde b ir gülistan Sâkîsi H ızr-i irfân, bcznıi Behişt-i M a’nâ
Etm iş safâsı peyda her gözde âb-i câri M înâsı cevher-i cân, nıecrâsı feyz-i Bârî
T âb’-i hazîni kılmış pür-neşve-i taravet Dîvân-1 Cem’den eyler tarh-i nişane hâlâ
Koymuş aceb aceb kim gül şekline hezârı M ey-hânenin izam ı, peym ânenin vekarı
Pırâm eninde kalm ış aks-i dehân-i hûbân Bâğ-ı İrem ’den eyler arz-i nüm ûne gııyâ
Ol fassa benzemiş kim yakut ola kenarı Sahbâ-yi lâle-rengi, nıînâ-yi jâlc-dârı
Pehlû-yi şevka düşmüş bak şâhid-i şerâba M ey-hânc gül-sitândır, peymânc
Sarmış miyân-i nâzın gör câm-i şu’Ie-dân gül-feşândır
G ûyâ edib tabîat tertîb-i bezm-i eflâk Sâkî nihâl-i şûhu, mııtrib hezâr-i zârı
Âguş-1 M âha vermiş Nâlıîd-i işve-kân Bir gül-sitân ki etmiş feyz-i nesîm-i kudret
Y â eyleyib nıeşiyyet te’lîf-l tab ’i- âfâk Hcm-nüzhet-1 zim istân, hem-devlıa-i balıârî
Etmiş şefakla mem lû b ir alıter-i nehârı M utrib kıyâfetinde olm uş o bâğa bülbül
Y â eyleyib tenıâşâ bczın-i safâda gûyâ Uçmuş giil-i Bclıişt’in reng-i lıicâb ü â n
Hoy-riz-1 tâb-i lıaclet verd-i cemâl-i yârı Sâkî letâfetindc olm uş o hâke b ir şâh
Donmuş tehayyüründen mevc-i safâ-yi Fevvâre-i hayâlin âb-i safâ-nisârı
şeb-nem Sâkî m ürüvvet eyle, yok mu şerâb-i nâbın
H ayretle sû kesilmiş reng-i gül-i balıârî Olmaz mı d e fa fıırsat endııh-i rüzgârı
Ben telh-kânı-i aşkım, mest-i ıııüdânı-i
Y â eyleyib teccssüm silır ile hande-i yâr
aşkım
Âyîneden görünm üş cism-i lâtîf-vârî
M ahm ûr-i câm-i aşkım, malırûm -i lıûş-yârî
Y â eyleyip tehaccür kalb-i rakîk-i Cemşîd
H ûn-i ciğerle eyler âlem de dem-güzârî G önlüm dür ehl-i aşkın merd-f vefû-nihâdı
T ab ’ım dır ehl-i derdin şâh-i safi-şiârı
Pür-hûn ise aceb rai hâlâ dcrûn-i Cemşîd
T e’sîr-i bahtim etdi devrân-i çerlıi vârfın
Almış ecel elinden câm-i safâ-m edân
B ir neş’e v ar ki meyde m ahrûm unun K ıldım iâde ahd-i Cemşîd-i kâm -kân
sezâdır Yek-neş’e-i safâyını ol rütbe kim görülm ez
 h etse tâ-kıyâm et her sebze-i mezârı Bezm-i m ahabbetim de âsâr-1 bî-karârî
A rzın havaya çıksa erkân-i bî-sçbâtı
Ol mey ki eyleyince tertîb-i bezm-i fıtret
Hum-hâne-i ademde sâkî-i Feyz-i B ârî Ç erh’m zemine inse bünyân-i iistüvân
Peym ânc şeklin almış rindân içün neşâtı H er kntre lıun-i çcşnılm b ir ınevc-i bûdc-i
aşk
Taca temessül etmiş şâhân İçün Iıum ân
H er zerre dâğ-1 sînem b ir câm-i feyz-i
R ûh ile ittihadı b ir rütbedir ki bilmez
Bârî
M e’lûf-i cân-pczîri, mecbûr-i cân-nisârı
D ilden m i sâil olmuş, engûrdan mı peydâ Ol rütbe gark-i m eydir kim mû-bc-mtıy
cismim
Gözden mi sâil olmuş, peym âneden mi
cârî Olmuş neşât elimden kilk-i b ey in e sârî
Elınâs içinde yakut, envûr içinde günce H er satr-i nazm ım olm uş b ir ınevc-i
Cevherde âb-i cârî, m înâda rûh-i sâri bâdc-nıâncnd
G ûyâ kİ hûşe-i rez pistân-i M eryem olmuş Kim n uktalarla bulm uş zînet Iıabib-vârî
Kini rfılıdıır serâser flb-l safâ-nıerlârı Verdim nıidâd-i m eyle b ir dil-riihâya suret
Etm iş accb accb kim nev’-i nebâtı zî-rıılı H ep şevk tı neş’e cismi, lıep reııg ü fer
Bilmezdi böyle hakka dil, tab’-l rüzgârı izârı
R e’yin tutaydı rindân ehl-i tenasühün ger E tdim bu nazm-i terde rûh-i neşâtı tasvir
D erdim ki rûh-i Cem’dir olmuş nebâta M est eylesin safâsı Behzâd-i büt-nigârı
sâri Sâf u Iâtîf U nâzük clfâzı câm -m âncnd

F: 9
SALİM 130 SATİR
Uikr ü ferah u rengin m ânâsı bâdc-vârı cüme edilmişdi. Şimdi o m akam da «Yüksek
D önsün misâl-i sâgar bezmindc chl-i ta b ’ın san’atler» deniliyor. Edebiyat da yüksek
İrfanım ın cihânda kalsın bu yâd-gârı san'atler arasına katılm ışdır. Çünki; yük­
Salıbâyn fûik oldu bu yâd-gâr-i rengin sek san’atlerden maksad, insandaki bediî
1'ür-ncş’c-i safadır am m â ki yok hıınıârı duyguyu hcyccûna getirm ekdir. Edebiyatın
Bu nazın-i terle ctdiın bî-câın dehri maksadı da rûha bedii heyecan verecek söz­
ser-mest ler ve yazılar ibdâ’ eylemekdir. San’at bahsi
M ûdûın olursa lâyık Ccınşîd’iıı iştiharı «Hikmet-i Bedâyi’», yâni «Estetik»e âid ol­
N âm ık yeler kelâm ın olsa ııe riilbe mu’ciz duğu için sözii uzatmayı münfısib görm ü­
llzâııı miim kin olm az hussâd-i nâ-bckârı yorum. Yalnız, san’atden gaye ne olm alı­
H iç eline fevt-i fursat, nûş-i şerâb-i ııâb et dır suâli karşısında iki muhtelif mesleğin
Âlem bahar-i fâni, öm r ise cûy-i câri. düsturlarını yazm akla iktifa edeceğim.
Bu mesleklerden b i r i : «San’at fayda sağ­
SÂ LİM : ( |IL. ) Arûzctılaı'a göre eczasından
layıcı olm alıdır.» Öbürü : «San’at, san’at
hiç biri zihâfa uğram ayan vezn. Meselâ : içindir.» fikrini iltizâm eder. Birincilcr, her
4 m efâîlün ahenginin adı Bahr-i hezec mü- san’atin beşeriyete bir fâidesi olması, İkin­
semmen-i sâlim ’dir. Ç ünki Bahr-i hezec’in ciler ise san’atın ancak san’at göstermek dü­
asıl vezni olan «M efâîlün» cüz’ü hiç bir şüncesiyle yapılması fikrindedir. Bunlar,
tegayyüre uğram aksızın beytin iki m ısraında «San’atden fâide beklemek, san’ati kayd al­
dörder dörderden sekiz defa tekerrür etnıek- tına almak demekdir.» derler. M erhum Sü­
dedir. İki m üstefilün ahenginin adı da leyman Fehmi Bey’in Edebiyat k ita b ın d a :
«Bahr-i reccz m urabba’-i sâlim»dir. Zirâ «Ccm’iyet-i beşeriyye san'atden vaz geçe­
«m üstefilün» kelimesi değişmeden — beytin bilir, fakat ahlâkdan aslâ. Müfsid-i ahlâk fi­
iki m ısraında — dört defa tekrarlanm akda- kirleri, hisleri tebliğ edenler bihakkin birer
dır. mücıim-i edeb gibi telâkkî olunur. Fenalık­
SÂ LİYY E : ( « J L ) H icrî yeni yılın tebrîk ları kisve-i dil-firîb-i şi’re sokarak sevimli
ve tevrîhini hâvi olm ak üzre yazılan m an­ göstermek bir kabahat, hem dc pek büyük
zume. Enderûnlu V â s ıf: bir kabahatdir. M ukaddes olan şi'ri, fena­
G ül gibi açılmış endamın bu rengîn şâl ile lıkları, ahlâksızlıkları tervîc yolunda istimal
etmek afvedilir bir kusûr mudur?» der.
Başka suret bağlam ış lıUsniin bu şâl-i âl ile
beytiyle başlayan ve : SA NA Yİ’ : ( ) Bedî’ tâbirlerindendir. Es­
Böyle târih arz edib her yıl desinler şâirân
Sa’d ola M alım ûd H ân ’a sâl bu ikbâl ile ki edebiyâtcılar, sözün mânâsını cisim, elfâ-
târihini ihtiva eden medhiyyesinin bâlâsına zını kisve, cdâda yapılacak hünerleri de
«Bcdîa» yâhut «San’at» nâmiylc süs sayar­
«Kasîde-i sâliyye der-sitâyiş-i Sultân Mah-
lardı. Binâenaleyh ifâdenin o san’atlerle tez­
mud ibnü A bdülham îd» ibaresini yazmışdır.
yini söz güzelinin siislcndirilmcsi addolunur­
S A L M : ( p i— ) Lügatde kesmek demekdir. du. Bu san’atlerin bâzılan kelimeler dolayı-
A rûzculara göre «M cf’ûlût» cüz’ıınün «lât»- siyle olduğu için onlara «Sanayi’-i Lafziy-
nı hazf ile kalan «m cfûl» yerine «F a’lün» ye» denilirdi. Cinas, tenâsüb, tezad ve şâire
cüz'üııü getirm ekdir. İkinci surete «Aslem» gibi. Bâzıları da mânâ delâletiyle olurdu ki
derler, (bk. Aslem) onlara da «Sanâyi'-i Mâneviyye» tâbir edi­
SA N ’A T : ( ) Bir şeyi ustaca yapabil­ lirdi. Hüsn-i ta’lîl, Tecâhül-i ârif ve şâire
gibi.
mek melekesidir. Bu meleke fıtrî olsa bile
çalışm ak ve uğraşm akla ilerletilir. K undura S A T İR : Frenklerin hicv (doğrusu hecv)e ve
boyacılığından ressamlığa varıncaya kadar hczle verdikleri isimdir. O nlar, bu gibi ya­
mclekeli ve ustaca yapılan her iş bir san’at- zıları da didaktik, yani talîm i, daha doğrusu
dir. Bunlardan ressamlık, m im arlık, hey- hikemî neviden sayıyorlar. Satirde söğüp
kcltraşlık, bestekâılık gibi hünerli idlere sayma yoktur, ince bir istihza vardır. Bizde
F renkler «Beaux arls» demişler. Bu terkib bunun en güzel misali Ziya Paşa’nın «Zafer-
eskiden «Sanayi’-i Nefîse» diye dilimize ter­ nâmc»sidir. (bk. Hicviyyc)
SAZ ŞÂİRLERİ 131 SEC’
SAZ Ş Â İR L E R İ: Manzumelerini sazın âhen- Sen tren, ben vapurda pür-tcnıkîn
giyle terennüm eden halk şâiri ki bunlara A tılırken sen İskoç illerinin
«âşık» da denilir, (bk. Âşık) Sisli, yağm urlu, karlı, buzlu, fakat
Ccdd ii lıiııımct, vekar ü lıürriyyct
A Z E C : ( ç ö L . ) Fârisînin « S â d e m i—» ke­
D olu peygule-i tem ekkününe
limesinden aynı m ânâya olarak arabcalaş- Bense nâzende Bosfor’ıın koline
tırılm ış bir kelimedir. K öhne, âvâre, bî-haber, bîzâr
 hırında «hâ-yi resmiye» bulunan keli­ Belki Cennet kadar tarâvet-dâr
melerdeki «hâ * »yi cime, dalı zâl ( i 1 F akat âlûdc-i kelâl ü kesel
Bir kenarında nıünharif, nıuğfcl
kalb ederek nakl eylemek, A rablarca kaide
addolunm uştur. Bu kaideye göre «Nümûde Bir hayâtın firâş-i uzletine
N e düşündüm bilir misin?...»
» kelimesi «Enmûzec »,
Fikret Bey’in nazm e tatbik etmeğe kal-
«sâde» kelimesi de «sâzec » olarak kışdığı şu tarz, eskilerce âdet değildi. O nlar
A rabcaya mal edilmiş, şckl-i m uarrebi bir fikri bir beyt, nihayet bir kıt’ada biti­
Acemler ve T ürkler tarafından da kullanıl­ rirlerdi. M ısraları Fikret Bey’in ynpdığı gi­
m adır. Ü sküdarlı Hakkı Bey’in divânına bi ulam a hâline getirmezlerdi.
Yenişehirli Avni Bey’in yazdığı m eşhûr tak­ SEC’ (S E C f): ( ) Lügatde güvercin ve
rizin :
kum ru gibi kuşların nağm elerini tekrarlam ak
Söz bir nefes-i sâzcc-1 bî-renkdir am m a
suretiyle ötm elerine denir. M uallim N aci’­
Berhem-zcn-i suretkede-i kevn ü mekândır
nin «Kebûter» manzum esindeki :
beytinde olduğu gibi.
Sâzec kelimesinden bir de «Sezâcet «Hû! hû!»Iarı âh pek derûnî
Âşık beğenir bu crganutıi
» kelimesi uydurularak bâzı eserler­
beytinde olduğu gibi.
de sadelik mânâsında istimal olunm uşdur.
Bedi'cilcre göre — kısacası — nesrin ka­
Lügat-i N âci’de «sedâcet» kelimesinin sade­
fiyesidir. Nitekim Cevdet Paşa da :
lik demek olduğu yazıldıkdan sonra «sâde»-
«Seci’ : F asılaların bir harf üzerine mu-
den m uarreb olan «sâzec»den alındığı ve vâfık olm alarıdır. Nesirde scci’, nazım da
kesret-i istimal ile zâlin noktasının düşdü- kafiye gibidir.» eliyor.
ğü ihtâr ediliyor. Efradını cûmi’, ağyârını mâni olm ak üze­
SEBK : ( ) Lügatde «Bir mâdeni eritip re Recâizâde Ekrem Bey scci’i şöyle târif
bir kalıba dökmek» demekdir. Belâgatcilere e d iy o r:
göre : «İfâdenin tarz-ı tertibindir. «Mevsûl» «Seci’ itlâk olunan şey, nesre mahsus ola­
ve «Mefsûl» olm ak üzere iki türlü sebk rak terkîb ve ibârelerde veya kelâmın fâsı-
vardır. lalarında, yalıud biribirine atfedilmiş ve ek-
Cümlelerin alf süreliyle birlcşdirilmesinc seriyâ bir lâfza bağlanm ış olan cümle vc
«vasi», ayrı ayrı ve kesik kesik olarak îrâıl fıkraların sonlarındaki kelimelerin harf son­
edilmesine «fasl» denildiği için vasıllı vc ları vc harekât vc sekenatea bir bıılunmak-
müsclsel ibâreler yazmak tarzına «Sebk-i dan ibâretdir. Evvelki sııretdc olan csc’a
Mevsûl», fasıllı tahrir usulüne dc «Sebk-i «sec’-i mutlak», İkincisine «scc’-i mukayyed»
Mefsûl» adı verilmişdir. ve yâhut «sec’-i-rabtî» deriz. Dcvr-i İstilâ
Sebk-i Mevsûl; eski münşilerce marifet risâlesinden :
sayılırdı. Çok şükür bu münasebetsiz usûl «F akat hasmiyle çarpışm aya başlar başla­
bırakıldı da yazmak mümkin olduğu kadar maz sevk-i rüzgâr, eczâ-yi vücûdunu târ-m âr
söylemeye benzedi. N azım da Sebk-i Mevsûl ettiğinden o âteşpâre-i celâdet yok yere
denilmesi lâzım gelen bir tarz daha vardı mahv oldu gitdi.» fıkrasındaki «rûzgâr-tar
ki Tevfik Fikret tarafından meydâna çıka­ mâr» sec’i, m erbut ve mııkayycd olm adığın­
rılmış, gûyâ nazmı tabiilendirmek vc nesre dan, yâni «târ-m âm lan sonra gelen «etti­
benzetmek hevesiyle yapıltnışdı. İşte birkaç ğinden» kelimesini «rüzgâr» lâfzına ilsak ve
m ısra’ : ilhak edemeyeceğimizden bu seci’ «sec’-i
SEC’ 132 SEC’
m utlak» envâından dem ek olur. H âlbuki o larak ...» fıkra-i acibesinde görüldüğü üze­
yine «Devr-i Is tilâ 'd a n : re iç içe bulunan seci’lere «seci ender-seci'»
«H alefi Sultan O rh an 'İse evvel ham lesin­ adı verilmişdir. Bu fıkrada asıl sdei' «vâ-
de Bursa'nın bünyân-i mukavem etini zîr ü yedâr-i ibtihâc ü mesâr» ile «m esrûr ü min-
■Zcbcr vc o zam ana kadar rahş-ı gaza üze­ nctdâr» kelimeleri olııb «olarak» lâfziyle
rinde bî-karar olan serir-i hüküm etine bu bağlanm ışlardır. A radaki «me’nûs», «me’­
'şehri garrâyı m akar etmişdir.» fıkrasında yûs», «zerre-mikdâr», «tâbir ü iş’âr» kelime­
.«zîr-ü-zeber-makar»- sec’i «etmişdir» lâfziyle leri ise ayrıca birer seci’ teşkil etmişlerdir.
biribirine rabt ve bend olduğundan bu da
Seci’de esas, fâsılalarm , yâni fıkra ve
,«sec’-i mukayyed» ve nâm -i diğerle «sec’i
m ısrâ sonlarındaki kelimelerin son harfleri
Tabtî» kabilinden olm uş olur.»
biribirinin aynı olm asıdır. D aha açıkçası
E krem Bey'in bu târif ile anlatm ak iste­ «Revî» uygunluğudur. Seci'lerin veznen de
diği şudur k i :
tam , yâhut yarı uygun olm ası vardır ki
«Seci’Ier, ya cüm lelerin sonunda, yâhut
tam uygun olanlara «sec’-i mütevâzî», ya­
arasında bulunur. Sondaki seci'ler, b ir ke­
rım uygun olanlara «sec’-i m utarraf», ter-
lime vâsıiasiylc biribirine bağlanır vc o nla­
si'i hâvi olanlara da «sec'-i murassa'» deni­
ra «sec’-i-mukayyed» denilir. E krem Bey’in
lir.
ikinci misâlinde olduğu gibi.
A radaki seci’ler, b ir kelime ile yekdiğe­ M ektubunuz vâsıl, m eâlinden m eserret hâ­
sıl oldu» ibaresindeki «vâsıl» ile «hâsıl»
rine m erbut olm adığı için «sec'-i mutlak»-
hem vezn, hem revî itibâriyle biribirine uy­
dır. Yine Ekrem Bey’in birinci m isâlinde ol­
gun oldukları için «sec’-i mütevâzî»dirlcr.
duğu gibi.
B ir de sec’-i m efrûk» vardır ki âdetâ re- «Sec’-i m u tarraflar revî itibâriyle bir,
dîfli kafiye dem ekdir. Sinan Paşa T azarru ’- vezn itibâriyle mugayirdir.» ibâresindeki
nâm e'sinde alınan şu fıkralarda olduğu gibi: «bir» ile «mugayir» kelimeleri veznen uy­
«H angi Yusuf-i devrândır ki Züleyhâ-yi gun değillerdir. Y alnız revî itibâriyle müsâ-
zam ane dâm enini çâk etmemiş ola ve hangi vtdirler. Böyle bir tarafdan uygun oldukları
Süleyman-i zam andır ki dîv-i cihân anı tu- için «sec'-i-m utarraf»dırlar.
tub helâk etmemiş ola? H angi C em ’dir ki «Sözlerim evsâfınıza m ünhasır, gözlerim
encâm-i câmı ser-nigun ve kime devlet eriş- eltafınıza m untazırdır.» ibaresinin iki cüm­
di ki âkibeti dlger-gûn olm adı? Hangi lâle-i lesini teşkil eden altı kelimeden ikişer tâ-
çemen-i m elâhatdir ki akıbet zübûl bulm adı nesinin biribiriyle veznen ve kafiyeten uy­
ve hangi âfitâb-i felek-i sabâhatdir ki nihâ- gun olduğundan husule gelen seci' de mu-
yet üfûl bulm adı? H angi şehriyâr-i nîk-baht- sarra' olm uşdur.
dır ki dünyâ hevesinin hevâsında yelerken T ü rk nesri, eski zam anlarda — seci’ gibi
bî-raht U baht kalm adı ve hangi tâc-dâr-i külfetlere düşülmeksizin tabiî ve sâde yazı­
sâhib-tahtdır ki cihân sarayının şeririne al­ lırm ış. Bu, O rhon âbidelerindeki yazılardan
danıp yaslanmış iken bî-tâc ü tah t kalm a­ anlaşıldığı gibi 14. asra kadar yazılan men-
d ı?...» sûr kitabların satırlarında da görülüyor. 15.
Vezâretinden ziyâde N âm ık Kemâl'in asırda yetişen Sinan Paşa, Acem nesrini
m eshûr bir m ektubu ile ün alm ış olan i r ­ takliden kalem e aldığı T azarru’nâoıe'sinin
fan Paşa’nın : her fıkrasını müsecca’ olarak yazmış, ondan
«Bu vâkıa-i m eserret-efzâdan um ûm -i sonra eli kalem tutabilenleri, m utlaka seci’li
bendegân, vâye-dâr-i jbtihâc ii m esâr ve bit- yazm ak m erakı sarmışdır.
tahsis adem-i liyâkat cihetiyle m e’yûs ve ta- T anzim ât'dan sonra yetişen erbâb-ı ka­
blat-i beşeriye iktizâsından olan tûl-i emel lem, müm kin olduğu kadar seci’siz yazm a­
hükm ünce fart-ı ârzû ve iştiyak ile m e’nûs yı iltizâm eylediği gibi Akif, Reşid, R ifa t,
iken mahz-i-ni’met-i gayr-i m üterakkabe ol­ Âli ve Füâd P aşalar da bu husûsda ten-
m ak üzere maiyyet-i aliyye-i £safâneleriyle bihatda bıılunm akdan geri durm am ışlardı.
kâm-yâb olan bu abd-i zerrt-iılikdâr hârici Recâizâde Ekrem Bey’in T a’lîm-i Edebiyat'a
ezhlta-i tâb ir ü iş’âr m esrûr ü m innetdârl hâşiye olarak yazdığı şu fıkralar, eski Pa­
SEHL-İ-MÜMTENİ’ 133 SEKT-İ MELÎH
şaların külfetsiz yazı yazdırm ak için ne ka­ beyti gibi cem’iyetli sözler söylemek, her söz
dar gayret ettiklerini .a n la tır : söyleyenin yapacağı bir iş değildir. Yeni
>
Pederim Rcctıi Efendi m erhum un kale­ eserlerden sehl-i m üm tenia misâl aranırsa
m e aldığı bir müsvejide-i resmiyyenin kena­ Mehmed A kif’in yazıları gösterilebilir.
rına Reşid Paşa- sürh (kırmızı mürekkeb) ile SEKT-İ M E L ÎH : ( £_;1‘ c £ - ) A rûz âhengi-
şu ibâreyj y azm ışd ı: « ... Tasvib ve tesrîb
seci’lerini birleşdirmek için m aslahat, ifâde-i nin bir nevi’ duraklam asıdır ki bazıları, o
sahîha ve selîSe. yolundan çıkarılm akdan ve duraklam ada kendilerince bir güzellik bul­
ibareler ta’kîd olunm akdan ise sâdece ta’- dukları için «sekt» kelimesine bir de «me­
bîrât ve hüsn-i ifâdât tarîki iltizâm buyu- lih» vasfı eklem işlerdir.
rulsa daha münâsib o lacağ ı...» Sekt, aruzun « M efûlü , m efâilün, feûlün»
veznine m ahsusdur ve onu « M efûlün, fâi­
«Bir de alelum ûm m uharrerât-i resmiy­
lün, feûlün» şekline koyup bir hecesini
yenin m ünakkah ve sâde ibârât ile muvaz­
azaltm ak ve dolayısiyle ahengi duraklatm ak-
zafı sûrctdc yazılması vc hususiyle bunlar­
dır. Divân şâirlerinden o vezinde mesnevi
da kat’â seci’ iltizâm olunm am ası 1262
yazanlar, bâzan sekt yapm ışlardı. Fuzûlî’-
(m. 1846) târihinde Meclis-i V âlâca taht-i
nin Leylâ ve M ecnûn’undan olan :
karâra alınm ışdır ki bu kararı hâvi m azbata
sûreti, m uharriri olan R ifa t Paşa merhûm un «G önlüne kati gelib bu bîdâd
m atbû’ mecmûa-i âsârında m ündericdir.» Yum şak yum şak dedi k i : sayyâd»
ve:
SEH L-İ-M Ü M TEN İ’ : (ç~ S J< ~ ) «H em ko­ «Sayyâd sakın, cefâ yam andır
lay, hem güç» m ânâsına bir tâbîrdir ki ga­ Bilmezsin mi ki kane kandır»
yet kolay göründüğü halde taklidine kalkı­ beyitlerinin ikinci m ısrâlarında olduğu gibi.
şılınca güçlüğü anlaşılan eserlere vasf olu­ Bu m ısrâlar şöyle taktî’ e d ilir:
nur. Misâl olm ak üzere en evvel hatıra ge­ Y um şak yum şak dedi ki sayyâd
len Süleyman Çelebi’nin Mevlid manzûme- M efû lü n fâilün feûlün
sidir. Ziya Paşa o m übarek m anzûm e il'- Bilmezsin mi ki ka ne kandır
İlâhî nâzım ı h ak k ın d a : T anzim at üstad lan n d an Ziya Paşa ile H â-
Y ok R ûm ’da M esnevi demiş çok mid Bey’in m anzûm elerinde «sekt»e çok te­
İran ’a kıyâs olunsa hiç yok sadüf edilir. H ele H âm id Bey bililtizam her
Bû yolda İm âm -i ehl-i irfân m ısraı sektli bir m anzûm e yazmışdır. N â­
M evlid eserin yazan Süleymân mık K em âl sektden hoşlanm ıyor, hattâ ona
O ldur şuarn-yi R ûm ’a üstâd «münâsebetsizlik» diyor. Ziya Paşa’nın H a-
O ldur eden ehl-i nazmı irşâd râbât’ını tenkîd için yazdığı Tahrib-i H arâ-
M anzum o menâkıb-ı mukaddes b ât’da Paşa’ya şu sözleri sö y lü y o r:
Isbât-i kem al içün anâ bes N e f î’nin :
Bilmem ne sühandir ol sühanler Zihî semend-i m ülayim ki hüsn-i reftârı
A şüfte olur hep işidenler U nutdurur dil-i uşşâka şîve-1 y â n
Y â R ab, o ne sûzlş, ol ne sözdür m atlam da olan ve Şeyh G alib’ı’n :
Sûretde eğerçi sâde, düzdür Evsâf-i Burak-ı F ahr-i Âlem
Aşk ü sülıan anda m üctem l’dir Rahşiyye-1 N e f î andan akdem
Başdan başa sehl-i m üm tenl’dlr medîhesine iktisâb-i m azhariyet eden kaside­
D ö rt yüz seneden beri efâzıl sini bırakıb d a :
B ir söz demedi ana müm asil Bârekâllâh zihî rahş-i-hüm âyun-sîm â
Tnnzîrinc çok çalışdı yaran Ki komuş nâm ını Sultân-ı Cilıân Bâd-1
Kaldı yine bikr, misl-i K u r’ân sabâ
der ve hakka ki doğru söyler. Çünki, hem m atlaı ile ibtidâ eden ve Efendim izin :
şayân-i hayret b ir sâdelik iltizâm eylemek, A ncak görünür ki külfet etmiş
hem d e : G ûyâ cebr-i tabiat etmiş
Âmine H âtûn M uham m cd ânesı beytinin sekt-i melîh münâsebetsizliğinden
Ol sadefden doğdu ol d ü r dânesi kurtarılm ası iç in :
SE L Â M E T 134 SENÂJD

Tanzim ine külfet eylemişdir İsmin anılır m a’rckc-i her dü-serâda


İcbür-i tabini cylcınişdir Vâsıl ola âvâre gönül kâm ü m urada.»
suretine konulsa, mutâbık-ı tâm ı olm ak lâ­ Bu parça Şeyh G alib’in meşhur «N a’t-i
zım gelen kasidesini intihâb etmek câiz o la­ Şerif» in d e k i:
bileceğini tasdik edecek bir fikr-i selim bulu­ «H utben okunur minber-i iklinı-1 bekada
nabilir mi?» H ükm ün tutulur mulıkcme-i Rûz-i cczâda
Şeyh G alib de galiba sekt’den hoşlanm ı­ G ülbank-i kudümün çekilir Arş-I H udâda
yor. H üsn ü Aşk’ında b ir kış tasvir eder­ Esmâ-yi şeriften anılır arz u semâda»
ken : bendinden «selh»a düşülmüşçesine mülhem
«M eylıârclik oldu zülıdc hem-ser olduğu pek bellidir.
Âb-i lııışk oldu âteş-i ter» S E L M : ( (tl* ) A rûz tâbirlerindendir. «Fe­
beytinin ikinci m ısraını sektli yazmış, alt
tarafında ise : ûlün» cüz'ünün « fo s in i hazf ile kalan
«Agreb bu ki dondu râlı-ı efkar «ûlün» yerine «fa’lün» cüz’ünü kullanm ak-
Sekteyle gelirdi tab’a cş’âr» dır. İkinci şekle «cslem» denilir, (bk. Eş­
yâni «fikir yolu donduğu için şi’r tabiate lem)
sekteli geliyor.» diyerek adetâ kendini mâ- SEM Â C E T -Ü T-TA H A L LÜ S: ( u ^ ' l )
zûr göstermek istiyor. Kaside başlangıcı demek olan «nesîb», yâ­
S E L Â M E T : ( .i.*M— ) D oğruluk, sağlamlık hut «teşbîb» ile «gürîz-gâh»ın çirkin olm ası
m ânâsını ifâde eder bir tâbirdir. Fikir, his, demekdir. Irân şâirleri bu husûsda pek ile­
zevk gibi kelimelere nıuzâf olarak onların ri gitmişler, edebe yakışmayacak hareketle­
yanlışlıkdan sâlim bulunduğunu anlatır. ri dolayısiyle Şeyh Galib m e rh û m a:
S E L Â S E T : ( «i—ÎL» ) İbarenin âhenkli olması «Ol tarz-ı Acemdir olm az i’câb
dem ekdir. Sclâseti olan sözlere «selis» deni­ Ridân-1 Acem gözetmez âdâb»
lir. (bk. Ahenk) dedirtm işlerdir. Bizim Nedim ’i n :
Sepidcm ki olub dîde hâbdan bîdâr
SELH : ( ) Başkasının bir beytindeki ke­
H urûşa başladı nâgâlı serde derd-i hum ar
lim eleri değişdirmek, fakat m ânâyi ibka et­ m atla’lı ve «Hammamiye» ünvanlı kasidesi­
mek suretiyle benim sem ekdir. İntihalin bir nin mukaddimesi de b ö y le d ir:
nev’i olan bu hareket deri yüzmeğe teşbih «Sabahleyin ham am da mahzûn gördüğü
edilerek adına «selh» denilmişdir. bir güzelin N edim ’e nezr ettiği buseyi kabul
Bir şâirin : «Ey, hidâyet yolu kendisinden edecek mi, etmiyecek mi diye düşündüğünü,
tebeyyün eden ve ey kendisinden cömerdlik bu nezrin de D âm âd İbrahim Paşa vasfın­
gökü süslenen zât!» m ealin d ek i: da söylediği birkaç beytin mükâfatı oldu­
Ey nıübcyyen zi-tü sebîl-i hüdâ ğunu ballandıra ballandıra anlatm ası her
V’cy müzeyyen zi-tü semâ-yi sehâ hâlde hafif meşreblikdir.
beytini diğer bir şâir, kelimelerin mürâdif- Bir de «Semâcet-ül-ibtidâ» vardır ki söze
İcrini getirm ek suretiyle : münâsebetsiz bir şeyle başlam ak mânâsına-
«Ey kurtuluş yolu kendisinden tavazzuh dır. Memduh Faik Paşa’n ı n :
eden ve ey Iutuf ve ihsan gökü kendisiyle T itretir oldu bürudetli hevâ pîreheni
süslenen kişi!» mealinde olm ak ü z e re : Bâri âhım la ısıtsaydım o nûzük bedeni
Ey m uvazzah zi-tü tarîk-i nccât m atlaı gibi. «Semâcet-ül-intihâ» ise sözü
V ’cy m uhallâ bc-tü sipihr-i ncvâl münâsebetsiz bir şeyle bitirmek demekdir.
şekline koymuş ve «selh» amcliyesiyle ikin­
S E M Â İ: ( t/ lc - ) H alk Edebiyatı nevi’lerin-
ci beyte sâhib çıkm ışdır.
den olub arûzun 4, yâhud 2 «mefâîlün» vez­
İstanbul’da Millet Küıübhânesi'ni te’sis et­
niyle ve yâhud «4+4» heceleriyle yazılan
miş olan Diyâribekirli E m irî Efendi m er­
m anzûm elerdir ki vaktiyle hususî bir beste
hum un yazmış olduğu bir «N a’t»in şu p ar­
ile okunurdu.
çası g ib i:
«K ûsun döğülur dâire-i mülk-i semâda S E N Â D : ( jl-— ) Kafiye kusurlarındandır.
H ükm ün sürülür mahkem c-i adi U atâda K afiyelerde «redîf»de, yâni revî’nin evve-
SENBOLİZM 135 SİHR-İ HELÂL
ündeki harfin harekesinde ihtilâf bulunm ak- 3— M üfteilün, m üfteilün, fâilün :
dır. «Dâr, dîr ve dur» kelimelerinin takfi­ Müseddes-i nıatvî-i m aktu’ (arûz ve darb)
yesi gibi. tb k . Kafiye) 4— M üfteilün, m üfteilün, fâilân :
S E N B O LİZM : (bk. Realizm) Müseddes-i matvî-i aslem (arûz ve darb)
SERBEST N A ZIM : Düzensiz nazım dır. İlm î 5— M efâilün, mefâilün, fâilün :
bir hey’et tarafından yazılmış ve «Cours Müseddes-i m ahbun ve m atvî mekşûf (arûz
abrege de litterature» nâmiyle 1911 de ba­ vc darb)
sılmış olan m uhtasar bir k ita b d a : 6— M üstefilün, m ü stefilü n , fe ilü n :
«Beyitlerin tertibi ya muntazam , ya gayr-i Müseddes-i m ahbûn vc matvî-i mekşûf (arûz
m untazam olur. M untazam tertibdeki beyit­ ve darb)
ler, m ütenazır bir şekilde sıralanır, gayr-i B unlardan bizim divân edebiyatında kul­
m untazam tertibdeki beyitler muhtelif ölçü­ lanılm ış olanlar 2., 3. ve 4. vezinde yazı­
dedir, kafiye ile de mukayyed değildir. Böy­ lanlardır.
le yapılırsa «serbest nazım» yazılmış olur.
S E R M : ( ıv* ) A rûz tâbirlerindendir. «Fe-
Rasin (Racine), «Ester» ile «Atali» piyes­
lerini, Lafonten (La Fontaine) de m asalla­ ûlün» cüz’ünün «fe»sini ve «n» sini hazf
rının çoğunu serbest nazım la yazmışdır.» edip kalan «ûl» yerine «fa’l» cüz’ünü kul-
deniliyor. lanm akdır. İkinci şekle «esrem» denilir, (bk.
Esrem)
Serbest nazmın Türkçede meydana çıkm a­
sı daha yenidir. Bunu yapanlar alafranga S IH H A T : ( c J f ) Sağlamlık dem ekdir ki
bir şey yapmış olm ak hevesinden ziyâde «yanlış ve eksik olm ayan bir sözün keyfi­
vezn ve kafiye kaydından kurtulm ak için yeti» m ânâsında kullanılır. «Bu sözde sih-
yapıyorlar sanırım . Çünki arûzu her neden­ hat var, bu ifâdenin sihhati yok.» denilir.
se kullanm ak istemiyenler hece veznine baş Sihhat-i ifâde sözün sağlamlığı demek­
vurm uşlardı. Onda da zorluk çekenler bir dir ki b ir ibârede za’f-i te’lîf, ta’kîd, gara­
yeni çığır açmak için serbest nazm a bağlan­ bet, tetâbu’-i izâfât, tekrar, tenâfür, şivesiz­
dılar. lik ve şâire gibi kusûrlar bulunm am akla ta ­
Cenâb Şelıabeddin m erhum «Fikir + hakkuk eder. (O kelimelere de bakınız!)
ahenk = nazım» diye edebî bir düstûr ter­
SİH R-Î H EL Â L : ( ) Bedî’ san’atle-
tib etmişdi. N azım demek, ahenk demek
rindendir. «Hem, kelimât-i sâbıkanın tetim-
olduğuna göre serbest nazım diye yazılmış
mesi, hem de kelimât-i lâhikanın m ukaddi­
uzunlu kısalı yazılara manzûm denmemek
mesi addolunabilecek sûretde bir lâfz veya
lâzım geliyor. Çünki h er kulak onlardan
terkib irâd etmekdir.» diye tarif ediliyor!
ahenk duyam ıyor. Onun için yazanlar, ade­ Bunun daha açığı «Hem üst tarafına, hcnı
tâ terennüm suretiyle inşâd ederek onlara
alt tarafın a rabt edilebilecek bir söz söy-
ahenk vermeye çalışıyorlar. N azım da inti­
lenilmesidir.» cümlesidir. Şu parçayı oku­
zam aranır, o ise tekayyüd ile husule gelir. yalım :
O hâlde serbest kelimesiyle — mukayyed
Dünyâ ona etmiş olsa tariz
olması lâzım gelen — nazm lâfzının bir E yler bana iftiharı tcfvîz
araya gelmesi bence iki zıddın birleşmesi
Zeylinde d u rur iken o takriz
kadar garîb olsa gerekdir...
M eydan okurum sühan-verâna
SERİ’ : ( r'.r- ) Ahengi sur'atlice olan bir Bu parçanın ikinci ve üçüncü m ısraların­
bahrin adıdır. Bunun e s â s ı: «M üstefilün, da «sihr-i helâl» san’ati vardır. Çünki ikisi
m üstefilün, m efûlât» olub bütün vezinleri de hem üst, hem alt taraflarına m ânâca rabt
altı nevi’dir. O nların şekilleriyle isimlerini edilebilirler ve şöyle m ânâlar ifâde e d e rle r:
yazdım ve bizde kullanılmış olanlarını işâ­ «D ünya ona târîz etmiş olsa bana iftihar
ret e ttim : duygusu verir.» «Altında o takriz dururken
1— M üstefilün, m üstefilün, m e f û lâ t: b ana iftihâr duygusu verir.» «A ltında o tak ­
Müseddes-i matvî-i m evkuf (arûz ve darb) riz dururken şâirlere meydan okurum .»
2— M üfteilün, m üfteilün, f â ilâ t: Sihr-i helâl terkibi güzel söz m akam ın­
Müseddes-i matvî-i mekşûf (arûz ve darb) da da kullanılır.
SİTÂYİŞ-NÂME 136 SÛR-NÂME
H azân harabesi olmuş riyâz-i irfanım rinden Seyyid Vehbî’nin «Sıır-nâmc» unvanlı
Elim de nânıiyesiz bir nilıâli kalmışdır. bir eseri vardır. Üçüncü M urâd’ın oğlu için
O nalıl-i berk-cüdânın cihâna ey T âhir yapdığı sünnet düğünü m ünâsebetiyle' şâir
Nesîs-i öm rü, şu sihr-i helâli kalm ışdır N ev’î de «Sûriyye» serlavhalı bir kasîde yaz-
- bcyillcrinde olduğu gibi ki, buradaki sihr-i mışdı. O ndan birkaç beyt nak led iy o ru m :
helâl ile m aktam ı teşkil ettiği gazel m urâd Bir subh-dem ki sûr-i güle ebr-i nev-bahâr
edilmişdir. Gönderdi jaleden saçılık dürr-i bî-şüm âr
S İT Â Y İŞ -N Â M E : ( ) Birinin med- R eftâra geldi serv eline şem’-l sebz ahb
hinc dâir yazılan m anzum edir. Bunun ka­ Ezlıârı sû-bc-su okudu gülşene lıczâr
side ile farkı vardır. H er kasîde, b ir sitâ- D em lendi bâd-l subh ile eşcâr-i erğavân
yiş-nâmedir, bir medhiyedir. F ak at h er si- U ydu usûl-i devr-1 güle savt-1 C üybâr
tâyiş-nâm e, kasîde şeklinde olm ayabilir, yâ­ Yazıldı sun’ ile yeniden nusha-i çemen
ni nazım şekillerinin kasîseden başka biriyle Şeb-nem düşüb zem ine bozuldu Iıat-1 gubâr
yazılmış olur. K ıt’a ve mesnevi olarak ya­ Erbâb-i ayşe yâni tarab hâsıl etmeğe
zılmış birçok sitâyiş-nâme vardır, (bk. K a­ Bir tâze nakş bağladı üstâd-1 sâz-kâr
sîde) H ep m utribin terâne vü âgazı Siinbüle
H ep çalınan kıılâğıııa udun Bcncfşc-zâr
S İL E : ( ) Eskiden m edh mukabilinde
C âm ın şarâb-i jâle p ür etmişdi lâlenin
şâirlere verilen câize. (bk. Câize) Bezm içre kâse-lîs idi Hurşîd-1 tâb-dâr
SO NE : Frenklerde bir nazım şeklidir ki, «Ser- K aldırm adı sim âtın o gün âftâb-l çarh
vet-i Fünun»cular tarafından Edebiyatım ıza Akşam olunca câm ını döndürdü lâlc-vâr
sokulm uştur. Sonelerin birinci ve ikinci  h ır hicâb-1 şâm a girib Iu’betân-i Rûm.
kıt'aları dörder, Uçiincü ve dördüncü kıt’a- T utdu cihanı m a’rcke-i cünd-i zengibâr
lan üçer m ısralı olur. Tevfik F ikret’in şu Ol gice mülıre-bâz-i Felek kıldı nâgehân
manzum esi g ib i: Bir peyker-1 garîb ile bin beyza âşikâr
Encüm değildi zâhir olan gökde ol gice
Yeşil Y urd Y akdı sürûr-i sûr ile gerdûn dokuz hlsâr
B uhara benzetilir b ir yeşil seâdetdir Evrakını dokuz feleğin kat kat eyleyib
G ülüm seyen ovanın vcch-i pür-gubânnda. Â fâka âteş işleri gösterdi rüzgâr
K öyün, uyur gibi m üstağrak-i sükûnetdir; Mcclisde Zühre-i feleğe yer bulunm adı
B ütün hayâtı ufak b ir çayın kenarında. Bâm-i sipilıre çıksa tem aşaya vcchi vâr
Etfâl-i encüm, encümen*! çarha sığmayıb
U zak, yakın bütün âfâka neşr eder safvct Yıldızlar atdılar yere ol gîce bî-şüm âr
T abîatin o sam im î tevekkül-i sâfı. H ep gökde istediklerini yerde buldu halk
Şu yanda b ir meşe — dalgın, vekur, H îç etmez oldular reviş-i çarha i’tibâr
piir-şefkat — Ol giiıı ki sûr-i siinnet-i sulatan için seher
K ucaklıyor gibidir kollariyle etrafı. Gül-gûn-i çarha lııısrev-i hurşîd olııb süvâr
Bu köyde her gccc birkaç dakika meks G ün gibi altın üsküf ile şehriyârlar
ederim Saf bağlam ışdı Âsaf-i sultâna sad-Iıezftr
Ol rûz-i haşri seyr eden ölmez clhânda
Olub hayâlim e peyrev siyâhat eylerken
D ühûr-i m uzlinıenin sîne-1 m elalinde; kim
D îd âr gördü her kişi bî-tâb-l intizâr
Vc bir dakikacık olsun sükût edib kederim Zeyn oldu nalıl-i şem ’ ile meydân-1 kasr-1
\ avaş yavaş duyarım b ir inilti hâlinde şâh
K aval sadâları târ-i alîl-i şi’rimden Y apıldı sanki câmi’-i çarha nice m enâr
SÜ R-N Â M E yâhud S Û R İY Y E : ( G ûyâ içinde H azrct-i şeh-zâde b u n lan n
Bir nahl idi ki yapmış anı sun’-i G lrd-kâr
) D üğün, ziyafet, şenlik gibi şey­ Ol esb-i bâd-pây ile ol kadd-i ser-firâz
leri tasvîr için yazılan m anzûm ve m ensur B ir cûybâr idi kim ede servi der-kenâr
yazılardır. Ü çüncü Sultan A hm ed zam anın­ Sûr-i azîm-i sünnetine lıidmet etmeğe
daki «Sur-i hüm âyun»a dâir o asır şâirle­ Cem’ oldu serverân-i selâtîn-i h er diyar
SÜRREALİZM 137 ŞARKI
H âkan-i T ürk ü H an-i H utcn, Hâkim -i tiyle «inconscient» âlem le tem asım ızı m u­
Y emen h afaza edebileceğimize kani’ olan bu cere­
Râyân-i H ind ü D âver-i K eşm ir U yanın da diğerleri gibi A vrupa edebiyatın­
K andehâr da m üteaddit yolcuları vardır. Surrealisme
Dilmez diiğüıı evin ki gele kâselîs ola cercyanını 1868 dc yarı deli bir hâlde bu­
Fağfûr-ı mülk-i Ç in ile Kisrâ-yl tâe-dâr lunan L autream ont adlı bir gcncc mal eder­
Bir kalrc gelmeye kef-i kadrine fil-ıııcsel ler...»
Sûru gününde saçılık olsa idi bilıâr Ercüm end Behzad’ın şu parçası bunun
Sîr oldu a ; olan iyi yufka gülâçdan modeli im iş :
G eldi mizaca kclle-i şekkerden inkisar Ressam , m arangoz
T utdu cilıânı gün gibi kurs-i ziyafeti İşçi, elektrik, toz
Olsam aceb m i ben dahi bir zerre D um an:
behre-dar... H arm an...
S Ü R R E A L İZ M : A vrupa’da yayılan yeni bir Sök ve tak, atla, koş!
edebî meslek. Behçet Y azar’ın «Genç Şâir­ E m ir alan, em ir veren...
ler ve Eserleri» isimli kitabında : Ç akan, kuran, deviren
«Dadaizm in m üfrit b ir cereyanı olduğu D u r yakm a... Yak! pat!
tahm in edilen «surrealisme* de san’atkârın B ir tabanca mı? H ay ır b ir vatlık iri
irâdesini şiirden nez’ ederek kendisini tesa­ A m pullerden biri
düfün ccrcyanına sevk eden b ir yoldur. Y erde tuz
Kendimizi sevk-i tabiîm ize bırakm ak sure­ Buz!..

§
ŞÂ H -E S E R : ( J \ 0l i ) Fransızca «Chef- ziyâde ün alm ış olan E nderûnlu V âsıfd an
iki şarkı n ü m û n esi:
d ’oeuvre (Şedövre)», terkibinin mukabili ol­
mak üzere kulanılm aya başlanılan bir tâbir. N eler çekdi dil-i nâ-şâd elinden
Bir şâirin, yâhut bir m uharririn en güzel Senin ey şûh m ufrib dâd elinden
eseri. H üsn ü Aşk, Şeyh G alib’in bir şah­ Kim etmez ney gibi fcryfıd elinden
eseridir. Senin cy şuh m utrib dâd elinden
Bir N a’timdc Resûlullûh (S.S.) Efendimize
Ç ü tan b û r inletib sûz-i nağanıle
şöyle hitâb etm işd im : Telim e değme ey m utrib sitem le
Ey şâh-eser-l m u’tcberi san’at-i H akk’ın D ef asâ sine germ ctdin elem le
Enmûzcc-i bî-şâibesi kudret-i H akk’ın Senin ey şûh m utrib dâd elinden
F ran sızcası: «Vaktiyle san’atkârların us­
ta ünvanını alm ak için im tihan m akam ında Sakın ey şûlı m eh-pâre
yapdıkları itinalı iş.» m anasınadır. (Ş. Sami, G ülüb yüz verm e ağyare
Kamus-ı Fransevî). A çılm a her dil-âzûrc
G iyib gül gibi al hâre
Ş A R K I: ( ) Alelekser m urabba’ şek­
Salın sahn-i çemen-zâre
linde yazılıb bestelenen m anzum elerdir. M u­
rabba’ şeklinde yazılması ve ikinci nusrâınm Sana cy goncc-i zîbâ
dördüncü olarak tekrarlanm ası ve diğer N e giysen yaraşır âlâ
bcndlerin sonunda da tekrar olunm ası usul­ Çiçekli hoş beli am ınâ
dendir. F akat bu usule riâyet edilmemiş şar­ Giyib gül gibi al lıûre
kılar da vardır. Z am anında şarkılariyle pek Salın sahn-i çemen-zâre
ŞATR 138 ŞEKL
M uharrir-i âcizin iki ş a r k ıs ı: ŞEH-BEYT veya ŞAH B E Y T : ( ı
Sensiz ey neşvc-i rûb ağlıyorum
»i* e l i ) Bir manzum enin en güzel
A yrılık coşkunuyum , çağlıyorum
N c riikûdet, ne sükûn bağlıyorum beyti. Tek fakat güzel bir beyt de şeh-beyt
A yrılık coşkunuyum , çağlıyorum . olabilir. Nfmıık Kemâl'in :
N e efsûn-kâr imişsin âb ey dîdâr-i
Nigclı-i-şcvk ile ufka bakarım lıürriyyet
Çckdiğim âh ile kalbi yakarım
Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk
Scyl-vcş balır-i fenaya akarım csâretdcn
A yrılık coşkunuyum , ağlıyorum ...
bedîası, hürriyet kasidesinin şeh-beyt’idir.
H icran gecesi yâdın ile çok oyalandım Yenişehirli Avni Bey m erhum un :
D ald ım da hayâlât ile maziye dayandım G el ser-i kabrim de d ur bir lâbza ey
B irdenbire envâr-i hurûşâna boyandım sîmîn-beden
A ymış, o bana lem ’a veren gördüm , N ûrdan bir serv dikmişler kıyâs etsin
inandım gören
Bakdım ona, lâkin seni sandım , seni müfredi de ayrıca bir şeh-beyt’dir.
andım
ŞEH K Â R: ( ) bk. Şâh-eser.
B îdâr idi çeşmim ki cihan n û ra büründü
G ök kubbenin avizeleri titredi, söndü Ş E H N A M E C İ: ( ) Osmanlı târihi­
 lem açılıb sâlıa-i üm m îdim e döndü ne âid m uharebelerin nazmen yazılmasına
T üller arasından güneşin vcclıi göründü m em ur edilen şâir. O mem uriyete de «Şeh-
Bakdım ona, lâkin seni sandım , seni nâmecilik» denilirdi ki «Vak’a-nüvîslik»den
andım . eskidir. G erm iyanlı Ahmedî, lskender-nâm e
Tercem esi’ne zeyl olarak Süleyman Çelebi
Şarkı, Edebiyatım ızda hemen hemen 18.
zam anına k adar Osmanlı vakayiini nazm
asırdan itibaren yazılm ağa başlam ıştır. O n­
elmişdi. F akat kendisinde resmî bir sıfat
dan evvel yoktur.
yokdu. Onun için Fâtih’in emriyle şehnâme
ŞA TR : ( ) Bir m ısraın yarısını hazf et­ tanzimine başlayan, fakat başladığı eseri bi­
m ek diye tarif ediliyor. Bıınun açıkçası m e­ tirem eyen Şehdî, ilk şehnâmeci sayılmışdır.
selâ 4 «mefâîlün» veznini 2 «mefâîlün» şek­ O ndan sonra K anunî devrinde A rifî Fethul-
line koym ak dem ekdir. İkinci şekle «meş- Iah Çelebi, sonra Şirvanlı E flâtun, sonra Ür-
tûr» d e n ilir: miyeli Seyyid Lokm an şehnâmeci tâyin edil­
Ç ocuklar, sa’y edin b er dem miş, Seyyid Lokm an 1005 de (1596 da) azl
M csâî-hânedir âlem olunarak yerinde T a ’lîkî-zâde, ondan sonra
Rcfâlıı, izzi, ikbâli da H ükm î Efendi şeh-nâmcci olmuş. H ükm î
G ö rü r sa’yi k a d ar âdem ölünce yerine kimse geçirilmemiş, İkinci Os­
nazmı Bahr-i Hezec’den m urabba’-i sâlim m an devrinde K adıasker Gani-zâde N adirî
ve m eştûr b ir parçadır. Efendi, dördüncü M urad zam anında Erzu­
rum lu M ülhem î Efendi de zam anlarına âid
Ş A Y G A N : ( ö ISj T-—- ) Cem i’ edatı ve sıfat-ı bâzı parçalar nazm etm işlerdir. Bunlardan
m üşebbehe alâm eti olan «ân» ile yapılmış bazı örnekleri, H arâb ât’ın I. bezminde bul­
kafiyelere denilir. «Itâ’-i celî»yi hâvi bulu­ m ak müm kindir.
nan kafiyeler dc şâygûn nev’indendir.
ŞEKL: ( ) Lügatde sûret vc hcy’ct de­
Bürhân-i kati’ Tercem esi’nde  sim E fen­
di «şâygân»m bol m ânâsına geldiğini ve pa­ m ekdir. Edebiyatda bir manzûm enin mısrâ-
dişaha lâyık demek olduğunu yazdıkdan larının adedi ve kafiyelerinin vaz’iyeti dola-
sonra : yısiyle aldığı hey’etdir. (bk. Nazm )

«Fcnn-i kafiyede b ir m a’yûb kafiye ismi­ Ş E K L : ( ) A ruzculara göre «fâilâtün»


dir. Hâl-i selâtîn olan tahakküm ü mütezam- cüz’ünün «habn» ve «kef» illetleriyle «feilât»
nıın olm akla kafiye-i şâygân dediler.» der. şekline girmesidir. İkinci şekle «meşkûl»
(bk. Kafiye) derler.
ŞETER 139 ŞİVESİZLİK

ŞETER: ( ) A rûzda «mefâîlün» cüz’ü- beyti bin parça olsa şi’r nâm ını alam az.
nü «me» ve «î»sini hazf ile «fâilün» şekli­ Edebiyat, beliğ sözler ise, şi’r, en beliğ söz­
ne sokm akdır. O şekle «Eşter» denilir. lerdir. Şi’r, hem nazm , hem nesir kisvesin­
de tecelli edebilir. Bir söze m anzûm olduğu
ŞİBH-İ H ÜSN-İ T Â L ÎL : ( J J - î ) Bir için «şi’r»dir demlemeyeceği gibi m ensûr ol­
hâdisenin vukuuna şâirâne olm akla beraber duğu için de «şi’r» değildir denilemez. Şu
kat'î olmayan bir sebeb göstermekdir. Muh- kadar var ki ekseriyet üzere, tabiat, m an­
yiddin Râif Bey’i n : zûm olan şi’re nıcıısûr olan şiirden ziyâde
Niçin hamidesin cy çarh, söyle, boynunda me.yl eder. M eselâ la tif bir fikir nesr ile
Birikmiş ahların m ı vebali kalmışıdır? ■ şi’r denilecek suretde ifâde olunsa, yine o
beytinde olduğu gibi. Feleğin iğrilmesine in­ fikir nazm ile kezâlik şi’r denilecek sûretde
sanların çekdiği ahların birikib ağır basdığı beyân edilse tabiat, nazm a nesirden ziyâde
sebeb gösterilmek isteniliyor. Fakat bu hü­ müncezib olur. Bu da nazım daki o tabîat-
küm , kat’î olarak verilm iyor da : « öyle mi nüvâz âheng-i m ahsûsdan ileri gelir...» Şu
oldu?» diye soruluyor. İşte şu hareket, be- hâlde şi’r i : «şi’r-i manzûm » ve «şi’r-i men­
dî’de «şibh-i hüsn-i tâlîl» denilen san’atdir. sûr» diye ikiye ayırm ak lâzım dır.
(bk. Hüsn-i tâlîl)
ŞİTÂ İY E : ( lü ) Kış münâsebetiyle şitâ
ŞİBH-İ İŞ T İK A K : ( O . ) Bedî’ tâ- (kış) tasvir edilerek yazılan kasideye denilir.
birlerindendir. Bir maddeden müştak ?ibi N edim ’in Üçüncü Sultân A hm ed vasfındaki
görünen, fakat hakîkatde öyle olm ayan ke­ kasidesinin teşbihinden birkaç b e y t:
limelerin bir arada bulunm asıdır. Bâkî’nin : O rütbe etti bu keskin soğuk zemine eser
Elemin Kayşa kıyâs etme dil-i m ahzunun M iyân-i cûyda göuı-gök kesildi N ilüfer
Y ok idi aklı, ne derdi var idi M ecnûnun Başında K ar saçağı sarık, arkada Sâde
beytindeki «Kays» ile «kıyâs»ın içtim âi gibi, Nice gezer bu soğuklarda bilm czcın a r’ar
(bk. İştikak) Şitânın etdiği bîdâdı miilk-i giilşcndc
Şİ’R : ( ) Lügatde, bilmek, tanım ak, kav­ Efendi, binde birin söylesem d o lar defter
ram ak m ânâlarınadır. Kam ûs Tercem esi’nde: Ayağı donm adı m ı lıavzın evvelâ başdan
«Bir nesneyi hoşça fehm edib zekâ, zihin Y a düşmedi mi çinârın eli çemende m eğer
ve fetânetle mezayâ-yi dakikasına varıb iyi­ K ani çemendeki germiyyet-i (arab şimdi
ce idrâk etmek.» diye tarif edilir. Aceb ne hâlde bülbül dedikleri kaşm er
Edebiyatdaki m ânâsına gelince, eskilere K oınaz getirmeğe bûy-i b a h â n bâd-i sabâ
g ö re : K enâr-i bâm da yahler durub yalın hançer
M evzûn, m ukaffa ve m uhayye söz demek­ Bürûdet öyle ki buzlanm asın deyu layık
dir. K onulsa penbeye yâkut-pârc vcş ahker
H albuki sonrakiler, bu telakkiyi doğru Kılıç gibi esiyor sarsar-i zim istanî
bulm uyorlar ve «Bir sözün şi’r olabilmesi N ihal giyse n’ola yahden âlıenîn m iğfer
için manzûm değil, güzel olm ası lâzımdır.» D üşüb bu gece tevârîhe fıkr-i gülle hezâr
diyorlar. Bu itibâra göre mensûr, fakat gü­ Ayâz kıssasın etdi sabaha dek ezber
zel b ir söz de şi’r sayılabilecek, demekdir. Şigesle-beste hele ben de b ir gazel yapdım
N âcî der k i : «Şi’r, edebiyatın en güzel D üşüb hayâlim e ol şûh ile geçen dem ler
parçalarıdır. Bu halde şi’r, edebiyatdan bir Şu sırm a saçlara birden sarıldı sevdâler
kısm-i hâs olmuş olur.» Şi’r denilecek sözün Emîn-i sîm-kcşân’a b u yıl göründü zarer
m utlaka manzûm olm ası lâzım gelmez. M e­ Fesend Muhtesib-i asre, Şeyhi ctdi bugün
selâ Fuzûlî’nin zam anı hükkâm ından şikâ­ Usûl ile fıçının tâ dibinde der-çenber
yet yollıı söylemiş olduğu : «Selâm verdim, Efendim , âh lıevâlar bııgiin soğuk diyerek
rüşvet değildir deyu alm adılar.» sözü beliğ­ Sokıılılıı koynuııa ol ınâh-pâreniıı ıııicıner
dir, binâenaleyh edebiyatdan m âduddur. Fa- Dcbriivânı ki seyr cyleyiib gelir yâda
. kat Sâbit’i n : M iyân-i Pâdişeh-i dîne bend olan hançer
Çerb ü şîrîni yiyip asık eder ham d ü sena ŞİVESİZLİK : Fasâhati bozan şeylerden biri­
Hisse yok m u o söğüşden bize b ir pâre dir ki sözü, lisanın şî.vesine uygun söylem e­
m eded mek, gerek kelimede, gerek kelâm da yanlış-
TABİİYET 140 TAĞLİB
lık yapm ak dem ekdir. Lisanım ızdaki şivesiz­ dır. G azeteler ve m ecm ualar bunların her
liğin başlıca sebebi, R um eli ve A nadolu m a­ türlüsünü ihtiva etmekdedir. N üm ûne gör­
hallî lehçeleriyle konuşanların, yâhut yarım mek isteyenler onları miitalea buyursunlar.
yam alak öğrendikleri diklen anlam aksızın Şivesizliğe «şîveye mugayeret» de derler.
tcrcem e yapanların söyleyişleriyle yazışları­

T
T A B İİY E T : ( ; ..X, ) Bir yazının edasının mek olm ak üzere «Ahmedler» denilmişdir.
A rabca’da tağlîb m akam ında tesniye sîga-
da, m üeddâsının d a tabiate aykırı düşm e­
sı kullanılır ve bu istimâle «mütenâsibeyn-
yecek derecede olm asıdır. Fikirde tabiîlik,
den birinin tağlîbi» denilir. Bu yoldaki tağ-
düşüncenin hakikate, hisde tabiîlik duygunun
lîblerden bazıları Türkçeye de geçmiş ve
sam im iyete, hayâlde tabiîlik, kuruntunun ol­
eski eserlerde kullanılm ışdır.
dukça tabîate, edada tabiîlik ise üslûbun
H arem eyn : M ekke ve M edîne, öm ereyn :
ifâde tarzına uygun olm asıdır.
ö m er-ül-F ârûk ve A m r ibnü H işâm , Hase-
T Â C -B E Y T : ( ^ ) Bir kasidenin sonla­ n e y n : H aşan ve H üseyin, Ebeveyn, Vâli-
rına doğru gelen ve nazım ının m ahlasını deyn : A na ile baba, K am ereyn : Ay ve G ü­
ihtivâ eden beyt. N ef’î’nin H azret-i Mevlâ- neş gibi.
na vasfında yazdığı : N âcî Istılâhât-i Edebiye’sin d e :
M crlıabâ ey H azret-i salıib-kırân-i mânevî «Tağlîb, m ütekellim ile m uhâtab ve ga-
N âzım -i ıııanzûm e-i silk-i leâl-i M esnevi ibden ibâret olan eşhâs-i selâse beyninde da­
m atla’lı kasidenin : hi cereyân eder. M ütekellim , m uhâtable ga-
N e fl-i uıu’ciz-bcyâuıın, bendc-i M ol!â-yi ibden daha kuvvetli olduğundan ikisine tağ­
R ûm lîb olunduğu hâlde m uhatab, yalnız gaibe
N c H akînı-i Gaznevîyinı, ne Emir-i nisbetle daha kuvvetli bulunduğundan an­
Dclılcvî cak ona tağlîb olunur. G aib, m uhataba,
beyti gibi. gaib ve m uhâtab, mütekellim e tağlîb oluna­
maz.
TA Ğ LİB : ( -—liı ) M eâni tâbirlerindendir. M ütekellim in m uhataba tağlîbine m is â l:
«Bir şeyi başkalarına galib addederek onu Ben ve sen — sen ve ben — ben ve siz
cemi’ sîgasiyle îrâd ve diğerlerini de irâde — siz ve ben — biz ve sen — sen ve biz —
eylem ek»dir. biz ve siz — siz ve biz — yazıyoruz.
Ziyâ Paşa’nın H arâb ât M ukaddim esi’nde M ütekellim in gaibine tağlîbine m is â l:
ve İran ’da yetişen âlim leri saydığı sırada : Ben ve o — o ve ben — ben ve onlar
Bcyzâvîler, Zenıalışcrîlcr — o n lar ve ben — biz ve o — biz vc on­
Şîrûzîlcrle Cevherîler l a r — onlar ve biz yazıyoruz.
demesi gibi. Beyzâvî, Zem ahşerî, Şîrâzî, M uhâtabın gaibe tağlîbine m isâ l: Sen ve
C evheri birer kişi olduğu hâlde zam anların­ o — o ve sen — sen ve onlar — on lar ve
daki iilema vc hiikemâya galib (üstün) ad­ s e n — siz ve o — o ve siz — siz ve onlar
dolunarak cemi’ sîgasiyle îrâd edilmiş ve — onlar ve ş iz — yazıyorsunuz.
B eyzâvî... ile m uasırları demek istenilmiş- Eşhas arasında câri olan bu tağlîb kai­
dir. desine nazaran Kemâl Bey’in b ir m ektubun­
«G elirken A hm edlere uğradım.» ibâresin- da olan şu ibârede «cehli» m akam ında «ceh­
de tağlîb vardır. Çünki Ahm ed, âilesi efrâ- limiz» denilmek lâzım g e lird i:
dına galib addedilerek A hm ed ve âilesi de­ «Lakırdıyı yalnız kendi üzerine alıb da
TAHLÎ’ 141 TAHMÎS
münâsebetsiz söz söyleme, M âhiyyât-i ulûm «M üdrik-i tevhîd-i ef’âl ü sıfât
yazm akda yalnız senin değil, hepimizin, to ­ olm akduyını»
pum uzun cehli mânidir.» diyor. «Cüm le zerrât oldu m eclâ aks-i vech-i yâr
ile»
1 A H L Î’ : ( ) Lügatde b ir şeyi b ir şey­
den çıkarm ak demekdir. A rûz ıstılahında ö y le b ir tad var ki vuslatdc, o bczuı-i
«m üstefilün» cüz’ünde «habn» ve «kat’»m n urda
içtimâiyle «m ütefil» yerine «feûlün» cüz’ü- D îde, sîr-i zevk olm az neşve-i m anzûrda
nün getirilmesidir. O şekle «m uhalla’» de­ Hâhiş-i «zidnî» d u rur h er nazra-i
nilir. (bk. M uhalla’) m ahm urda
«N âr-i lıicrân izdiyâd eyler dil-i ıııalırûrda»
TA H M İS s ( ) Bir gazelin, her beyti­
«Ceşm-i bîniş fer bulunca lem ’a-i dîdâr ile»
ne üçer m ısrâ’ ilâve ederek onu m uham ­
mes (beşleme) hâline getirm ekdir. İlâve su­ Aşk, ey A rş’in de, F erş’in de m edâr-i
retiyle vücûda gelen m üşterek m anzum ele­ hilkati
rin en çoğunu tahm isler teşkil eder. H attâ Sende fânî o lm adır öm rün yegâne lezzeti
kasidelerin tahm is edildiği divânlarda görül- K alb-i T âhir zevk edinm işdir o
mekdedir. m es’ûdiyyeti
İstanbul R üsûm at (G üm rükler) Baş Mii- «Aşkn istiğrak ile V assâf, buldum snfvcli»
dürlüğü’nden m ütekaiden vefât eden H acı V aridât-i aşka erdim v ân m ı, îsâr ile.»
Hüseyin V assâf Bey m erhûm un mütesavvi- H er beyte ilâve edilen 3 er m ısrâ, yuka­
fâne bir gazeliyle tarafım dan yapılan tahm i­ rıdaki gibi esâs beytin üstüne değil de, b i­
si aşağıya nakl o lu n m u şd u r: rinci ve ikinci m ısralar arasına yerleştiril­
Ben didlşmekden usandım savlet-1 ağyar ile m ek sûretiyle yapılan tahm islere «Tahmîs-i
Cây edindim külbe-i ahzânı kalb-i zâr ile m utarraf» denir. Y ahya K em âl’in, Bâkî’nin
D em -güzânm şimdi nây-i sîne-i bîm âr ile b ir gazeline olan tahm isi bunun en güzel
«İnzivâda zevk-i halvet buldu dil, dil-dâr m isallerinden b ir id ir:
İle» «Fcrm ân-i aşka cân iledir inkıyâdım ız»
«Kevser-i vuslatdeyim ben H ayder-i K errâr P ü rd ü r hayâl-i y âr ile h er lâhza yâdım ız
ile» M cvkufdur o m âlıa sam im î fuâdım ız
 hir varınca haddine hestî-i şadım ız
Nükte-1 «firrû ilâllâh»ı duyub aldım sebak - «H ükm -i K azaya zerre k ad ar yok inâdım ız»
Y e’se diişdüm halkdan, oldum dahil-l
bâb-i H ak «Baş eğmeziz cdâniyc dünyâ-yi dûn içün»
Parladı rûhum da aşk-ı A hm edî misl-1 felak E tdik fedâ zavâhiri şevk-i derûn içün
«Sîne-1 Sînâya döndü kalb-i âteş-nâke bak» Satdık m etâ’-i öm rü mey-i lâ’I-gûn içün
« tn ’ikâs-i nûr-i pâk-i scyyid-iil-cbrâr ile.» Nevbef çalınca rihlct-i miilk-i sükûn içün
O lduğundan fi’I-i H ak, birdir bana i’zâz ü «A llâh’ad ır tevekkülüm üz i’tim âdım ız»
zül
«Biz m üttekâ-yi zer-keş-i câha dayanm azız»
M cşrcbimce ayni zevki verm ede zehr-âb u
Bâlîn-i bahti cây-i m übâlıât sanm azız
m ül
Pervâne-vâr şem’-i m ükâfata yanm azız
Biil-aceb b ir bülbülüm yeksân benim çin
İkbâl içün m cvâ’id-i İblîs’c kanm azız
h âr ü gül
« H akk’ın kenıâl-1 lûtfu n ad ır istinadım ız»
«Ol k adar müstağrak-1 ezvâk-ı vahdetdir
gönül» «Zülıd U salâha eylemeziz ilticâ hele»
«V asfına tâkat yetişmez nîru-yl g üftâr ile» Â sâr-i ittikaya bedel câm alub ele
D ünyâda varım ız yoğum uz vermişiz yele
B ir hazân üftâdcsi yaprak gibi
Çekmckdcyiz kavâfil-i uşşâka m eş’ale
solm akdayım
«Tutdu egerçi âlcm -i kevni fesadımız»
Pûy-m âl olm akda zevk-i m ânevi
bulm akdayım «M eyden safâ-yi bâtın-i h um dür garaz
B in boşaldıkça onunla dâim â hem ân»
dolm akdayım D eğmezdi yoksa sekrine peymânc-1 m ugan
TAKFİYE 142 TA’KÎD
ile r d in i içinde seyr cdilür başka b ir cihan sizlik yapılmış, ondan dolayı da ta'kîd hu­
Şürb-i m üdâm içün niye kıldık fedâ-yi can sule gelmişdir. Çünki; m a'şûkanm bir yüzü,
«E rbâb-i zâlıir anlam az aslâ muradım ız» yâni yüzünün bir tarafı örtülü de öbür ta­
«M innet H uda’ya devlct-i dünyâ fenâ bulur» rafı açık mı, yoksa peçe örtünm üş bir gü­
E l-hak gazelde neşve-i B âki beka bulur zel mi demek istenildiği birdenbire kesdiri-
A hlâf o nazm e gû$ (utarken safâ bulur lemeyecek sûretde m ânâ karışdm lm ışdır.
Tcştîrim iz bu sayede az çok bahâ bulur Eğer «Yüzü örtülü bir m a'şuka» denilmiş
«Itâkî kalu r salıîfe-i âlem de âdım ız» olsaydı o karışıklık yapılmam ış olurdu.
Yahyâ Kemâl, bu «nnıtarraf» tahm isine 1926-1929 y ıllan arasında intişar eden
«Teştîr» demekde ise de keyfiyet bir zühûl «Hayât» mecm uasının 41 inci nüshasında
eseri olsa gerektir, (bk. Teştîr) m ündcric bir m ektub tercemesi şöyle başlı­
N edîm de, «Hcm-m ahlasım» dediği Ne- yor :
dîm-i K adîm ’in b ir gazelini m u tarra f olarak «Aziz zevcem ve şimdi A llah evinde hem ­
tahm îs etmiştir. şirem Em m a’ya...»
H angi şekliyle olursa olsun tahm îsde baş­ B uradaki «Allah evi» m anastır mânâsında
lıca şart, ilâve edilen m ısrâlarla esâs şi’rin kullanılm ışdır. Lâkin o terkib, dilimizde o
bir m ânâ bütünlüğü göstermesidir. Bu, bir m ânâyı ifâde etmediği için garib olan o
nevi' edebiyat kuyum culuğudur ki herkesin tâbirin kullanılm ası ibâreyi m uakkad bir h â­
kârı değildir. Ü stâdânc olm ayan tahm isler­ le getirmişdir.
de esâs ve ilâve m ısralar biribirine ney-zen Lâfzî ta'kide bir iki misâl daha verelim :
bakışıyle bakarlar. «Beşinci H icret asrında zannediyorum ki
Y ahyâ K em âl’in, Ç anakkale zaferi m ünâ- . T ürk Edebiyatı ikiye ayrılm ışdı...» Bu ibâ­
sebetiyle Sultan Reşâd tarafından makam -i re, «Zannediyorum ki Hicretin beşinci asrın­
şükrânda yazılan v e : d a ...» diye başlam alı idi. Çünki «zannet­
«Savlet etmişdi Ç anakkale’ye balır ii berden me» işi Hicret'in beşinci asrında vâki olma-
E hl-i tslâının iki hasm -i kavisi birden» mışdı. Sonra, «beşinci» sıfatı H icret'e değil,
m atlaiyle başlıyan, «Gazel-i H üm âyûn» diye asra âiddir. Hicret, beş defa değil, bilindiği
neşr edilen ve Kâzım Bey tarafından da bes­ gibi bir defa vâki olmuşdu.
telenen gazele olan tahm isi de m uvaffakiyet­
«Mevlevî-hâne kapısında sâkin Seyr-i Se-
lidir. Aynı gazeli Fâzıl Ahmed, tehzil yo-
fâin İdâresinin M oda vapurunda tayfa A h­
liyle, fakat başarı ile tahm îs etm iştir’ med oğlu M ustafa...» (İkdam gazetesi) Bu
T A K FİY E : ( ) Kafiyelemek demekdir. da şöyle olm alı i d i :
(bk. Kafiye) «Mevlevihane kapısında sâkin olub Sey-
risefâin...» Çünki Seyr-i Sefâin İdaresi Mev­
TA ’K Î D : ( o-Aü ) Lügatde «düğümlemek»
levî-hâne kapısında değildi.
demekdir. M eâni ilmine göre ise bir sözde
«Evvelki gün Bakırköy’ünde inşâ edilmek-
ne demek istenildiği kolayca anlaşılam am ak-
de olan köprünün resm-i küşâdı icra edil-
dır. ifâdenin adetâ kör-düğüm edilmiş ve
m işdir...» (Son Saat gazetesi) Bu da şöyle
m ânânın sökiilcmcz bir hâle getirilmiş ol­ olmalı idi :
ması, bu ismi alm asına sebeb olm uşdur.
«Bakırköy'ünde inşâ edilmekde olan köp­
T a’kid ya lâfzî, ya mânevî olur.
rünün evvelki gün...» Çünki köprü, evvelki
T a’kîd-i lâ f z î: ( ) Z a’f-i te’lîf gibi, gün inşâ edilmemişdi. «Evvelki gün» olan
g arabet gibi, şivesizlik gibi lâfza âid kusur­ şey, resm-i küşaddır.
lardan olur. M eselâ Süleyman Fehm i’nin L âfzî ta'kîdlerin bu gibileri, anlam ayan­
Edebiyat kitabında şöyle bir ibâre v a rd ır: ları şaşırtır, anlayanları da güldürür, yâhut
« ... Bazıları o bulutları ince, zarif birer kızdırır. (Râşid) tarih in d ek i:
tüle benzeterek semâyı b ir yüzü örtülü m a’- «1200 senesi Cümadclnhircsinin 25 inci
şûka gibi severler.» İşte bu ibarede «bir» gününde K ahire vâlisi olan K edhüda Ahmed
adedi, m âdûdu olan «m a’şûka»dan uzak düş- Paşa’nın âzim-i dâr-i beka olduğu haberi
düğü, «yüzü örtülü» sıfatı ikisinin arasına vücud etm ekle...» fıkrası gibileri ise anla­
girdiği için hem za’f-i te’lîf, hem de şîve- m ayanı da, anlayanı da birdenbire tereddü­
TA’KÎD 143 TAKRÎZ
de uğratır. O târihdc Alımcı! Paşa M ısır va­ T A K R İZ : ( ) M anzum , m ensur bir
lisi mı olmuş, aynı târihdc irtihal m i etmiş,
eseri nazm en, yâhut neşren m edh e tm e k :
yoksa vefalı haberi o gün mü gelmiş; kes-
Etdi takrizine sarf-i nıüknct
dirilcmez.
Kcçeci-zâdc M ıılıam mcd İzzet
Takıd-i m a n e v î: ( t f >;--• a-i-ı ) Sözün sebk-ü- Takrizin bu m ânâya olan A rabca ccm'i
rabtında kusûr olm am akla beraber m ânâsın­ «T akrizâtsdır.
da vuzuh bulunm am akdır. Sami’nin : T a k riz : M edhi hâvi olan yazı m ânâsına
H âzır ol bezm-i m ükâfata eyâ mest-i da gelir. Bu m ânâda A rabca cem ’i «Teka-
gurur rîz» olur.
Ralıne-i seng-i siyah penbe-i m înâdandır N âcî diyor k i : «Ekser takrîzât, kitab gö-
beyt-i meşhuru gibi. Lâfzî bir kusuru olma- riilmeksizin yazılır.»
. dığı hâlde açık bir m ânâsı da bulunm ayan Nevres-i Cedîd’in dîvânını Y usuf Kâmil
bu beyt, bazılarına göre, «K arlar, nasıl ka­ Paşa basdırdığı vakit, Ziya Paşa nesr-i m u­
ra taşı rahnedâr ederse, ey kendini beğenme rassa’» tarzında b ir takrîz yazmışdı. Nevres
sarhoşu olan, sen de m azlum ların göz ya- dîvânında m ünderic bulunan o takrizden
şıyle bir gün belânı bulursun.» demek imiş! birkaç f ı k r a ;
Ahmed Hâşim’in : «H er güher-i m untazam ki zînet-i kadr ü
D alların zirvcsiııdcyiz ancak i’tibâr olm az, mâdûn-i hazef ve bir eser-i
Y arı yoldan ziyâde yerden uzak m uhterem ki kıym ct-i neşr ü iştihar bulm az,
Yarı yoldan ziyade ınûha yakın m akrûn-i telefdir. Cihan, bir gerdûne-i acîb-
mısraları da hemen hemen böyledir. (*) dir ki seyerâniyle her mevcudu nâ-m evcud
ve zam ân, bir tâbune-i acîbdir ki deverâniy-
(*) Bu şi’rin şöyle bir hikâyesi v a r d ır ; le her m âdûdu nâ-m âdûd kılar. Âkil odur
D aha sonra, Ahmed Emin Y alm an’ın re­ ki him metini ikame-i âsâr-i m arifete kasr ve
fikası olan Rezân  rif H anım , H indistân kâmil odur ki kudretini idâme-i ezkâr-i men-
orm anlarındaki hayvanların hayâtını tasvir kabete hasr eder. Fuzalû-yi cihanın ser-
eden bir İngiliz edibinin Jongl adlı kitabını bülcııdi vc şüarâ-yi zam anın ercüm endi Saâ-
İngilizce’den T ürkçe’ye çevirmeyi, Ahmed dctlu Osman Nevres Efendi ki üç lisânda
Hâşim de metindeki şiirleri nazmen terceme tanzîm-i eş'âr ve güç zebanda tahkîm -i âsâr
etmeyi kabullenm işlerdir. Ahmed Hâşim, bu etmeğe kadir bir şâir-i m âhirdir, âsâr-i ber-
şi’ri, İngilizce metindeki «M aym unların Şar­ güzîdesinin misâl-i hâtır-i efles târ-tâ r ve
k ıs ın d a n , Rezân H anım ’ın neşren terceme- eş’âr-i pesendîdesinin çü hâl-i şâir-i Nevres
sine dayanarak nazmen ifade etm iştir. H ır­ târ-m âr kalm asına nakkad-i kâm il, vakkad-i
çınlığı m âlûm olan şâirle H anım ’ın eserin fâzıl, fahr-i efâzıl, mihr-i fevâzıl, yâni Re-
intişârından önce araları açılınca manzum is-i Şûrâ-yi D evlet U bbchetlû, devletlû Y u­
tercemeden vaz geçilmiş, Ahmed Hâşim dc suf Kâmil Paşa H azretleri râzi ve kail ol­
bu şi’ri — terceme olduğunu açıklam adan — m am akla ol m ecm a’-i kem alâtın ferm âniyle
ayrıca neşr etmiştir. Zâten birinci beyt, bu cem ’ ü tertib ve ol m enba’-i inâyâtın ih-
îzâhât zaviyesinden bakılınca, aydınlanır. sâniyle tab' ve tebvîb kılın d ı...»
«D alların zirvesindeyiz ancak» mısrâı, insan­ Yine o dîvân için Tebrizli M uallim Feyzi
lardan ziyâde m aym unlara yakışır, işte bu Efendi’nin yazdığı m anzum takrîz ve ta­
husûsun bilinmemesi, manevî ta’kîd töhm e­ rih :
tine yol açmıştır. Zihî eblak-süvâr-i arsa-i nazm-ii siilıcndânî
«Yarı yoldan ziyâde yerden ıızak Ki koydu pâ-piyâde Icy-süvârân-i
Yarı yoldan ziyâde mâlıa yakın» scbak-lıânı
beytinin de, Ahmed H âşim ’e asla intihal ve Diyâr-i R ûm ’un ol nnzın-âznıûdc
sclh suçu yüklemeden, F erdî T ârîhi’ndcki kahram anı kim
«Zemine ırak, âsmâna yakın» m ısraını — tc- M iisalıhar eyledi seyf-i siilıaıılc nıiilk-i
vârüd ve tasâdüf kabilinden — okşadığını İran ’ı
burada kayd etmeyi lüzfımlu gördük. Nükuş-i lıâmc-i mıı’eiz-tırûzı nakşa-i
Kemâl Edib K ürkçüoğlu Bclızâd
TAKSİM 144 TAMS
N igâr-i kilk-i sibr-engizi sûret-nânıc-i mûnî sim edilmiş olm ası şartdır. Y âni kelimenin
N c hâcet ben sitayiş ey leyim ol yan sı bir durakda, yarısı öbür durakda ol­
nükte-pîrâya m am alıdır. Y ukarıki m ısrâda bu taksim ya-
K i şâlüddir kenıâl-i zâtına divan-i zi-şânı pılm ışdır. F a k a t:
M cânîsi serâpâ vâridat-i âlem -i gaybl G afil yolcu gafil yolcu
M cbânîsi serâser m a’ni-i âyât-i K ur’ânî Ozan yok «kı rık» yay ucu
K eşide kanıct-i lıûbân gibi m ısrâları
beytinin ikinci m ısrâında taksim e dikkat
mevzûn
edilmemiş, m tsrâdaki kırık kelimesi âdeta
D cnıîdc lıatt-i nınlıbûbân gibi cbyatı
o rta yerinden kırılm ış, b ir hecesi birinci du­
rûlıânî
rakda kalmış, öbür hecesi ikinci durağa geç-
Sezadır ger kelâm -i pâk ii nazm -i
mişdir. K elim elerin duraklara taksim edil­
tâb-nâkiyçün
meyişi hece vezninin âhengini bozar.
D iyâr-i K uds’de tahsînler etse rûlı-i H âkanî
A rûzda ise bu şart yokdur. Y âni keli­
H cnien-lek eyâ ser-mest-i câm-i bâde-i
m enin b ir kısmı bir cüz’de kalır, b ir kısmı
valıdet
öbür cüz’e geçer. O rada dikkat edilecek
Ki lcb-rîz-i safâ kıldı kelâm ın bezm-i şey, hecelerin sayısı ile açık vc kapalılık uy­
rindânı
gunluğudur. Meselâ :
Kem âl-i acz ile târîh-i tab ’ın arzeder Feyzi
M efâîlün m efâîlün m efâîlün m efâîlün
Basıldı Ncvrcs-i âlî-C cnâbın şi’r dîvânı
dörder heceli dört cüz’den müteşekkil bir ve­
h. 1290 (M. 1783)
zindir. Bunun açık ve kapalı hecelerini şöy­
T A K S İM : ( ) Bedî1 tâbirlerindendir. le göstereb iliriz:
M üteaddid şeyi zikr ve her birine olan sı­
fatı tâyîn ve tahsis suretiyle nisbetdir. (bk. Buna göre tanzim edilmiş o la n :
C em ’) N e efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-1 hürriyyet
mısrâını şöyle takti’ e d e riz :
T A K T İ’ : ( ) A rûz tâbirlerindendir.
N c efsunkâr imişsin â hi ey didâ -ri hürriyyet
«Mevzûn bir sözü veznin eczâsına göre ayır­
mak» dem ekdir. G erek arûzda, gerek p ar­ İnşâd esnasında uzunca okunan imâleli
mak bisabında her veznin durulacak yerleri heceler tak tî’de iki hece sayılır. Y ukarıki
vardır. B unlara arûzda «eczâ», hecede «du­ m ısrâda «âh» kelimesinin iki hece itibâr
rak» denilir. edilmesi gibi. (bk. H ece, imâle)
Veznin eczası, yâhut durağı kaçar heceli
TALEBİ yahud TA LEBİ YY A T : (
ise m evzûn sözün o n lara göre ayrılacak p a r­
çaları da o kadar heceli olm ak lâzım dır. CjLJİ» ) M eâni tâbirlerindendir. M uhâtab-
A rûz vezninde cüz’lerin heceleriyle beraber da bulunduğu tasavvur edilen hulüvv-i zi­
açık ve kapalı uygunluğu da bulunm ak ica- hin, tereddüd, inkâr hallerinden İkincisine
beder. Meselâ : göre söylenilmesi lâzım gelen sözler ki, o
K âinatın hâli dâim bî-karâr m ısraı : tereddüdü izâle edecek suretde te’kidli o l­
Fâilâtün fâilâtün fâilât ması lâzım dır, (bk. İbtidâ, inkâr, hulüvv-i
veznindedir. Veznin de mevzûnun da hece­ zihin, tereddüd).
leri açık ve kapalı itibâriyle ayrılırsa şöyle T A ’M İ Y E : ( ) M uam m â yapm ak, bil­
o lu r:
mece söylemek meâlindedir. Ebced Hisabı
ile yazılan târîh tâbirlerindendir. Fazla, yâ­
«İlm in hepsini dc b ir T ü rk bilmeli»
h u t eksik olan târîh m ısrâından veya cüm­
m ısrâı hece vezninin altılı + beşli ölçüsüne
lesinden çıkarılacak, yâhut ilâve edilecek
göre yazılm ışdır. Bunu tak ti’ edecek, yâni
adedin kapalıca işâret edilmesinden ibâret-
duraklara ayıracak olursak :
dir. (bk. Ebced hisâbı, târîh)
«İlm in hepsini de + b ir T iirk bilmeli»
olur ve hecelerin sayısı duraklara uygun b u ­ T A M S : ( (_r*k ) «Fâilâtün» cüz’ünü «tün»
lunur. hâline getirm ek ve yerine «fa’» şeklini koy-
Hece vezninde kelim elerin duraklara tak­ makdır. Bu harekete asıl «cahf» ve «fa’»
TANZÎR 145 TARDİYE
şekline «mechûf» derler, (bk. H acf ve mah- Bulursun clıl-i istiğnada isti’dâd lâzımsa
cûf) K apılm a delirin iğfâlâtına ahlâk bahsinde
Sana ol fende vicdâm n yeter üstâd lâzımsa
T A N Z İR : ( jd * - ) Bir şâirin m anzum bir
D enir tab ’-i beşerde ictim â’-i acz ii
eserine — alelekser gazeline — diğer bir şâ­
nalıvctdir
ir tarafından aynı vezin ve kafiyede nazîre
Cihânın tavrını b ir hikm ete ısnâd lâzımsa
yazılm asıdır, (bk. N azîre) N azîre yazanlar,
E m în ol Iıaşrc sürm ez hasret-i erbâb-i
yazılarının sonunda asıl eser sahibine karşı
ısti’dâd
hürm etkâr bir lisân kullanırlar. Bunu yap­
Biraz sabr eyle dehr-i dûndan alm ak dâd
m ayanlar, h attâ eserinin nazîre olduğunu
lâzımsa
söylemeyenler de vardır. N e rü tb e bezi edersen a rta r ol nisbctdc
Iran şâirleri, nazîreye «cevâb», tanzire de m ahsûlü
«cevâb güften» (cevâb söylemek) derler. N â­ M aârifdir cihanda bî-nefâd îrâd lâzımsa
m ık K em âl'in bir gazeli ve Ziya Paşa’nın Bcniın sabrım la seyr ct ızlırâb-i elıl-i ikbâli
onu ta n z îri: Sana ger hüsn ü kubhu keşf için im dâd
lâzım sa
Sana senden gelir bir Işde ancak dâd
lâzımsa Bize vâcib K em âl cfyâziş-i sabr ü
m etâııetdir
Ü m îdin kes zaferden gayrden im dâd
lâzımsa Felek de her cefâsın eylesin m üzdâd
lâzımsa
H ayâtından neden hiç iştlbâh etmezsin ey
gafil Kıyam-1 m ülk üm îdin eyeme bîdâd
lâzımsa
Acâyib gördüğün her lıâli istib’âd lâzımsa
M uhakkakdır zevâl-i devlet istibdâd
Ç ocuklardan niçin dûr eylemiş inşânı
isti’dâd lâzımsa
V ücûd-i m ülke efrâd-i raiyyet cüz’-i
Eğer her m atlabin tahsiline feryâd lâzımsa
lâzım dır
Tefcvvıık-yâb-i irfâıı eylemek ahfadı
N asıl ccm ’-i ülûfe nusret-i âhâd lâzımsa
elzemdir
B ıraksın zikr-i Iıayr âsâr ü cFâliylo âlem de
H am iyyct meslekinde gayret-i ccdâd
lâzımsa E ğer bir âdem e lıayr-ül-lıalcf evlâd lâzımsa
M enâfi’ m uhtelifdir iktizâ-yi rüzgâr üzre
U m ûm u m üstefîd etmez husûsun hakkını
ibtâl Değil uryâna lâzım nâhudâya bâd lâzımsa
Sakın ikbâl için eşhâsa olm a âlct-ı ağrâz
Sakın b ir ferdi ezme gayret-i efrâd lâzımsa
Sana vâcib mi olm ak âlem e cellâd lâzımsa
Senin İblîs’dcn farkın nedir indimde ey
gaddâr U m ur-i beyti hep v ar mı tasnrruf etmeğe
lıakkı
H uda’nın ni’m etinden herkesi ib’âd lâzımsa
E ğer dıılıtcr için nâ-çâr b ir daıııâd lâzımsa
N e cür’clle edersin haksız işde H ak’dan
istimdâd Ziyâ-âsâ Kemâl-i kâmile peyrevlik etsinler
H üncr-m cndân için taklide bir iistâd
Ycd-i kudret mi olsun âleme ccllâd
lâzımsa.
lâzımsa
Benî-ncv’in helâs et âteşîn kayd-i esâretden T A R A F E Y N : ( ü û j » ) Beyân tâbirlerin­
C ihanda bir de Firdevs eylemek îcâd dendir. İki tara f demek olub teşbîhdcki nıü-
lâzımsa şebbeh ve müşebbehiin-bihe işfıretdir. Bun­
Tevazu’ ayn-i rifa t, lıidmet-i millet lardan birinin kakhrılm asiylc istiâre yapılır,
siyâdetdir (bk. istiâre)
Olunsun hulk-i Peygam berle istişlıâd TA R D Ü AKS : (_r-£* i J Bedî’ san’atlerin-
lâzımsa dendir. En ziyâde «aks san’ali» diye söyle­
Salâh üm m îdine düşme nıevâîd-i nilir. (bk. Aks)
ekâbirden
T A R D İY E yâhut T A R D -İ REKB : (
Zevfil-I cehle bak m aksûduna mıâd lâzımsa
Zekâ bir şu’ledir kint şânı âlîdir J° ) Beşinci m ısraı, bilinci bendi­
tenezzülden nin dört m ısrâiyle m ukaffa olm ayan nıuham -

F: 10
TÂRÎH 146 TÂRİH

mes. Şeyh G alib’in H üsn ü Aşk’ında müte- târih olm ak üzere «Hâk-i musalla Jli.
addid tardiye vardır ki onlardan biri şudur:
» terkibi bulunm uşdur ki ebced hisâ-
Bir şahın csîri oldu kiın dil biyle harflerinin adedî kıymeti, m ezbûr se­
J I ct gamzesi k:ılırâııı:ııı-i kııalil neye nıııvâfıkılır.» diyerek «Hâk-i musalla»
G am zeyle şilem de la’li yek-dil terkibinin ilk bulunm uş târih olduğuna imâ
Uîgânc nigâlu kanc mail eder gibi oluyorsa da H icretin 691 yılında
T îr-i gamı câna âşinâdır vefât eden Şeyh Sa’dî için söylenilm iş:

Dîvân-i kazası zulm -bünyâd -i-i I


Lcrzcndc-i bîıni cân-i ccllâd m ısraı vardır ki «hâs > kelimesi
H er kuşede bank-i dâd bîdâd «691» adedini gösterir. Kezâ Abdülkadir-i
G avga-yi kıyânıet âlı ü >cryâd
G eylânî için tanzim edilmiş :
M ahşer mi, yalıud bu K crbelâdır?
JLJl jUıL< jl
L a’l-i lebi unır-i Nûlı-i m ânâ
J \X " J jj. J -J ' J »U
Çeşitlinde ııülıiiflc rûlı-i m ânâ
H ep dökdiiğü kan sabûb-i m ânâ beyti h atıra gelir ki H azret-i A bdülkadir’in
Feyz-i sühani fütûlı-i m ânâ «Aşk ıj-* 11 » yâni 470 de doğduğunu ve
H er nutku hâyatdır, bakadır
«Kemâl J V » yâni 91 yaşında ve 561
Z üifiin dağıdıp ederse tâlân yılında vefât ettiğini anlatm akdadır. Eğer
K üfre sıkınır sipâlı-i îm ân bunlar sonradan bulunm uş değilseler, Cevdet
Bu lıavf ile kâkülü perişan Paşa’nın sözü biraz şüpheli görünür. Şunlar
D âvâsına tîğ-i katli burlıân da epiyce eski târihlerdir :
Veli bu nc acîb m üddcâdır 803 : Sivas'ın T im urlenk tarafından tahribi:
Itî-çârc göniil gamiyle yansın l_)ljİ-
Tek ol büt-i âteşîn inansın 856 : İstanbul’da Rumeli hisarının b in a s ı:
Hûıı-âbe-i lıccrc cân boyansın
M alım ûr gözü şarâba kansın
Bir kahrına bin kerem fcdâdır 857 : İstanbul’un f e th i: i-d;
878 : F âtih’in Uzun H asan’a g aleb esi:
G alib gibi sad lıczâr m eftun
Sahra-yi-ınalıabbctindc ınccnun Ijt^ \j~ai <bl
Oiıııaz yine kimse zâr-ü dillıun 989 : M olla C âm i'nin v e fâ tı:
H er cevriııc ciıl-i-derd mem nun
ü»l j l T *l»o O"*-*
A m m a ki ne çâre bivcfâdır
922 : Yavuz’un G uri’ye g aleb esi:
T Â R ÎI I: ( ) H arfleri ebccd hisâbınca
bir hâdisenin vuku bulduğu seneyi gösterir
923 : M ısır’ın fe th i: lifllc* £1*
bir cüm le, yâhut bir m ısrâ’ veyahut bir bej t
tertîb etm ekdir. Bu da bedî’ san’atlerinden H er ne ise bizde manzum târihler 15.
sayılır. asrın sonlarında başlamış ve 19. asrın ib-
tidâlarında yaşayan A danalı Sürûrî ile ke­
F.bccd lıisâbının orla asırlarda kullandığı
mâlıım ise de edebiyatda nc vakit istimale mal mertebesini bulm uşdıır. D ivânlarını b ir­
başlanılm ış olduğu kat’î değildir. Cevdet P a­ çok târih ile dolduran şâirlerden hiç biri, bu
hususda onun derecesine yaklaşamaz.
şa :
«Evâilde bu san'at yok idi. Sonraları bir T ârihlerin nevi’le r i: Târihlerin m üteaddid ne-
vak’aya târih olm ak üzere bir kelime, yâhut vi’leri vardır. Bir târihdeki harflerin hepsi
bir ibâre bulunm ak beyn-el-üdebâ de’b ve hisâba dâhil edilmişse o târihe «tam» der­
âdet olm uşdur. Şöyle ki 791 sene-i hieriyye- ler. N oktalı harfleri hisâb olunm uşsa «men-
sinde vefat eden Hâfız-i Şirâzî’nin vefatına kut », «mu’cem », «cevher
TÂRÎH 147 TÂRÎH

», «mücevher », «gevher Bâzen b ir beytin iki m ısraı ayrı ayrı tâ­


rih olur. S ürûrî’nin :
», «güher ı ^ j f " », noktasız harfleri
K ırkları her hâlde M evlâ nıuîııi eyleye
sayılmışsa «mühmel» ve «sâde» tâbir eder­
Sinni kırk oldu Cenâb-ı Şelı Selimin
ler.
bu sene
Senin sinnin Siirûrî geldi kırka
^ d j* iS j* J
<S) } _r“ till —t
1205
beyti gibi ki her m ısraı 1215 yılını göster-
C ihandan göçdü Bülbül lıâce kondu Adn-i mekdedir.
âlâya Bâzen bir m ısrâdan iki târih çıkar. Yâni
4ı 1 -it (_£ (_£ y) -k*l^ matlûb olan senenin iki katı olur. Buna kat­
merli demek olm ak üzere : «târih-i diit-â
1227
s tâbir edilir. S ürûrî’n in :
m ısraları tam bir târihdir.
Kir cııın’ıı giin şevket ile
Aldı ol huzreti H ak cellc cclâl
i j
J>U- j» - J jl (j-Jl
1168
1326
Sultân Osnıân oldu şâlı
Âlem-i câvîde gitdi rîilı-ı şeyh-i Mcvlcvî
al— jlk i—
t ? C J J ı c-A—5~ a-v#
1168
1353
m ısraında olduğu gibi.
m ısraları «mücevher», Sürûrî’nin : «D ütâ»nın dütâsı olm ak üzere yazılmış
Bekir A ğa kunıb sûr-i tezcvvüc ber-m urad târihler de vardır. N eşâtî’nin H âfız Alımed
oldu Paşa’nın sadareti için yazdığı şu m ısıâ’ gibi:
ıS -Jjl ç _ ) 'j J > - y j j j » lc' J*-, jl* ,_J». ^Ü»!» e -u t
1192 1041 1041 1041 1041
ve : N eşâtî’nin mısrâı gibi olan târihlere «tevâ-
F er verir m ühr ile Galib gibi Paşa sadre
rîh-i m usannaa» derler. Bunun da envâı
h l J f r lle «M j i * j )J t vardır. Hem lâfzen, hem m a’nen târih olur.
1239 Sürûrî’nin :
Biıı iki yüz on altıda alıb M ısrı benûm
m ısraları mühm el birer târihdir. Y âni ilk iki olduk
m ısrâda noktalı, diğerlerinde noktasız h arf­
ler hisâb edilmişdir.
jS j ^ * >->yi « j J 1 jjl '■'V.
Bazen iki m ısraın mecmûu bir târih olur. 1216
Süûd-ül-Mevlevî Bey’in pederi Riza Safvc*
m ısraı gibi ki hem 1216 senesini zikr etmek-
Bey m erhum un vefatı için yazdığım târihin
de, hem de harflerinin kıymet-i adediyye-
şu parçasında olduğu g ib i:
siyle o yılı göstermekdedir.
Yâd-i ân-i vefatı olm ak için «Tevârih-i m usannaanın biri de budur ki
Beyt-i âti çekildi im lâ y a : bir beytin iki m ısraı birer târih olduğu hâl­
Rfılı-I-Sııfvet edib de azm-i tılâ de her mısrûının âlıful (birler) vc aşerat (on­
Oldu vâsıl Rızâ-yi R ahm ana lar) ve miâtı (yüzleri) yekdiğere müsavi ol-
dukda nakl-i yekdiğer usuliyle altı târih da­
ha peydâ olur. N itekim 1216 senesinde M ı­
V la-j t f l i j J - .I , sır’ın I. N apolyon’ıın istilâsından istihlâsına
1329 târih olm ak üzere S ürûrî’nin söy led iğ i:
TÂRÎH 148 t A r îh

Rezmile Islâm lyân bozdu France çeyşlnl Şeh-i âlem alınca Behmenln tâcın dedim
Eyleyüb ciim hûru nâbûd aldı M ısn Şeh târih
Selim A cem den geldi m iftâh-ı R evân Bâb-I
hümâyuna
4f*»J i |l!o o
I^JL« O t5 j^a.* J • <£}y4K
beytinden minvâl-i m eşrûh üzere sekiz veç­ Vjılı* t_>1» QİIi»
hile târih çıkar. «Ahmed C evdet Paşa.» 1137
Bâzen bulunan bir m ısrâ', m atlûb olan târihi iki fazla olduğu için şâir «Behmen»in
senenin adedinden ya az, yâhud fazla olur. tacını, yâni o kelimenin başında bulunan
Azı doldurm ak, fazlayı çıkarm ak için mü-
* V » harfini aldırm ak ve onun delâlet et­
râceat edilen usule «ta’miye > der­
tiği 2 rakam ını kaldırm ak suretiyle b ir ta’­
ler. M eselâ valdem in vefâtı için bulduğum : miye yapmışdır. M aden Em ini Y usuf Paşa
Ellisinden sonra öksüz koydun anne oğlunu 1213 târihinde Sadr-ı Â zam olunca S ü rû rî:
m ısrâının noktalı harfleri 1337 ye bâlig olur. A ldı m ührü, kerem in mâdeni Y usuf Paşa
H albuki m erhûm e 1346 da vefât etti.. Epeyi- Lil j di* j f tS-Jl
ce hissi olduğu için m ısrâı feda edemedim.
Eksiği bulunan 9 adedini «N uh felek = m ısraını söylemiş, fakat «1» fazla olduğu
için :
dokuz felek l i ü *> » ta ’miyesiyle doldur­ Dil-1 kân reşk ile kopdukda dedim târihin
dum . Binâenaleyh târih kıt’ası şöyle o ld u : jl o-Ü -V»^3 4^11 Jj
T erk edib gitdin nihâyet kimsesiz evlâdını
A yrılıkm ış m lhr-i bî-pâyânının âh ır sonu m ısrâiyle b ir ta'm iye yapm ışdır. « » ke­
N üh felekden gûşum a lârlb-l m enkutun limesinin « J j »i, yâni ortası «elif» olub,
gelir onu koparm akla elifi ve onun medlûlü bu­
Ellisinden sonra öksüz koydun anne oğlunu lunan 1 rakam ını çıkarm akla- târih tam am ­
1346 lanm ış olur.
Kendini nıâdûın atdın ralım ct-i-sübbûhuna Kezâ 1204 senesinde K aptan Paşa’nın bir
N âzil olsun hıtf-i-ralıınânî demâdem deniz zaferini tevrih için bulduğu :
rûhnna SürdU yelken kürek âdâyı K apudan Paşa

İşte buradaki «nüh felek» ve «gelir» keli­ W j.u » ' jO>.


m elerinin delâletiyle târih m ısrâına 9 zam m ısrâındaki 5 n o k sa n ı;
edileceği anlaşılır. Şekl-i glrdâb gelir fikre yazarken târîh
Sanayi-i-nefise m ektebi m e’zunlarından ve
m ülga H ariciyc N ezâreti kâtiblerinden Mid-
mısrâiyle ve girdâb şeklinin eski S rakam ına
h at Rcbiî m erhum un vefâtı için bulduğum :
benzemesi dolayısiyle doldurm uşdur. Abdiil-
H azân içinde Rcbiî yazık sönüb gitdi mecid'in cülûs senesi olan 1255 i g ö ste re n :
m ısrâının mücevher harfleri 1341 adedini Bir, iki, iki delik
buluyordu. F akat R cbiî 1337 de ölmüşdü. Abdülm ccîd oldu melik
Binâenaleyh : ve 1055 târihinde ölen bir adam ın m ezşr
Çıkıb dc çâr cihctden bu nâle aks etdi taşı için yazılan :
m ısrâın d ak i,« çâr = dört» ta’miyesiyle dört Şerha çekdim, dâğ yakdım , göz göz ettim
fazla çıkarılm ış ve târih tam am lanm ış oldu. sinemi
Bu m ısrâ’da da «çâr» ve «çıkıb» kelimele­ D âğım ı seyr eyleyen görsün benim
rinin işaretiyle târih m ısrâından 4 tenzil edi­ târihim i
leceği anlaşılır. gibi târihler de vardır ve âdetâ m uam m â
Bu zam ve tenzil usulünün daha kapalı kabîlindendir. Burada «şerha»den m aksad
olanları vardır. Meselâ Revan zaferi için elif, dağdan m aksûd nokta, göz gözden
Seyyid V ehbi’nin y a z d ığ ı: m u r â d : iki 5 olub hepsi 1055 etdiği gibi
TA’RİZ 149 TAVSÎF

«dağımı » kelimesi de ayrıca o ra­ 16. asır üdebâsından L âm iî Çelebi’nin


«M îr H üseyn-i M uam m ayî»’den terceme
kam ı gösterir.
Yine böyle karışık târihlerden «idhâl ve etdiği m uam m â risâlesinde bu beyt şu veç­
ihrâc usulil» ile yapılmış o lanlar vardır k i : hile h alled ilm işd ir: «zıdd-ı şarkî» «garb>-

J î «I—o t jl o ^ -îl dir. «G arb »;V* » tashif ile «A rab >

mısrâı onlardandır. 1142 senesinde Efganlı olur. A rabm , F arisî m ürâdifi «tâzî lSjl" »
Eşref H an O sm anlIlarla harb etmiş ve b o dir. «Tâzî ıS jlT » tashif ile «bâzî lî jI j J>
zulub kaçmışdı. Bu hâdiseyi tevrih için M üş­
olur. «Bâzfonin A rabca m ürâdifi «Iu’b
tak; yukanki m ısrâı hâvi b ir târih yazdı.
«Eşref, padişahın kılıcından kaçdı.» demek »dir. «Lu’b t*-) » kalb ile «ba’l
t
J* * olur. Ba’l tashîf ile «beğal Ji* »
olan bu m ısrâdaki «Eşref o > * l > kelimesi,
yâni onun delâlet etdiği 581 rakam ı, olur. Begalin farisî m ürâdifi «Ester > —I »

* » L ijl £-~" »dan, yâni 1723 den kaçınca dir. E ster tashif ile «Ü ştür > olur.
1142 senesi kalır. Ü ştürün A rabca m ürâdifi «Cemel J-*- »
1144 senesindeki bir m üsâleha için de şu dir. Cem el tashif ile «H am el J*" » olur.
m ısra y azılm ışd ır:
H am elin F ârisî m ürâdifi «Bere °j »dir.
* Bere tashif ile «tere “J * olur. T erenin
«Şehriyârlar arasından mücâdele gitdi, yeri­
ne ittihad geldi» demek olan bu m ısrâdaki A rabca m ürâdifi Bakle kalb-i
«şehriyârân * kelimesinden «ce- b^’z ile «kuble «Uî » olur. K ublenin
del » çıkarılacak, yerine «ittihâd m ürâdifi «bûse»dir.

» konacak yâni şöyle b ir tarh ve TASR1’ : ( j*ai ) Beytin iki m ısrâını da

cem ’ y a p ıla c a k ; kafiyeli yapm akdır ki öyle beyte «m usarra’»


767 tâbir olunur. Bütün m ısrâları kafiyeli m an-
I 37 zûm e yazm aya d a «tasrî’» deniliyor, (bk.
730 M u sarra’, müselsel)
+ 414 T A S V İR : ( j y ^ T) bk. Tavsîf.
1144
TA V SÎF yâhud T A S V İR : ( j my * î
A rab edebiyatında T ârîh yoktur. Fars
edebiyatında da pek azdır. M uallim N âcî m erhûm Istılâhât-ı Edebiyye’-
sinde ta v s ifi: «Bir şeyi göz önüne getirerek
TATÜZ: ( ) Bedr tâbirlerindendir. teccssüm ettirecek sûretde o şeyin hâline
(bk. Telvîhât) münâsib bir takım tâb îrât ile tâ rîf etmek-
T A S H ÎF : ( ) Bir kelimenin şeklini, dir.» ibâresiyle anlatm ak istiyor, ö y le zan­
nediyorum ki bu ibâre, tavsifin değil, târî-
noktalarını değişdirmek, meselâ «sûr j ^ - » u ,
fin tarifi olur. Tavsîf, yâhud ta s v îr : «bir
«şûr j>î> », «göz ) /' «kör » şeyin sâde olduğu gibi değil, biraz da şâirce
şeklinde yazmak. Ekseriya m uam m alarda görüldüğü ve duyulduğu gibi anlatılm ası­
kullanılır bir tâbirdir, (bk. M uam m a) Acem- dır.» diyenlerin târîfi daha doğru olsa ge-
cede şöyle bir beyt v a r d ır : rekdir.. Ç ünki his ve hayâl karışm adan ya­
pılan tasvirler, âdetâ fennî b ir ıa p o r olabi­
jj— J* '3 lir.
Meselâ N âcî’nin tavsîf nüm ûnesi olm ak
Bunun meâli ş u d u r : Y ârin dudağından şar­ üzere Evrak-i Perîşân’dan nakl ettiği şu sa­
kînin zıddı olarak A rabca, Acemce kalb ve tırları o k u y a lım :
tashif edilerek bir şey isterim. «Sultan Selim, boyu uzunca, kemikleri
TAVSİF 150 TAZMİN
kalın, om uzlarının arası gayet geniş, vücû- melidir. Tavsîf bir sûretde olm alı ki muk-
dünün yarı belden yukarısı yarı belden aşa­ tezâ-yi hâle nazaran anda ne ziyâde, ne de
ğısından kısa, başı büyük, kaşları çatık, yü­ noksân görülmeli. Bir takım - zevâidi müş-
zü yuvarlak ve kırm ızı, bıyıkları çehresine tcnıil tavsîfât, fena yazılmış rom anlarda pek
garib bir heybet verir hâlde büyük, arslan çok bulunur. Buvalo (Boileau)’ııun dediği
gibi ağzı iri, çene kemiği geniş ve kavî deh­ gibi bir kâşane tavsifinde kırk sahife yazı
şetli bir kahram an idi.» İşte buraya kadar okunm az...»
mükem mel bir târîfdir. N âm ık K emâl, bu Evet, tavsîf ve tasvirde his ve hayâlin
târîfi ile Yavuz’u göz önünde tecessüm etti­ yardım ından istifâde etmek lâzım olm akla
riyor. F akat tavsif ve tasvire dâir bir şey berâber tehassüs ve lehayyülde tabiîlikden
yapm ıyor. Bir de alt tarafını gözden geçi­ büsbütün ayrılm am ak da elzemdir.
relim : Bizim eski edibler, mübâlcgayı esâs itibâr
«Hele alnının intizam ve nûraniyetiyle ederek' eski zam anlardan beri tavsîf yapar­
gözlerinin gâh hakim ane bir fikir gibi gör­ lardı. Fransızların 17. asırdaki Klâsik
düğü kimsenin gönlünde olan en gizli köşe­ şâir ve m uharrirleri ise tasvîre ehemmiyyet
lere dülıûl eder yolda ve gâh konuşur bir vermemişlerdi. G arb edebiyatında tasvirin
dil gibi nazarlara merâm ını ortaya döker ehemmiyyet alması R om antiklerle başlar. Bi­
sûretdc bakışları isti’dâdının fevkalâdeliğine zim Kemâl, Ekrem, Hâmid Beyler gibi T an­
b iıcr vâzih bürhân idi. Sîretde ise kudretin zim at üstâdlarının eserlerinde «Çamlıca, Ge­
nadiren tezyinine bezl-i kemâl etdiği havâ- libolu, Midilli» tasvirleri gibi parlak tavsîfât
rik-i âdâtdan sayılmış bir zat olarak ulüvv-i bulunm ası, Romantizm in te’sîridir.
him m et...»
T A Z M ÎN : ( ) Başka bir şâirin bir mıs­
İşte bu satırlar ve daha aşağıları da birer
tasvirdir. Ç ü n k i: N âm ık Kemâl onları yaz­ raını, yâhut bir beytini söz arasında îrâd et­
mak için his ve hayâlin ilham larına da mü- mekdir. Meselâ Muhyiddin R âif Bey’in bir
raceat etmişdir. gazeline yazdığım nazirede o gazelin bir mıs-
N aci’nin tavsife dâir yazdığı sözlerden bâ- râını şöyle tazm in etm işd im :
zılarını mühim oldukları için aynen nakl En benim genc-i hüsn olan şûhum
ediyorum : Sana bî-kayd-i ihtiyar iıııişim
«Tavsiflerde lüzum una göre tum turaklı, Ö m rüm ü çiğnemişken, ezmişken
parlak lafızlar ve ibâreler kullanm ak beğe­ Yiııe râlıında hâk-sâr iuıişiın
nilmekle berâber, trân k âri iğrâkları tanzir H âk-sâr etdiğin bu sine d iy o r:
edercesine keyfiyeti tabiîliğinden çıkarm ak «Basmayın lıâk-i pây-i y âr i inişim.»
hoşa gitmez. H üner, tavsife tabiîlik içinde Şu gazelde dc Adliye m em urlarından N i’-
bir şa’şaa verm ekdir. Bir pencere camını m et Bey’in bir mısraı ile Fuzûlî’nin bir mıs-
G üncşden daha ziyadar göstermeğe kalkış­ râı tazmin cdilıııişdir :
mak ayıbdır. N âbî’nin :
N isyâna ııtııb içdiği ândı yine kalbim
Aynsofya Iıod o u’cûbc-i delir Uiluıez gibi aşkı ona kandı yine kalbim
Kubbesi sânıin-i ccrâm-i sipilır «Aşk âfet-i cân olduğu m âlûm »u iken âh
beytindeki kubbe ile N e f î’nin : Bilmem nc üıııîd ctdi, ne sandı yine
N edir o kasr-i m uallâ kenâr-i deryada kalbim
Ki :ıks-i kubbesi olııııış nazîre-i jjcrdûn Kâhfısa tutuldu sanırım lâli’-l nâim
beytindeki kubbe aksine bakacak olsak ne le­ Sevda lıclccâniylc usandı yine kalbim
tafet görebiliriz? Bir zülfe dil-âşüfte olub oldu perişan
Eski edebî eserlerimiz içinde fena tavsîf Ccm’iyyct-i hatırdan usandı yine kalbim
için misâl ne kadar çok ise iyi tavsîf için Esm er güzeli bir meleğe ctdi perestiş
misâl o derece azdır. Bunun sebebi eski Feyzân-i nıahabbctlc bulandı yine kalbim
edîblerimizin işi tabiîlikten çıkarm ayı Aşkın hedef-i tîri olub saflıa-i sinem
bir büyük m arifet addetmiş olm alarıd ır... Bir zalım-i dcm-âlûd ile yandı yine kalbim
T avsîfâtda zâid tafsilâtdan sakınm akla bera­ Tâlıir, olayını nâle-i N i’nıet ile dem-sâz
ber lüzûm u kadar îzâhât vermeğe itinâ edil­ «Bir âteş-i dilsûz ile yandı yine kalbim»
TEACCÜB 151 TECÂHÜL-İ ÂRİF
Beyt tazm inine gelince : Zam anı şâirlerin­ Tecâhül-i ârifde bir nükte kasd edilmiş ol­
den ancak Sabrî’nin bir m ısraını beğenmiş ve ması şartdır. Bu nükteyi «tenşît», «tcvbîh»,
onu: «tehayyür», «tedellüh» diye dörde taksim
Z am anında Bi-lıamdillalı be-kavl-i Sabri-i ederler.
şâkir T e n ş ît: N eş’elendirm ck dem ekdir. N âcî
«Giribân-i felek mcbcûr-i dest-i âh-ı der k i :
şekvadır» «Abbasî H alîfelerinden M ansûr, vefât
suretinde tazm in eylemiş olan N e fî bâzı eden amcası kızının defn olunm ası için hazır­
m azm unlarından bile istifâde etdiği Bâkî'nin lanan kabrin kenarına gelerek cenazenin vü-
bir beytine de şu - suretle t-azmînde bulun- rûduna inlizâren kemal-i lıüzıı ile oluıduğu
m u şd ıır: esnâda A rabların meşhûr zariflerinden şâir
Bu m ahalde aceb evsâfına çcsbân görünür E bû-D elâm e huzurunda bulunuyordu. Aldı­
N ’ola bu beytini Bâkî’nin edersem tazm in ğı emir üzerine o da bir tarafa oturdu. H a­
«D ef’-i Yc’cûc-i gam a eşiğidir sedd-i sedid» lîfe kabri göstererek dedi ki : — Y â Ebû-
«M en’-i ceyş-i eleme dergehidir hasn-i D elâm e, burası için ne hazırladın?.. Şâir
İmsin.» şu cevâbı v e rd i: — H alîfenin am cası kızı­
N edim de b ir kasidesinde Râsih’in bir nı!
b e y tin i: Bu cevap, M ansûr'u gülmeğe m ecbur et­
mişdir. F ıkranın gelişinden anlaşıldığı veç­
R âsih’in bu beytini tazm in edib kilk-i
hile H alîfenin «Burası için ne hazırladın?»
N edîm
demekden maksadı «Akıbet terk-i hayât ile
N ukl sundu içdiğinı sclıbâ-yi irfan üstüne
kabre girdiğin zam an işine yarayacak sâlih
«Süzme (eşm in gelmesin m üjgân müjgân
am ellerin var mı?» demek olduğu şâirce mâ-
üstiine»
lûm bulunduğu hâlde m üşârünaleyh tenşît
«V urm a zahm-i sinem e peykân peykân
kasdiyle tecâhül ederek yukarıki cevâbı ver-
üstiine.»
mişdir.
şeklinde tazm în etmişdir. M isâllerden de an­ Tevbîh : T ekdir m anasınadır. Dersini bil­
laşılm adır ki tazm in edilen m ısra’, yâhut meyen talebeye muallimin :
beytin kailine işaret edilmek şartdır. — Yine mi çalışm adın, demesi gibi.
TEA CCÜ B : ( ) M eânî tâbirlerindendir. U debâdan Rûşen Eşref Bey, erbâb-i ka­
(bk. inşâ) lemden bazılarına edebî bâzı sualler îrâd
ettiği («D iyorlar ki» adlı eserindeki röpor­
T E B E İY Y E : ( ) Beyân tâbirlerinden
tajları topladığı) sırada Süleym an N azif m er­
ve istiâre nevi’lerindendir. Fi’I, fer’-i fi’l ve hum a da :
harf ile yapılan istiarelere verilir bir sıfat- — Şinâsî mektebi hakkındaki fikriniz ne­
dır. (bk. İstiâre) dir? diye sormuş. Süleym an N a z if:
TEBLİĞ.: ( ^ r ’" ) M übalâğanın m akbûl olan — M ektebi mi? Ben böyle bir şey bilm i­
birinci derecesidir, (bk. Mübalâğa) yorum azizim. Benim içildiğime göre onun
Bâb-i-Alî karşısında güzel bir m atbaası var­
TECÂHÜL-1 A R İF : ( J*L«£ ) Bilen mış. Çıkardığı bâzı kitablaıı da gördüm.
bir kimsenin bilmez gibi davranm ası demek­ Ezcümle sâhibinin dîvânçesi. Şiııâsî'nin ve­
dir. Bedî’ san’atlerindendir. Bir nükte göze­ fatından sonra bu m atbaayı M ısırlı M ustafa
tilerek bilmiyormuş vc anlam am ış gibi söz Fâzıl Paşa satın alarak Ebıızziyâ m erhum a
söylemeğe derler. Buna yalnız «tecâhül», hediye etmiş. Şimdiki Sabah m atbaasının
«tecâhül-i ârifâne» ve «m âlûmun li-nükte- bunun enkazından vücûda geldiğini söyli-
tin gayr-i mâl Cim mesâkm a sevkı* ismini de yorlar. Şinâsî’nin m atbaasından başka m ek­
verirler. Fakat en meşhuru «Tecâhül-i arife­ tebi olub olm adığını bilm iyorum . Hangi
dir. Şeyh G a lib : sem tdedir?» diye bir tecâhül yapmış.
Gel ârif ol ki m arifet olsun tccâlıülün Süleym an N azif iyi fransızca bildiği için
mısrâiylc tecâhül-i ârif san’atini ârifânc bir soranın «mekteb» demekden m aksadının
şekilde târîf etmişdir. F renklerin «Ecolc litterairc» yâni «edebî
TECÂHÜL-İÂRİF 152 TECRİD
meslek» dem ek olduğunu anlam ışdı. F akat Şeş d h etd en rû z ü şeb K errûbiyân eyler
o frenkçe tâbiri «mekteb» diye tercem e et­ tavâf
mek doğru olam ayacağı için tevbih (azarla­ Mcscid-i A ksâ m ıdır, yâ K a’be-1 Ülyâ
m a) nüktesiyle «öyle bir şey bilmiyorum» m ıdır
demişdi. Sahasında rûşenâ kandiller mİ berk uran
Benim b ir gazelim deki: Y â nücûm-i asm ân-i âlem-i m ânâ m ıdır
Ccvr-i gerdûn yıkm ada zâten dil-i Başka b ir âlem m i îcâd eylemiş sun’-i ezel
efkendemi Y â m uallâ hâbgâh-i H azret-i M ollâ m ıdır.»
 h ey bâtır-nevâzııq, şimdi artık sen de mi? bey itleriy le:
G öz yaşı fâş eylediyse mâcerâ-yi aşkımı Eskiden tahrir edermiş millete ehl-1 kalem
G öz mii m ücrim , yoksa insâf et kabahat Şânını milliyyctin ilâ için şalı-nam eler
bende mİ? Şimdi de ehl-1 kalem den addedenler
kendini
beyitlerinde de böyle b ir tevbîh nüktesi var­
dır. M em leket evlâdına yazm akdadır
bnh-nâm eler
T e h a y y ü r: Şaşm ak dem ekdir. Bir şey hak­
İtilâ m ı eyledik, düşdük mü? F ark ı anlayın
kında fevkalâde hayret m aksadiyle de o şey
için bilmiyorm uş gibi davranılır. Şu gazelde A nlayın d a hâl-i izmihlale artık ağlayın
olduğu g ib i: kıt’asında olduğu gibi.

Âteş içinde cevr ile göster de sinemi T E C D İD -İ M A T LA ’ : ( ^ ) Kasi­


Scyr et nasıl köpürm ede aşkın cehennemi denin beytleri arasında iki mısr&ı da kafi­
H em -râh olub enînlme eyler fezada seyr yeli b ir beyt bulundurm ak, âdetâ yeni bir
Söndürm eden o nârı, gözün gam lı şebnemi m atla’ yazm ak dem ekdir. (bk. Kasîde)
Bilmem onun savurduğu dftd-1 siyeh m idir
T E C R İD : ) Bedî’ tâbirlerindendir.
A fakim i ilıûta eden Icyl-i m âtemî?
Kasvet verir karanlığı rûiı-i tehassüse Bir şâirin kendini m üccrred bir şahıs farz
ederek ona hitâb etmesidir. Bunu evvelâ
Y ok m u bu leyl-i m uzlim in cncâm-i
hurrem i «hitâbî» ve «gayr-i hitâbî» nâmiyle ikiye
ayırırlar. Tecrîd-i hitâbî de «malız» ve
Ey çihresl clhân-i dilin m lhr-i enverl
T âli’ olub da nû ra büründür bu filemi «gayr-i mahz» olm ak üzere iki kısımdır.
A rtık yetişdi Ieyle-i yeldâ-yi firkatin Tecrîd-i hitâbî-i m a h z : Başka b ir şahs
G öster, doğub da Tfihir’e subh-i mücessemi veya şeye hitâb edib kendini kasd etmek-
d ir:
Tedellüh : A şkın şiddetinden şaşkın olm ak
Ey altm ışına sâl-i hayâtın eren âdem
dem ekdir. Leylâ’nın gelib M ecnûn’a nevâziş-
A ltm ış senelik öm rün elinde nesi kaldı
de bulunduğunu, M ecnûn’un ise sevdâ şaş­
G aflet mi, tcgafül mü nedir? Neyse uyan
kını olm asından onu tanım adığım , ' h attâ bak
«Leylâ benim» ta’rîfine m ukabil «Leylâ sen
Bîhûdc güzâr eylemesin m üddet azaldı
isen ben kimim?» Demiş olduğunu hikâye
kıt'asındaki hitabım gibi.
için Fuzûlî’nin yazdığı :
Tecrîd-i hitâbl-i gayr-i m a h z : Bir şâirin
G er ben, ben iseuı ııesin sen cy yâr ismiyle, yâhut «gönül», «ey dil» gibi bir ke­
V’cr sen, sen isen neyim men-i zâr lime ile kendine hitâb e tm esid ir:
beytinde olduğu gibi.
Belki de kıymet-şinâs ahlâfdan tekrîm ler
M edh ve zemde m iib âleg a: Bu iki m evki’- K abrim in üstünde ey T âhir, açıb da per,
de de medh veya zemm edilenin hakikati bi­ u çar
lindiği hâlde bilinm iyorm uş gibi davranıl- ve:
m asıdır. Yenişehirli A vni Bey’in Kubbe-i G önül, günâha nedam et zam anı gelmedi
Hadrft, yâni Türbc-i M evlânâ vasfındaki mi?
garrâ kasidesinin : N cdem le H akka infibet zam anı gelmedi
B ârgâh-ı âsınan mı, Kubbe-i H ad râ m ıdır mi?
Y â fezâ-yi lâ-m ekânda çetr-1 «ev ednâ» beytleriyle H oca N eş’et’i n :
m ıdır Hâk-1 pâyine revân ol, yürü hâlim arz et
TECNÎS 153 TEFRİK

Ey dil-i zâr, edeyim eşk ile Iıcm-râh seni çoğaldığını ve m uhârebenin şiddet bulduğunu
beytinde olduğu gibi. gösterm ekdedir. Bu itibâr ile ibarede pek
Tecrîd-i gayr-i h ıtâ b î: Şâirin kendini mü- parlak bir «tensik-i irtikaî» vardır, (bk. T en ­
cerred bir şahs farz etmesi, lâkin ona hiıâb sik)
etm em esid ir:
T E D V İR : ( ) Akis nevi’lerindendir. Bir
G ünâlıı çoksa da T îlıir, dalıîl-i afvindir
m ısrâdaki kelim elerin yerini değişdirmekle
İlâhî, m erham et et llıtlyâr hâlinde veznin ve m ânânın bozulm am asıdır. Meş-
beytinde oldıığıı gibi.
h ûr :
T E C N ÎS : ( ) Cinâs yapm ak demekdir. «Semen geldi R ecâyî’yc bu tnahbesde
(bk. Cinâs) oturm akdan»
m ısraında olduğu gibi. (bk. Akis)
T E C R ID : ( ) N oktasız harflerden te-
T E F E N N Ü N F1L-1BÂRE : ( a j ^ J ' j ) Bir
rekküb eden kelimelerle yazı yazm ak san’a-
tidir. Buna «hazf» de derler, (bk. Hazf) d e fa söylenilmiş olan b ir sözü, ikinci d e fa
söylemek lâzım gelince «tek rarsa düşm emek
T E D B tC : ( g*-C ) bk. Tıbâk. için başka tü rlü ifâde etmek dem ekdir. M e­
TED ELLÜ H : ( ) bk. Tecâhül-i ârif. selâ M uallim N âcî m erhum «Ninni» serlev-
hasiyle yazdığı b ir m anzûm ede b ir hemşire
T E D R İÇ : ( ) Bedî’ tâbîrlerindendir.
lisânından küçük kız kardeşine :
«Tensik» san’atinin diğer adıdır. Recâîzâde,
H âhcr, uyu artık, eyle ârânı
bu san’ati T a’lim-i Edcbiyat’ında şöyle târif
El işleri çokçadır bu akşam
e d e r:
diye hitâb eder. İkinci hitabında ise yine
«Bu, bir nevi’ m ecazdır ki anınla m üel­
«hâher» diye b ir tek râr yapm am ak için :
lif hayâlden hayâle, fikirden fikire derece
Ben olm asam ey nihâl-i gül-bîz
derece çıkarak veya inerek istediği noktaya
G ehvâreni kim ederdi tehzîz
vâsıl olur. Tedrîcde — gerek çıkm ak ve ge­
der. İşte bu, bir «tefennün fil-ibâre»dir.
rek inm ek suretiyle olsun — kelimelerin m a’-
nen hükm vc kuvvetler sırasiylc yekdiğerin- T E F R İK : ( İp .J 0 ) İki şey arasındaki farkı
den zâid veya nâkıs olm ası lâzımdır. gösterm ektir ki bundan m aksad birinin te­
Tedrîc-i sâid’in m isâ li: fevvukunu anlatm aktır.
T ârik ibnü Ziyâd nefer değil, serdâr de­ R uhunla m ihr-i âlem -tâba kim dir söyleyen,
ğil, bir ordu idi, bir kal’a id i... T ârik ibnü b irdir
Ziyâd, ordu da değil, k al’a da değil, bir ik­ O ecsam a, senin ru h satın ervâlıa
lim idi. — A bdülhak H âm id -— T ârik. m üessirdir.
Tedrîc-i hâbit’in misâli ise (Cezmî) den beytinde sevgilinin yanağı ile Giincş arasın­
aldığım ız şu fıkradır : daki fark gösterilmiş ve G üneş yalnız cisim­
« ... Tarafeynden top ve tüfek sadâsı ke­ lere te’sir ederken yarin yanağının ru h lara
sildi. İki asker m ızrak m ızrağa, kılıç kılı­ m üessir olduğu söylenilerek onun tefevvuku
ca, hançer hançere, boğaz boğaza uğraşm a­ anlatılm ıştır.
ğa başladı.. — Kemâl.» C em ’m a’-at-tefrîk ise iki şey’i bir hüküm
Recâîzâde’nin «Tedrîc-i hâbit» tâbirine altına aldıktan sonra tefrik etm ektir. N âb î’-
— âhengsizliği dolayısiyle— itiraz edilmiş- nin :
dir. V âkıa «tensîk-i inhitatı» yâhut «tedrîc-i Binâ-yi Intizâm-ı din U dünyâya cdib âlet
inhitâtî» kulağa daha ahenkli gelir. Zebana n u tk vermiş, gûşa vermiş kuvvet-i
Bir de Ekrem Bey’in «tedrîc-i hâbit» mi­ ıssa
sâli olm ak üzere C ezınî'den aldığı fıkra, ta ­ beytinde olduğu gibi. N âb î diyor k i : Al-
rifine muvâfık değildir. T a ’lîm-i Edebiyat lâh, din ve dünyanın intizâm ına dil ile k u ­
müellifi, iki asker arasındaki mesâfenin git- lağı âlet kılm ış; dile söylemek, kulağa da
dikcc azaldığına bakarak «tedrîc-i hâbit» ol­ dinlem ek hassasını verm iştir. İşte burada dil
duğuna hükm etmiş. F ak at dikkat edilirse ile kulağın din ve dünya intizâm ına âlet o l­
görülür ki, meaâfenin azalm ası, çarpılm anın m aları cem’dir. F ak at birinin söylemek, di-
TEFRİT 154 TEHZİL
gerinin dinlemek hassasiyle ayrılm aları tef­ duruyor. O sırada inşâd eylediğim bir gaze­
riktir. İkisinin birleşmesi ise cem ’m a’-at-tef- lin nihâyetinde bu hakikati şu suretle gös­
rîk san’atidir. termiş id im :
T E F R İT : ( -Wj " ) İfratın zıddıdır ki bir G erçi N âcî b ir sühan-pîrâya şâgird olmadı
Lik naznı-i dil-keşi hakka ki üstâdânedir.»
şeyin hakkını verm em ek dem ekdir. SUnbül-
zâde’nin m eşhur : Bir de «Hüsn-i tehallüs» vardır ki şâir,
m ahlâsının lâfzından ziyâde m ânâsını kasd
İtib âr eyleme pek H endeseye
ederek eserinde îrâd etmesidir. Bir n a’timin
Dii^mc ol dâire-i vesveseye
m aktaı olan :
beytindeki tavsiyesi gibi.
K alb-i Tâbirden demâdem yükselen bânk-i
T E G A Z Z Ü L : ( J J*>* ) Gazel yazm ak de­ salât
m ekdir ki ya ayrıca, yâhut kaside içinde Vârid olsun Ravza-i Arş-âsilânın üstüne
olur. (bk. Kaside) beytindeki «kalb-i tâhir» gibi ki «Tâhirin
TEH A LLÜ S: ( ) M ahlâs alm ak, adın­ kalbi» m ânâsından ziyâde «tâhir bir kalb»
dan başka bir isim kullanm ak dem ekdir. O meâli kasd edilmişdir.
isme (M ahlas) denilir. Eskiden üstadlar ta ­ Tehallüs, yâhut hüsn-i tehallüs, mukaddi­
rafından verilirdi. N itekim H oca N eş’et’in meden bir münâsebetle m aksada geçmek m â­
asıl adı «Süleyman» idi. M uallim i bulunan nâsını da ifâde eder. Eskilerin yapdığı gibi
D âyczâdc Hoca C ûdî E fe n d i: doğrudan doğruya m aksada girmeğe «ikıi-
dâb» denilir.
Ç ünki ilnı ü hünere ctdin edcblc rağbet
D aim â sâlıib-i irfân ile eyle sohbet TEH A YY ÜR: ( ) bk. Tecâhül-i arif.
G ayret-i tıyneti sarf ct eser-i eslâfa
T E H E K K Ü M : ( r Ç ' ) T a ’rizin ağır ve acı
M alılas-i m arifetin ola ciiıânda «N eş’et»
olan kısmıdır, (bk. Telvîhât)
kıt’asiylc ona «Neş’et» m ahlasını vermişdi.
H oca N eş’et de talebesi için böyle mahlas- T E H Z İL : ( J» J r" ) Bedî’ tâbirlerindendir.
nâm eler yazmış, ez cümle Şeyh G alib’e : C iddî bir esere lâtîfe tarzında nazîre yaz-
Malılâs-i m arifetin ola ciiıânda E s’ad m akdır. İran şâirlerinden bu vâdide en zi­
demişdir. Şeyh G alib, E s’ad m ahlasını bir yâde şöhret alan Büshâk-i Şirâzî'dir. H em ­
m üddet kullanm ış ise de m uasırı bulunan şehrileri «Sa’dî» ile «Hâfız»ın eserlerini ye­
E s’ad’lerden tem âyüz için sonraları bırak- mek medhine dâir yazılarla tehzil ederdi.
mışdı. N âm ık Kemâl Bey’e «Nâmık» m ah­ H âfız, onu Şeyh N i’m etullâh’a şikâyet etmiş,
lasını M üşir Bıırsalı Eşref Paşa vermiş, bir Şeyhin süâline karşı Büshak da : «H âfız vc
de m ahlâsnâm e yazmışdı k i : emsâl'ı şâirler güzelleri medh ediyorlar, m uh­
H afîd-i ekrem i A bdüllâtif Pâşâ’nın lisiniz de ni’metullâhı.» cevabiyle zarâfet
K em âl bey ki m üccssem kem âldir tahkik göstermişdi.
K abul kıldı tcvâzu’la nutk-i nâçizim H ezl m addesinde de görüldüğü veçhile
Edince zâtına «N âm ık» telıallüsün teşvik bizim eski şâirlerden M ürekkebci Havâyî ile
beyitleri ondandır. Asıl ismi «Ömer» olan m üverrih Sürûrî tehzil ile nâm almışlardı.
M uallim Nâci Efendi, m ahlasını «M uhayye- M uallim N âci der k i :
lât-i Aziz Efendi» ismindeki eserin N âcî bil- «Tehzil, dâire-i edebden çıkılm amak şar-
lâh ve Şâhidııhu» iinvanlı b ir m asalından al- tiyle letâif-i edebiyeden nıâdud olur. Bu
mışdı. Kendi der k i : yolda eslâf içinde en ziyâde meşhflr olan­
« ... Şu hikâyeyi okuduğum vakit mevhû- lardan biri M ürekkebci H avayî’dir ki, bâzı
nıâtdun olduğu için o k adar takdîr etmemiş tehzilâtı asıllanyle birlikde bcr-vech-i âtî
olduğum hâlde «Nâcî» nâm ını pek beğene­ îrâd o lu n u r:
rek bunu o saat kendim e m ahlas edinmiş Derd-i serden nice âzâd olur ol tâifc kim
idim. Şâyân-i dikkat değil m idir ki m ahla­ Bâdc nîiş eylcyecek yerde hofâb isterler
sım dahi bende bir üstâd-i sühanin yâdigûn Sen hcmcıı dildeki nakş-i hevesi mahv eyle
olm ak üzere bulunm uyor, kendi yâdigâr-i Senden ey Iıâce ııc defter, ne kitab isterler
şebâbım , eser-i makbûl-i intihabım olarak N âbî
T E H Z İL 155 TEKELLÜM-İ SÂMİT
Sancıdan kışda nicc kurtulur ol tâife kim Sûk u bâzârı müşabih b ir bekâr yorganına
Ç orba nûş cylcyccck yerde hoşaf isterler İm renib yangın dahi tatlıîr ü fa ’âliyycte
Sen hemen kışda çarıksız kom a şâgirdlcri Ciimlctcn m ikrobların âteş bırakdı cânına
Senden ey usla ne kalçın ne çorâb isterler H astalık gelsin dc yer bulsun, otursun
H avâyî bâdem â
D ağıldın hâb-i nâz-ı yâri ey feryâd, Sağlık olm uşken yabancı arsa-i sûzâm na...
neylersin?
TEK A BÜ L yâhut M U K A B EL E : ( J .li
Edib scyrân-gchim yekser harnb-âbâd,
neylersin? J ; ^•* ) Bedî’ san’atlerindendir. Biıibi-
Şeyh-ül-Islâm Bahâyî rine ya tenâsüb, yâhut tezâd dolayısiyle mü-
D ağıtdın arpa vü buğdayım ı cy bâd, tevâfık m ânâların zikrinden sonra sırasiylc
neylersin? o m ânâların m ukabillerini irâd etm ekdir.
Edib hırmcn-gelıim yekser lıârâb-âbâd, Dilde safâ-yi aşkın, dîde gam ınla piir-ııeııı
neylersin? Bir evde ayş ü şâdî, b ir evde ye’s ü m âtem
H avâyî
beytindeki «dilde safâ-yi aşkınsa mukabil
Yine eskilerden E nderûnlu V âsıfın da bu
«bir evde ayş ü şâdî», «dîde gam ınla pür-
yolda sözleri vardır. Meselâ; N edim ’i n :
nem »e m ukabil de «bir evde ye’s ü mâtem»
H addeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş cüm lelerinin getirilmesi gibi.
sana
Mey süzülmüş şişeden rulısâr-i âl olmuş TEK E LL Ü M -İ SÂ M İT, yâhud T EK E L L Ü M -t
sana R Ü H : ( r-_ j j r &J ) Şâi­
gazelini M usâhib H atif Hfendi’yi m uhâtab
rin kendini ölmüş fark ederek söylemesidir.
addederek bu bayağı tehzili yapmışdı :
O tarzdaki yazılara da «Kclâm-i sâmit» ve
Kırm ızı aşı boyası rûy-i âl olmuş sana
«Kelâm-i rûh» derler. F uzûlî’nin :
Ekşiyib bakkalda pekmez sonra bâl olmuş
sana Ben hod öldüm , cy tü râbım dan olan sağar,
Ağarıb kabı, dökülm üş zağra sanm a m üdâm
H âtifâ R indlcr bezinin gezib b ir b ir yetür benden
Sen b ir uncu beygiri, kürkün çuval olmuş niyâz
sara... N aci’nin :
Asâr-i âcizânemden olan aşağıki m anzu­ Bir şclıîd-i dcm -hurûşânım ki gûş-i canım a
me de N edim ’in : R ûh-i Y ahya’dan gelir âvâz-ı istilısan
Bak Sitanbııl’un şu Sa’-dâhâd-i henüz
ncv-biinyânına Abd-i âcizin :
Âdemin canlar k atar âb ü havası cânına Bâri gel kabrim i seyr et ki perîşân lıâki
m atla’lı kasidesinin te h zilid ir: Seni dâim sevecek b ir yüreğin toprağıdır
Bak Sitanbul’un şu yolsuz köhne A t beyitlerinde olduğu gibi.
m eydânına
Birinin m ezar taşına kitâbe olm ak, yâhud
G irdibâdı âdem in kum doldurur çeşm ânına
başkasının kabirtaşm a hakk edilmek üzere
Su değil, hattâ tehassürle seraba can verir
onun lisânından b ir şâirin yazdığı m anzu­
Vâdi-i hevlindc inşân gelse rihlet ânına
m eler de «Tekellüm-i rûh» kabîlindendir.
DeF-i hâcct belki m üm kindir atşdan,
M uharrir-i hakirin :
Z âbıta
T ahta perde çekmese A lm anya şadırvâm na E li boş gidilmez gidilen yere
K um boşaltan, taş döken m erkeb katarı R abbiın, boş gelmedim ben, suç getirdim
arz eder D ağlar çekemezken o ağır yükü
Bir şebâhct deşt-i A zerbaycan kervanına İki k at sırtım la pek güç getirdim
A ltı ayda arpa m ikdarı yapıldı kaldırım kıt’asiyle N âcî’nin «Levh-i m ezâr-i şâir» ün-
Âferin âzâ-yi şehrin himmet-i üm ranına v â n lı:
Bak o him m et sâyesinde beldem iz gayet O ldu can hem-bezm-i cânân, dinlem em
temiz sussun cilıân
TE’KÎD-ÜL-MEDH 156 TE’LÎF
G ûş-i canım dinlesin, ârâm -i cânım H üsn-i tâb ir verir m âniya hüsn-i dîger
söylesin Şevket-i hüsne çok im dadı olur üslubun
B ir zam an ben söyledim , kim bildi? beytindeki «hüsn» kelimesinin te k r a r ı' gibi.
Bundan böyle dc Bıı tâbir eskiden «kesret-i tekrar» şeklin­
G ön lüm ün hâlin yıkılm ış hanüm ânım de kullanılırdı. F ak at «tekrâr»da zâten
söylesin kesret m ânâsı olduğu için ben, «kesret-i
M eşhedim m ahşer kesilmiş, bende yok tekrâr» demeyi haşivli ve lüzum suz buluyo­
sözden eser rum . Bir de «Tekrir» vardır ki, sözü kuv­
K ıssa-i rcngînim l hûn-i revanim söylesin vetlendirm ek, ifâdeye şiddet verm ek için
Ben n ih ân oldum sa âsâ n m n ihân olm az, yapılan tekrardır. Ali Cânib Bey’in :
d urur H e r zulm ü, kahrı boğm ağa b ir parça kan
Şanım ı ah lâfa sîyt-1 câvidânım söylesin yeter
B ir zam ân olsun b a n a levh-i m ezarım E y Şark uyan yeter, ey Şark uyan yeter
tercem ân beytinin ikinci m ısrâında yapılan tekrarlam a
Ben yoruldum söylem ekden tcrcem ânım gibi.
söylesin T ek rar, sözün fasâhatini bozduğu hâlde
m anzûm esinde olduğu gibi. tek rir, bilâkis m ânâya kuvvet ve söze kıy­
m et verir.
T E ’K ID -Ü L -M E D H Bt-M Â -Y Ü ŞBİH -Ü Z-ZEM
( pili <-îj Lî j-jII jŞ ' İT ) Birini T E L F 1 K : ( ) «Tenâsüb»ün diğer adı.
(bk. Tenâsüb)
zem ediyormuş gibi görünerek medb et­
mekdir. T E ’L Î F : ( cj J V ) Lügatde «alışdırm ak, im ­
T E ’K ÎD -Ü Z-Z EM B t-M Â -Y Ü ŞB tH -Ü L-M ED H tizaç ettirm ek», «bir şeyin sayısını bine çı­
karm ak» demekdir. Bu itibârla kitab yaz­
( ^aJıl Ç j le J.JI j Ş " IT ) Birini m edh edi­
m ak, eser kalem e alm ak m ânâsında kulla­
yorm uş gibi görünerek zem etm ekdir. İkisi n ılır. «Ta’lîm-i Edebiyat’ı Recâizâde te’lif
de «istidrâk» envâındandır. (bk. Istidrâk) etmişdir.» ibâresinde olduğu gibi. M üelli­
B unlardan birincisi zem m e benzer medh, fin, bahisleri biribirine ısındırm ak suretiy­
İkincisi medhe benzer zem dem ekdir. Ç a­ le kitabına dere etmesi ve; eserinde birçok
lışkan b ir çocuk için : «D urub dinlendiği m alûm at verm esi, kitab yazm aya «te’lif»
yok. G ece, gündüz kitabdan başını kaldır­ denilmesine sebeb olsa gerekdir.
m ıyor.» denilmesi birincisine, haylaz b ir ço­ T e’l i f : b ir de ibârenin tertibi m ânâsına
cuk için de «O k ad ar intizam a m eraklı ki gelir ki, sözün bozukluğuna «za’f-ı te’lif»,
say falan dağılm asın diye k itab lan n ın k enar­ y âhut «fesâd-i te’lîf» derler.
larını kesm iyor.» denilmesi İkincisine misâl N âcî, M ecm ûa-i M uallim ’de :
olabilir. R us-Japon m uharebesinde M oskof «Te’lîf denilen şeyde «kuvvet», «za'f» ve
donanm asının m ağlûb olm ası dolâyısiyle «fesâd»dan ibaret olm ak üzere üç keyfiyet
y a z d ığ ım : tasavvur olunur. F asîh kelimelerden m ürek­
keb olan kelâm da fasâhat, ancak «kuvvet-i
Sanm ayın kİ iktisâb-i galibiyyetle T ogo
te’lîf» ile kaim olur. Bu kuvvet ise «Tenâ­
R us donanm asın serâpâ gark u tenkil
eyledi für-i kelim ât», «tetâbu’-ı izâfât», «kesret-i
tekrâr», «za’f-i te’lîf», «ta’kîd» ârızalarının
O lm ayınca n e f i fevk-al-bahrc, kesb-i şân
içün yok edilmesiyle husule gelir. Fesâd-i te’lîf
— ki râbıtsızlık diye târif o lu n a b ilir— ha»
Şark filosun R usya talıt-cl-balırc tebdîl
eyledi kîkatde za’f-i te’lîfden başka en âdî b ir fe-
nalıkdır. Â sâr-ı eslâfda buna da çokça to-
kıt’ası Japo nlar için zemme benzer medhi,
sâdüf olunur. Meselâ M ütercim A sım ’ın :
R uslar için de m edhe benzer zemm i hâvidir.
«C ühâ dedi ki anın vech-i esheli vardır. Bu
TEKRAR: ( ) Bir sözün b ir ibarede şahsı deryaya ilka edelim. Eğer dibine çö-
liizûmu olm adığı hâlde te k ra r edilmesidir. küb gider ise «Benû-Râsib»dendir ve eğer
N&bi’n i n : yüzüne çıkarsa «Benû-Tafâve»dendir deyu
TE’LÎF 157 TE’LİF
ta’lîm-i tarîk eylediği bâis-i hande-i cem âat Olgun ve kâm il Ü stâd T â lı i r -ül-
olm uşdur...» fıkrasında za’f-i te’lif buluruz. M e v 1 e v î Bey m erhûm , «Ahmed en
Y ine m üşarünileyhin: « ... D erhâl Fusîısu çalışkanıdır sınıfın.» cümle-i mâyûbesinde,
ve şürûhunu ihzâr ve m ü racaat ve vâkıf-i elbette isâbetli bir görüşle «Fesâd-i te'lîf»
keyfiyyet olduklarında sükût ile gûya ki şâ- kusûru bulup ortaya koym uştur. însân, şu­
bâş-i m ahm idet o ld u lar...» ibaresinde ise n a nasıl üzülm esin ki R ahm etlinin T ürkçe’­
fesâd-i te’lîf görürüz. ye olan ilm î vukuf ve hâkim iyyeti, fıtrî ma-
Fesâd-i te’lîfi müştemil sözler za’f-i te’lif habbet ve hürm eti, tabiî sahâbet ve riâyeti
m isâllerinden addolunm am ak iktiza ederse de sebebiyle dün kusûr saydığı hususu bugün,
— teksîr-i akşam dan ihtirâz ile berâber be­ dilimizi çığırından çıkaran, âdeta tahrîb eden
yinlerindeki m ünâsebete m ebnî bu iki hâlin b ir züm re, devrik cüm le, daha doğrusu çar­
bir nâm ile yâd olunm ası tecvîz edilmişdir. pık cümle sar’asiyle, hem de ısrarla, inâdla,
M aam âfîh fesâd-i te’lîfe «za’f-i te’lîf» denil­ kim bilir, hangi m aksadla, b ir hünerm iş gibi
m ekle za’f-i te’lîfe de «fesâd-i te’lîf» denil­ yayıp durm akta, gazeteler, dergiler, rad y o ­
m ek lâzım gelmez.» der. lar ve televizyonda spikerler, konuşm acı­
lar, h attâ bâzı resm î ağızlar ve k alem ler...
N âcî’nin şu tarifine göre sözün te’lîfinde
buna destek olm aktadır. C âm i’lerim izde bir
«kuvvetli», «zaîf» ve «bozuk» olm ak üzere
kısım genç ve yaşlı H atîb ve V aizlerim iz de
üç keyfiyyet bulunuyor. Sonra nevı’lerin ço­
bu yarışa katılm ayı, yaran m a değilse bile,
ğalm am ası için fesâd-i te’lîfe de za’f-i te’lîf
hoş görünm e hevesiyle gerekli sanm akta­
denilmiş ve pek iyi edilmiştir.
dırlar.
Z a’f-i te’l î f : Başlıca şu dö rt sebebden
olur : Zikr, hazf, takdîm , te’hîr. D ilim izin cüm le kuruluşu ve ifâde yapısı,
hiç bir dille m ukayese edileıniyecck kadar
Z i k r : Söylenilmeyecek sözün söyle­
sağlam ken, düzenli ve tertîbli iken, bu sağ­
nilmesi demekdir. N âcî’nin M ütercim  sım ’-
lam lık, bu düzen ve tertîb, Batılı Dil  lim ­
dan nakl ettiği ibaredeki «dedi k i...» keli­
lerini im rendirirken, hayretdc bırakırken
mesinin îrâdı gibi. O kelime getirilmeyib de
«C ühâ... deyu ta’lîm-i tarîk eyledi...» ta r­ şimdi, karm a-karışık ve cidden acınacak hâ­
le sokulm uş, netîcede b ir ifâde vc üslııb k ar­
zında söylenilmiş olsaydı za’f-ı te’lif yapıl­
gaşalığı hâsıl olm uştur.
mam ış olurdu.
D ünyâda hiç bir millet, kendi diline, böy-
H a z f : Söylenilecek sözün söylenil-
lesine el uzatılm asına, m oloz k arıştırılm a­
memesidir. Yine N âcî’nin  sım ’dan aldığı
sına kayıdsız kalm am ıştır. M eselâ : A rabca-
ikinci ibarede lüzûm u olan bâzı kelimelerin
da başka m ânâsı olan ve bize tapulanm ış
zikr edilmeyişi sözde za’f husule getirmişdir.
bulunan «M ekteb» atılm ış, F ransızcanın
O ibârenin m e se lâ : «D erhâl Fusûs ve şü­
«ecole»üne benzesin diye «Okul» alınm ıştır.
rûhunu ihzar ve m üracaat ile vâkıf-i keyfiy­
(T ürk D il K urum u’nda b ir aralık uzm an ola­
yet olduklarında sükût ile gûyâ ki kail-i şâ-
rak çalışırken bu işin fişini bulm uş, fişte
bâş ü m ahm idet old u lar...» şeklinde olm ası
Suûd K em âl Y etkin’in babası Şeyh Safvet
îcâb ederdi.
E fendi’den naklen U rfa’da «M ekteb» yerine
T a k d i m ve t e ’ h î r : Evvel «Okula» dendiği kaydını görünce o zam ân
söylenilecek söziin geri bırakılm ası, sonra henüz sağ olan ve vaktiyle kulağım a czân
söylenilecek olanın evvelâ söylenilmesidir. okuyup adım ı koyan ve babam la berâber
«Ahmed cn çalışkanıdır sınıfın.» ibaresin­ İstanbul M eclisinde yıllarca M cb’ûslıık eden
de olduğu gibi ki «sınıf» te’hîr, «en çalış­ o zâta gitmiş, keyfiyyeti hikâye etmişdim.
kanıdır» takdîm edilmişdir. Bunun doğru­ M erhûm Safvet Efendi, «Ben, böyle b ir şey
su : «Ahmed, sınıfın en çalışkanıdır.» şek­ söylemiş değilim. H em nasıl söyliyebilirim?»
linde olacağını türkçe söyleyen çocuklar bi­ demişti. Bunun üzerine, fişte imzası bulunan
lebilir (*). Besim A talay’dan işin aslını sorm uş, «Bunu
ben, günün îcâblarına uyarak uydurm uş-
(*) B urada bir noktaya dokunm ak iste­ dum.» cevâbiyle hayretlere boğulm uştum .)
rim : E vet, şiirler dışında, bâzı m ânâ incelik­
TELMÎ’ 158 TELMÎ’
leri, cüm le kuruluşunda ve ifâde yapısında «D ânî ki men zi-âlem» yalguz seni
bâzen böyle takdim ve te’hîrleri gerekli kı­ severmin
labilir. A m m â bu, bütün cüm lelerin öyle ol­ «G er der berem nc-yâyî ender-gamet»
ması dem ek değildir. T ürkçe’de de «Devrik ölermın
Cümle» vardır. V ardır am m â, Türkçe, dev­ «Rûzî nişcste-hâlıem» yalguz senin katında
rik cüm le esâsına dayanan bir dil değildir. «M en hem» tiyiş bilirinin, «men hem»
Z âten iş, bundan da öteye geçmiş, «Çarpık çakır içermin
Cüm le» kılığına girmiştir. (Bilirsin ki ben, âlemde yalınız seni seve­
R ahm etli Ü stâd, sağ olsaydı, dilimizin bu rim . Eğer, kucağım a gelmezsen senin tasa­
tezcbzübüne acebâ ne derdi vc şu m uhalled na boğulup ölürüm . Bir gün, nasıl olsa, se­
eserine «kusûr» diye, kim bilir, neleri alırdı. nin huzurunda oturacağım . Ben, hem deyiş
K enıâl Edib Kürkçüoğlu bilirim; ben hem de şarâb içerim.)
T E L M I’ : ( ) Bir m anzum enin m ısrala­ R ecâîzâde’nin şu beytinde olduğu gibi
fransızca ile m ülem m a’ m anzum eler de ya-
rını, yâhud m ısrâların bir kısmını m uhtelif
z ılm ışd ı:
lisanlardan tertîb etm ekdir. M eselâ İbn-i
Lücce-i nâz ü işveden iki ond (onde)
K em âl’in :
Bî-bcdcl, bî-balıâ brün(brune) e (ct) blond
B ir köhne köprüdür bu cihân kim gelen
(blonde).
geçer
B urdur meb’usu ve 24 saat kadar Maliye
B-il-cnıni vc’s-sclâm cti ic’al ubûrena,
V ekili’nin vekili olan m erhum Ferîd Recâyî
«Yâ Rabbî, dünya köprüsünden geçimişizi
Bey de ermcnice ile karışık şöyle bir m ü­
güvençli ve selâm etli kıl!» m eâlindeki bey­
lem m a’ yazmışdı :
tinin ikinci m ısrâı arabîdir. T âhir H üsam
Ç elebi’nin : Beni sermest-i huzuz eyledi bir H ay (1)
Kıssa-i lıicrân ile, şekvâ-yi cevr-ı y â r ile güzeli
tn verak ber-hasb-i hâl-i derd-m endân Lutf-i mek (2) ile câvîd parutyun (3) verdi
defterest Çcşın-i fettanı gibi şûlı u füsûn-kâr-i
Bu kâğıd parçası derdlilerin derdleşmele- gurâııı
rini gösteren defterdir.» beytinin ikinci mıs- Nice hosdom (4)Ia cihâna bânakarutyun (r>)
râı ile benim : verdi
H icranın ile sîne, elem perverdi Şol kadar da sironik (°)dir ki izâr-i âli
D il, mulıtazir-i m uztaribe benzerdi H ıp deyib verd-i bahara garam arutyun (7)
Ey rûh-i revân, avdetin ctdi ihyâ verdi
H oş âm edî vü hâyât-i nev âverdi A rdasuk (8) riz ederek gözlerimi hecr ile
rüb âî’sinin dördüncü m ısraı farisîdir. Bunlar âh
tam b irer telm i’dir. Reis-ül-K üttâb A rifin : Meclis-i şevk-i rakibe talarutyun (°) verdi
Fidâke rûlıa cbî cy dii âlem in cânı Bir tarafdan bana bin neşve-i ümmîd verib
E yâ serîr-i kem âlin şclı-1 cilıanbânı M idk (iO)-i sevda-verime gerçi zorutyun(u ) .
ve N edim ’in : verdi
K ücâst kûy-i N edîm â? teranesiyle bu dem Öteden bir takım ağyâr ile hem-bezm
G elir cihâna gül-efşan olub o ' taze nihâi olarak
beyitlerinde ise m ısrâların b ir kısmı Arab- B ütün asabım a am m a dıgarutyun (12) verdi
ca ve F arsça olarak yazılm ışdır. T elm î’i
Irân şâirleri m eydana çıkarm ışlar, b ir mıs- (1) Erm eni, (2) Bir, (3) Lutf, (4) V a’d,
râı A rabca, b ir m ısrâı F arsça olarak yaz­ (5) Şûriş, (6) Sevimli, (7) Kırm ızılık,
dıkları m anzûm elere «m ülem m a’» demişler­ (8) G öz yaşı, (9) T arâvet, (10) Fikir,
dir. G ülistan sâhibi Şeyh Sa’dî’nin «mü- (11) Kuvvet, (12) Z a’f.
lem m eât»ı m eşhûrdur. T elm î’ îran lılard an (M ülem m a’ gazel yazmak, her şâirin kârı
T ürklere geçmiş ve yalnız A rabca değil, değildir. Şâirinin anadilinden olm ıyan mıs-
F arsça ile de telm î' yapılm ışdır. Hazret-i râlarm veya cümle ve kelimelerin, o dilin
M evlânâ’nın Ç ağatayca ve F arsça bâzı mü- selikasına uyması şarttır. Kelimeleri yan ya­
lem m eâtı v ardır ki şu beyitler onlardandır : na getirip vezne sokm akla iş bitmez. Aynı
TELMİH 159 TELVÎHÂT
zam anda o m ısrâların, cümle ve kelimelerin giderken arabaya binecekleri sırada velileri
şâirin anadiliyle yazdığı kısım lara aykırı tarafından bellerine şal kuşatılm ak âdetine
düşmemesi de lâzımdır. işâret olunm uşdur. T clm îh cdilccek şey h er­
Şi’r (i gtiyed ber-i men (â ki zcııcnı lâf ez-û kesçe değilse bile, erbabınca m âlûm olm a­
Hest m erâ fenn-i diger gayr-i fünûn-i şuarû lıdır. ö y le olm azsa edebî san’at yapılmış de­
«Şi’r bana ne söyler ki ondan söz açm a­ ğil, m uakkad söz, yâhud bir bilmece söyle­
ya lüzûm göreyim. Bizim, şâirlerin fenninin nilmiş olur. A rpa Em inizâde Sami’nin :
dışında başka türlü fennimiz vardır» diyen H âzır ol bezm-i ıııiikâfât:ı eyâ ıııest-i gıırûr
ve şi’ri gaye değil de vâsıta ittihâz eden R ahnc-i seng-i siyeli penbe-i ınînâdandır
Hazret-i M evlâna’yı, şairlik çerçivesi içinde beytinde olduğu gibi.
m ütalâa etmek, onun velilik sıfatına karşı
bir saygısızlık olacağından bu bahsin üstün­ T E L V ÎH Â T : ( o U ) tşâret vc tegayyür
de tutm ak îcâbeder. m ânâsına gelen «telvîh»in cem ’idir. M aksa­
Bu hususu böylccc işaret eldikden sonra dı, işâret yoliyle ve parlak bir surctdc gös­
diyebiliriz ki şairlerim iz arasında, gerek term eğe yarayan san’atlere «Telvîhât» der­
A rabca, gerek Farsça ile m ülem m a’ şiir söy- ler. Bunu «m ugaleta-i m a’neviyye», «tevri­
Iemekde en ziyâde başarı gösteren Fuzûlî’- ye», «istihdâm», «tevcîh», «ta’rîz», «telvîh»,
dir. Hele b ir N a’t-i Ş erifin d ek i: ve «remz» olm ak üzere birkaç nev’e ay ırır­
lar.
«Şeref-i silsile-i Âdem ii H avvâ sensin
1— Mııgaleta-i m a’neviyyc : M ânâ delâ­
Cenin’ Allâlııı fidiicn leke iiııımî vc cbî»
letiyle yapılan b ir nevi’ yanıltm acadır. M a­
beyti bir dîvân değerinde sayılsa yeridir.
nastırlı R if’at Bey, llm -i Bedî’inde bunu :
Beyti açıklıyıyım : «Başka şeyde misli veya nakîzi (muhalifi)
«Ey A llah’ın sevgili Resulü, Âdem ve bulunan bir m ânânın zikriyle m ânânın bir
Havvâ silsilesinin şerefi sensin. A llâh, ana­ mislinden diğer misline veya nnkizine intikal
mı da, babam ı da (Havvâ anam la Âdem ba­ etm ekdir k i :
bamı) sana fedâ etsin!» Delıânın ııağnıc-pcrdâz cylcdikdc dilin i
K em al Edib Kürkçüoğlu istifsar
Sorarsan bu m akam ı bûselikdir dedi ol
T E L M İH : ( ) Bedî’ tâbirlerindendir. dil-dâr
Söz arasında tneşhûr bir vak’a, yâhud m â­ beytine «m akam » ve «buselik» tâbirlerinin
ru f bir fıkraya ve yâhud m ûtâd bir usûle iradiyle m ânânın misline intikal olunm uş ve
işâret etm ekdir. Ziya Paşa’nın : şu «fülân zâbit b ir takım galebelerin vuku­
Bir abd-i H abeş dclıre olur baht ile sultân unu nakl eder, adem-i sıhhati ise ordu ri­
D alıhâk’in eder miilkiiııii bir GTıve pcrîşân calinin cerhi ile sâbitdir.» ibaresindeki
Tczkir olunur la’n ile H accâc ile Cengîz «cerh» lâfzının işrâb ettiği m ânâ gibi ki
Tebcil edilir N ûşircvân ile Süleym an bundan hem rivayetin sakimi iği, hem de ri­
beyitlerinde târihî vak’alara, K ırım lı Rah- calin mecrîıhiyyeti (yaralanm ası) anlaşılıb
m î’nin : her iki hâlde de nakîzini im â etmiş olur.»
Âbistcn-i sefâ vii kederdir leyâl hep diye tarif ediyor.
G ün doğm adan nıcşîmc-i şebden neler 2— T e v riy e : H akikat, yâhut mecâz
doğar olm ak üzere iki mânâsı olan bir lâfzın ıızak
beytinde el-leyletü hublâ, yâni «Geceler ge­ m ânâsını kasd etm ekdir. Bir kelimenin her-
bedir.» meseline, kcscc en evvel h atıra gelen m e a li: «mânâ-yi
karîb» (yakın mânâ), erbâbınca anlaşılan
Haclc-i nâsûta girmezden m ukaddem
m efhûm u d a : «mânâ-yi baîd» (uzak m ânâ)
Âliycm
olur.
Eyledin rihlet dirîga lıalvet-i lâhûluna
Bekllyorkcn ben sana şal bağlam ak H er yâna bû-yi kâkülünü târ-nıâr eder
hengâmını K alm az sabâya ctdiği bu rüzgârdır
Bağladım am m â zavallı kardeşim, tâbutuna beytindeki «rüzgâr» kelimesinde «tevriye»
kıt’asında ise eskiden gelinlerin koca evine vardır. Ç ünki «rüzgâr» lâfzının yakın m â­
TELVÎHÂT 160 TELVÎHÂT
nâsı olan «yel» değil, uzak m ânâsı bulunan bir lâfzın h er m ânâsına m ünâsib kelim e
«zaman» kasd edilmişdir. ırâdıdır. M uallim N âcî’nin :
Tevriyeyi «M ücerredc», «m üreşşaha», B ahâr erdi açıldı sevdiğim, hem fasl-i dey,
«mübeyyene» ve «müheyyie» isimleriyle dör­ hem gül
de ayırırlar. Biri salııı-i gülistandan, biri sahn-1
Tevriye-i m ücerrede I K elim enin uzak ve gülistanda
yakın m ânâları levazım ından hiç biri zikr beytinde olduğu gibi. «Uzaklaşdı» ve «gön­
edilmeyen te v riy e d ir: ce hâlinden çiçek hâline girdi» m ânâlarını
Sordum nigârı dediler ahbâb ifâde eden «açıldı» fi’li zikr edilmiş, sonra
Semt-i V cfâda, D oğru yoldadır birinci m ânâsına münâsebeti olan «fasl-i
beytindeki «Vefâ» ve «Doğru yol» tevriye­ dey» (kış mevsimi) ile «sahn-i gülistândan»
leri gibi ki bunların m ânâsı İstanbul'daki terkîbleri, ikinci m ânâsına m ünâsebeti olan
«Vefâ» sem ti ve «D oğru yol» caddesi, uzak «gül» kelimesiyle «sahn-i gülistânda» terki­
m ânâsı da sevgilinin vefâ ve iffet sahibi ol­ bi îrâd olunm uş, «bahar geldi, kış mevsimi
m asıdır. Oyle olduğu hâlde o m ânâların iki­ gül bahçesinden uzaklaşdı. G ül de bahçede
sine de delâlet edecek b ir şey zikr olunm a- açıldı.» demek istenilmişdir.
m ışdır. C anavar vurduğunu saçm a ile söylerdi
Tevriye-i m ü re şşa h a : Kelimedeki «yakın» Sözü de atdığı da avcım ızın saçm a idi
m ânânın levazım ından bir şeyin zikr edil­ beytinde «saçm a»nın her iki m ânâsına m ü­
miş o lm a sıd ır: nâsebeti olan «söz» ve «attığı» kelimeleri
K alm az sabâya etdiği bu rüzgârdır îrâd edilerek istihdam san’ati yapılmışdır.
m ısrâındaki «rüzgâr» kelimesinin yakın m â­ istihdam ın b ir de zam îr yardım iyle yapı­
nâsı olan «yel» m efhûm una münûsib olarak lan nev’i vardır. N â c î:
sabâ lâfzının zikr edilmiş olm ası gibi. «Edebiyat-i A rabiyye kitablarında târîf
Tevriye-i mübeyyene : Kelim edeki «uzak» olunduğu üzere iki m ânâsı olan b ir lâfz ile
m ânânın levazım ından bir şeyin zikr edilmiş evvel em irde m ânâlarının birini m urâd edib
o lm a sıd ır: ba’dehû o lâfza râci’ olan zam îr ile diğer
Kfıyunda nâle kim dil-i m üştâkdan kopar mânâsını kasd etmek veya o lâfza râci’ olan
Bir nağm edir hicazda uşşâkdan kopar iki zam irden biriyle b ir mânâsını, diğeriyle
beytindeki «Hicâz» vc «Uşşak» kelimeleri­ de diğer m ânâsını irâde cylemekden ibâret
nin uzak m ânâları mûsikîde birer m akam bulunan istihdâm ın edebiyyât-ı türkiyyede
demek olduğu için o m ânâlara münâsib ola­ icrası dil şîvesi ayrılığının tabiî îcâbınca he­
rak «nağme» lâfzının zikr edilmiş olması men hiç yakışık alm am akda olduğu gibi sû-
gibi. ret-i icrasındaki tekellüfe nazaran anlam ayı
Tevriye-i m ü h ey y ie: Bir kelimenin uzak güçleştireceği dahi âşikâr bulunduğundan bu
m ânâsı kasd edilmiş olduğunun anlaşılm a­ târîfe m utabık olan istihdâm ın edebiyyat-i
sını diğer bir kelim enin delâletiyle tehiyye türkiyyeye müteallik m uhassenatdan addo­
(ihzâr) etm ekdir. İzzet M olla’nın m e ş h û r: lunm am ası lâzım gelir.» der.
Tcccm m ü’ eyleyib M cydân-i Lalıme M anastırlı R if at Bey d e :
T uz, ekm ek hâini bir nlçe bâğî «İstihdam , m a’niyeyni (iki mânâsı) olan
K oyub kaldırm adan ikide, birde b ir lâfzın bir m ânâsını kendiyle ve diğer
K azan devrildi, söndürdü ocağı m ânâsını ona âid zam îr ile edâ etmekdir.
kıt'asındaki sönen ocağın «uzak» m ânâsı H a y â irn in :
bulunan «Yeniçeri Ocağı» olduğunu «kazan A yağa diiş, dilersen başa çıkm ak
devrildi» cümlesinin anlatm ası gibi. Bunu A nınla başa çıkdı câm-i sahbâ
daha kısa anlatm ak iç in : «Bir tevriye ile beytinde «ayağa» lâfzının birinci m ısrâda
diğer b ir tevriye ynpm akdır.» diye tâ rîf et­ «ayak» m ânâsı ve ikinci m ısrâdaki «anınla»
melidir. Ç ünki kıt’adaki «kazan» kelimesi ile de «eyağ-i mey» olan «kadeh» kasd
de «Yeniçeri kazanı» demek olub uzak m â­ olunm uşdur.» beyânında bulunur.
nâsı kasd edildiğinden o da b ir tevriyedir. A yrıca b ir san’at olan «müşâkele» istih­
3 — lslih d â m : M üteaddit! m ân â sı olan damı andını-. Fakat aralarında fark vardır.
TELVİHÂT 161 TELVÎHÂT
M ü şâkele: «hatıra gelmek, elden gelmek», sında vesâit-i intikaliyyenin m üteaddid oldu­
«koyun sürmek, safâ sürmek» gibi mürek- ğu n ü k te le rd ir:
keb m asdarların müştekkatiyle, istihdam A nların her biri Bcy’den sayılırsa da lîk
işe mütcnddid m ânâsı olan m üfredât ile Birinin hanesi nıeftûlı, birinin eeybi delik
yag]^-. (bk. Müşâkele) beyti iki beyin zikr olunduğu sırada îrâd
4— Tevcîh : Bir sözün iki taraflı, yâni olunsa «birinin hanesi m eftuh»dan ziyaret­
hem mcdhe, hem zemme şüm ullü olabile­ çilerin çokluğuna ve ondan yedirip içirme­
cek tarzda söylenilm esidir: nin çokluğuna ve ondan o Bey’in ikrâm cı
«Âb-i hayvandır efendim, artığın» olm asına ve ceybi delikden o Bey’in cebinde
mısrâı gibi ki buradaki «âb-i hayvan» : hem b ir şey duram adığına, ondan da parasızlı­
«Âb-i Hayât» m ânâsına gelir, hem de «hay­ ğına, ondan da cimriliğine intikal olunduğu
van suyu» mealini ifâde eder. Şu hâlde mıs- gibi.»
râın m â n â s ı: «Efendim, senin artığın Âb-i 7— R e n iz : U zak ve yakın m ânâlar ara­
H ayâtdır.», yâhud : «Efendim , senin artığın sındaki m ünâsebetin gizli olm asıdır.
hayvan suyudur.», yâni «Sen hayvansın, Bir kısa, b ir uzun âdem le tnrîk-dâş oldum
senden artan su da hayvanın içdiği bir su­ Â rif an lar ki bu yolda nelere dûş oldum
dur.» demek olur. Tevcihe «muhtemil-üz- beytinde olduğu gibi ki kısadan fitnekâr,
zıddeyn» adını da verirler. uzundan ahm ak dem ek istenildiği rem z ta­
5— T a’r î z : «K apalıca itiraz etmek» de­ rikiyle anlaşılır.
mektir. Bunu, «bir tarafı gösterib diğer ta­ M anastırlı R ifa t Bey m erhum llm -i Be-
rafı kasd etmek» diye târif ederler. «Kita­ d î’inde ve Telvîhât bahsinin sonunda bir ten-
bınızı o kadar m uhâfazaya çalışıyorsunuz ki bîh yapıyor ki, ehem m iyeti dolayısiyle ay­
sahifeleri dağılmasın diye kenarlarını kes­ nen nakl e td im :
miyorsunuz.» ibâresi bir ta ’rîzdir. Bundan «Bu fasılda yazılan şeylerin yekdiğerine
m aksud olan «Derse çalışm adığınız kitabla- m ünâsebet ve kurbiyetleri olduğundan be­
rınızm kenarlarını kesmeyişinizden belli.» yinlerini güzelce tefrik lâzım olm akla aşa­
ifâdesidir. O ise b ir itirazdır. Birinci fıkra­ ğıdaki fıkraların güzelce m ütalâa edilmesi
da bir taraf, yâni kitâbların kesilmediği lâzım dır. Şöyle k i :
gösterilmiş, fakat onunla diğer ta ra f yâni E v v e lâ : M ugaleta-i mâneviyyc ile cina­
çalışılmadığı anlatılm ak istenilmişdir. sın farkıdır ki cinâs, lâfz-ı vâhidin iki ker-
T a’rîzde nezâket ve nczâhet bulunacağı re zikr olunm ası ve sûretde uygun, m ânâda
için itirazdan iyi te’sîr icrâ eder. Bir m ual­ aykırı bulunm asiyle olub m ugaletada ise
limin talebesine : «Çalışm ayacak olursak sı- lâfzın yalnız bir kerre zikr olunm ası büyük
nıfda kalacağımıza şübhe etmemeliyiz.» de­ farkdır.
mesi «Çalışmazsanız sınıfda kalacağınıza Sâniyen : M ugaletanın kinâye ile farkıdır
şübheniz olm asın.» demesinden fazla hüsn-i ki kinâye hem hakîkat, hem mecâz cihetle­
te’sîr yapar. Bu yoldaki söyleyişlere «Üs- rine delâlet eden lâfızda olub her ikisine
lûb-i hakîm âne» derler. ham li câiz olursa da m ugaleta, lâfzın işti-
T a’rîzin dokunaklı olanlarına «îstihzâ», râk vasfı hasebiyle iki m ânâya delâletini
acı ve ağır istihzayı hâvi olanlarına da «Te- veya lâfzın zikr edilmesi sebebiyle mânâ ile
hekküm» tâbîr ederler. (Bk. istihza) nakîzini tazam m üne delâletden ibâret ol­
Edebiyatı tutub boğdu gûrûh-1 kudemâ m akla bunda da böyle büyük b ir fark v ar­
Okuyun siz dc onun canına ey genç üdebâ dır.
beyti istihzaya, E ş r e f in : Sâlisen : M ugaletanın ta’rîz ile farkıdır ki
Eski eş’ârda dürbin ile m ânâ görülür ta’rîz, lâfzın arzından ve gelişinden anlaşılıb
Yeııi eş’ârda m ânâ gibi külfet yokdıır. hakîkat vc mccfız cihetleriyle delâleti yok-
beyti tehekküm e misâl olabilir. dur. F ak at m ugaleta, mislini veya zıddını
6— Telvîh : U zak ve yakın m ânâlar ara­ iş’â r etdiğinden ona benzemez.
sındaki levâzım, yâni m ünâsebetin mütead- R â b ia n : M ugaleta ile tevriyenin farkıdır
did olm asıdır. M anastırlı R ifa t B e y : ki tevriye dâim â uzak m ânâya bitişik oldu­
«Telvîh, m aksûd ile gayr-i raaksûd ara­ ğundan bellidir.

F: 11
TEMENNİ 162 TENÂSÜB
H am isen : Tevriye ile tevcihin farkıdır ki Z anneder nâzil olan katreyi kim görse
tcvıiyc, m üşterek lafızlara mahsus ve tek şihâb
lâfzla uzak m ânâ kasdine m ünhasır olub, N e durur zer-ger-i delir, âna ta’acciib
tevcih ise bunun tam am en aksi okluğundan ederim
beyinlerinde külli fark vardır.» Bu kadar olııııış iken pûle-i gerdûu
pür-tâb
T E M E N N İ: ( J c ) M eânî tâbîrlerinden­ Eridib kurs-i zer-i mihri de mclı gibi ıı’içuff'
dir. (bk. in şâ)' Etm ez ol râyiz-i tünd eblak-i devrâna rikâb
TEM M U Z1Y E : ( \ ) Y azdan ve sıcak- T E M S İL İY E : ( ) Beyân tâbirlerin­
dan bahs edilerek ve bunlardan «teşbîb» ya­ den ve istiare nevi’lerindendir. «Bir hey’etin
pılarak büyüklerin medhine dâir yazılan ka­ bir hey’ete teşbihi» diye târif edilir. Ende-
side. N cf’î’nin, N asûh Paşa vasfında yazdı­ rıınlu V â sıf ın :
ğı bir Tcm nuıziyc’nin baş taraflarını mimli­ N afile bal çalıb ağzıma yalandırdı beni
ne olm ak üzere nakl ediyorum :
m ısraında olduğu gibi ki buradaki «ağzına
bal çalm ak ... birine iyi bir vaidde bulun­
Yiııc irişdi Tcıııûz, oldu cihân pür-tef-ü-tâb
maya teşbîh edilerek kullanılm ışdır. Müte-
G ir